Güven Gazetesi

deneme 

Pz11192017

Kanın Çığlığı-1

Hayatın niteliğini (İnnemel Heyatü itikadün ve cihad) yaşamak başlı başına inandığın davaya bağlanıp onun uğruna mücadele etmekten başka bir şey değildir. Şeklinde özetleyen Hz. Hüseyin (a.s.), bu özdeyişiyle hayat gerçeğini bize anlatmıştır. O hazret buyurduğu veciz sözü ile adeta hayatı başka türlü algılayanlara kesin ve net bir ifadeyle hayat gerçeğini en saygın olan şekline sokmuştur.

Her araştırmacı yalın ve taasuptan arınmış bir dürtüyle İslami kaynaklar ortamında azimli ve sabırlı bir araştırma yaparsa islamın hiç değilse bugünkü şekliyle de olsa elimize ulaşmasında o Hazretin o şanlı kıyamının ne kadar da etkin ve gerekli olduğunu hemen anlar. İslam unutkanlık çukuruna yuvarlatılarak tedricen yok edilmek istendiğinde Hz. Hüseyin (a.s.) bir takoz misali yok oluşa doğru yuvarlatılan islamın hızını kesmiş ve onu aba altımdan sopa göstererek İslