Güven Gazetesi

deneme 

Pz11192017

EHLİBEYT ALİMLERİ VE İKTİDARLARLA İLİŞKİLERİ

İslam toplumunda hilafet konusundan ve emanetin ehil insanlardan gasp edilmesinden dolayı Müslümanlar çok ağır bedeller ödemişler ve bu gün bile ödemektedirler.  İnsanlık için İlahi irade tarafından rahmet, sulh, sefa, bereket, hidayet olarak tanımlanan hilafet, bütün olumsuzlukları bünyesinde barındıran "saltanat" rejimine dönüştürülmüştür.

    Hz. Peygamber (s.a.a) ve İmam Ali dönemlerinde, uygulanan İslam kanunlarıyla İslam devleti yücelmiş, Müslümanlar ilahi adaleti görmüşlerdir. Hz. Peygamber (s.a.a) in Medine döneminde O hazretin bire bir iş başında olmasından, engin ahlak ve örnek yönetim biçiminden dolayı İslam dini süratle çevreye yayılmış, ümmetini mutlu, ülkesini mamur eylemiş ve O hazretin kendisi insanlığa güzel bir örneklik ve önderlik oluşturmuştur.
    Ancak hilafet’in saltanata dönüşmesinden sonra, ümmet ile devlet arasındaki bağ giderek zayıflamış, adalet ilkesi yöneticilere yabancılaşmış ve adalet toplumdan çıkartılmıştır, yok sayılmıştır. Bu durumun neticesinde adalet ve insanlar birbirine yabancılaşmış, hatta birbirlerine düşman bile olmuşlardır.
    İslam tarihinin bu dönemlerinde, âlimler de iki kısma ayrılmıştır: iyi âlimler, kötü âlimler manaya bağlı olan alimler, maddeye bağlı olan alimler, halkın, mustazafların içinde olan alimler, idare ve güç odaklarının safında olan alimler.

    Emevi ve Abbasi hanedanları krallarının İslam dinine ve toplumuna vermiş olduğu zararlardan dolayı ve bu zararlar günümüze kadar süregeldiği için, gerçek âlimler ve dindar halklar genellikle, zalim idarecilerle düşüp kalkan âlimleri kınamışlardır. "Âlim" ve "siyasetçi" "yönetici" kelimeleri yan yana geldiğinde, işte böyle bir olumsuz mana kendiliğinden zihne damlar olmuştur.

    Bunun sebebi Allah ve Hz. Peygamber (s.a.a) in zalim idarecilere karşı âlimleri yoğun bir şekilde uyarmış olmasıdır.

    İşte bu sebeplerden dolayı Ehlibeyt imamları ve onların seçkin yollarının müçtehitleri ve salih âlimleri daima ulemayı ümera kapısından sakındırmışlar, bu konuya dair çok sözler söylemiş, nasihatler yapmışlardır. Onlardan biri şeyh Behai'dir. Zira şeyh Behai kadı tarafından kendisine gönderilen ekmeyi yememiş ve Dicle Nehirine atmıştır. Daha sonra bir balık o ekmeği yediği için o günden sonra şeyh Behai o nehrin balıklarından bir daha asla yememiştir.
     Ehlibeyt imamları, Şia mektebinin yetiştirdiği müçtehitler ve salih âlimler "ahiret âlimlerinin vasıfları" hakkında açıklama yaparlarken konu hakkında şunları söylemişlerdir: Onlar zalim padişahlardan, amir ve yöneticilerden uzaklaşanlardır. Hatta onlar yaklaşsalar bile rabbani âlimler, onlardan uzaklaşırlar.

    Zalim sultan, amir ve yöneticilerle buluşan âlimler onların gönüllerini hoş etmek ve rızalarını kazanmak külfetine katlanmak zorundadırlar, zamanla şer'i kavramları kendilerine mizan olmaktan çıkarırlar.

    Onlarla düşüp kalkan Allah'u Teâlâ'nın kendisine verdiği nimeti küçümseyerek onların süs ve ziynetlerine meyleder veya zulümlerini reddetmeyip sükûtu kabul ederek ikiyüzlü ve onlardan biri olur. Kısacası zalim yöneticilerle düşüp kalkmak, âlim için fenalık kapısının açılması demektir.

Âlim ömrünü devamlı olarak halka ilim yayma, ibadetleri öğretme, irşat ve terbiye ile eğitme ve halkı doğru cihetlendirmeye vakfetmelidir.

    Her devrin Nemrutları, Firavunları, Yezitleri halkı daha fazla sömürmek için âlim kılığındaki iblislerden fetva almak için, onları yanlarına almak zorunda kaldılar. Hz. Peygamber (s.a.a) in risaletine inanan ve Ehlibeyt imamlarının velayetine tabi olan âlimler, iktidarların gayr-i meşru, haksız, hukuksuz ve adaletsiz, zalimane uygulamalarına ortak olmamak için, kendilerine verilmek istenen valilik, hâkimlik, defterdarlık, muhasebecilik gibi devlet memurluklarını kabul etmediler. Hatta bunun için bedeller ödediler, zorlandılar, zindanlara atıldılar, kırbaçlar yediler, yurtlarından sürüldüler, canlarından oldular. Ama yine de kabul etmediler. Bunun İslam tarihinde birçok örnekleri vardır.
    İslam dünyasını yaklaşık 1300 yıldır fırkalaştırarak Müslümanların geri kalmasına sebep olan en önemli faktörlerden birisi mezhep ve mezhepçilik bile siyaset ve idare mekanizmasının maddi makamlarına satılan sözde din adamları tarafından temelleri atılmış ve siyaset tarafından güçlendirilmiştir.

    İnançları ve Müslümanları kullanarak toplumları sömürmek isteyen siyaset ve devlet adamlarının bu tutumları halkın bir bölümünü sultanlara yakın olmak, devletin önemli makamlarına atanmak ve dünyalık toplamak için, din ilmini öğrenmeye sevk etti ve bu zihniyetler ilim öğrendikten sonra iltimaslar ve aracılarla, kendilerini zalim yöneticilere takdim ettiler.

    Bir zamanlar zalim yöneticiler tarafından aranan din-ilim adamları, bu sefer yöneticileri aramak zilletine düştüler. Böylelikle aziz iken zelil oldular. Âlimlerin zalim idarecilerle düşüp kalkmasının sakıncalı görülüp halk tarafından hoş görülmemesinin sebepleri, rabbani Âlimler tarafından çok geniş olarak izah edilmiştir. O sebeplerden bir kaçı şunlardır:

1- Zalim ümera ile yan yana, omuz omuza olan onun zulmüne ortak olur ve ondan birisi sayılır.
2-  Ümera ile düşüp kalkmak dünyaya meyil ve muhabbete sebep olur. Bu da her günahın ve hatanın başıdır.

3-  Haram toplamaya ve yemeye sebep olur.

4-  Elindeki ilim nimetini ümeranın ayakları altına atarak küçültmüş olur.

5-  Güç ve iktidar sahiplerine meyil, onlara muhabbet ve destek verdirir. Oysa bunlar alim için felaketler sebebidir.

6- İnsanların güç ve iktidardan yana olmalarına, onları sevmelerine, dalkavuk olmalarına ve aldanmalarına sebep olur.

7-  İyiliği emir, kötülüğü nehiy vazifesini terk ederek günahkâr olur. Bu önemli ilkeyi ihlal eden âlime Allah lanet eder ve halk tarafından haksızlık karşısında sustuğu için dilsiz şeytan olarak addedilir.

8-  Dalkavukluk, iki yüzlülük, yalancılık, riyakârlık, İftira, kıskançlık, kin, nefret ve düşmanlık gibi birçok kötü huylara sebep olur.

9- Allah’a, Resulüne, Ehlibeyte, mukaddes değerlere ve müminlere karşı vazifelerini yapmayarak hain olur.

10- Hakka batıl ve batıla hak elbisesini giydirerek hakkı değiştirdiği için dinden çıkar veya en azından büyük günahkâr olur.
11- Zamanla insanların inançlarından kopmalarına, yozlaşmalarına ve asimile olmalarına sebep olur ve böylelikle büyük veballeri ve günahları üzerine almış olur.
    Bu konuda İslam tarihinde, sabahlara kadar açlıktan uyuyamayan, zalim ümeraya bir an olsun yaklaşmayan, onlara karşı mücadele eden ve ümera tarafından kendilerine gönderilen dünyalıkları ve makamları reddeden Ebuzer, Rüşeydi Haceri, Meysem-i Temmar gibi ilim ve dava adamları çok güzel ve müspet örneklerdir. Zulümden ve nar'dan yana olan Şüreyhi Gaziler ve Merhum Fazlullah Nuri’nin idam fetvasını veren kendisini ıslah etmeyen İbrahim Zencani gibi âlimler de ibret alınması gereken kötü kişilerdir.
    Kısacası vazifesini yapmayan âlimler birçok konuda haraplığın ve yozlaşmaların sebepleridirler. Hatta bu tür âlimler ve siyasetçiler vasıtası ile Müslümanlar arasında mezhepler türedi denilebilir. Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt imamları "Âlimin ölümü âlemin ölümüdür" sözünü (hâşâ) boşa buyurmamışlardır. Âlimin iki çeşit ölümü söz konusudur. Tabii ve maddi ölüm ve manevi ölüm. Âlimin maddi ölümünün birçok zararları vardır. Ancak âlimin manevi ölümü maddi ölümünden daha zararlıdır. Âlim manen ölünce, alem de ölür. Yani küfür, şirk, fısk ve zulüm âlemi ifsat eder, tahrip eder, öldürür. Merhum imam Humeyni (r.a) bir sözünde şöyle buyurmuşlardır. "…âlim günah yaptığı zaman avam dinden çıkar…"

    Ama şu bir hakikattir ki âlimler; Allah’ın kendilerine verdiği vazifeleri ifa etselerdi, kendileri gibi âlem de ıslah olurdu.

İşte görüldüğü gibi bu tür bir sapma İslam tarihinde Müslümanların içerisinde “Bel’amlaşma”nın bir versiyonudur.   

    Bu sürecin ortaya çıkaracağı en acı gerçek ve elbette ki en kötü ve en tehlikeli sonuç; halk ile bu tür âlimlerin arasının açılması gerekirken, maalesef halktan bazıları ümeraya yaklaşan âlimlere daha fazla rağbet eder olmuşlardır.

    Bu da âlimlerin kendi aralarında bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı, birbirleriyle mücadele eder duruma düşmüşlüğü gerçeğini ortaya çıkararak, halk arasında âlimlerin saygınlığının yok olmasına sebep olmaktadır. İslam’ı ortadan kaldırmak veya Müslümanların yozlaşmasını yahut Müslümanları sömürmek isteyenlerin istediği de budur zaten.

    Din kardeşliği adabı ve devlet ile barışık olarak yaşamak başka şeydir, batılı hedef edinerek Kuran hakem olsun türü süslü ve doğru cümleler gibi cümlelerle batıl hedefler peşinde koşmak başka şeydir. Bunları birbirinden ayırt etmek gerekir. Ehlibeyt mektebinin bu konuda âlimlere yüklemiş olduğu sorumluluk sadece belirli bir yönetim biçimine münhasır değil, aksine tüm yönetim biçimleri, hatta İslam kanunlarına dayalı bir yönetim için bile geçerlidir.

    İşte yukarıda zikredilen sebep, sakınca ve gerçeklerden dolayı, Ehlibeyt âlimleri yöneticiler ve devlet mekanizması karşısında memur olmayı asla kabul etmemiş, son nefeslerine kadar Kuran, Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt imamlarına memur olmakla iftihar etmişlerdir.
Selam ve Dua ile…


Resim Galerisi

Güncelleniyor...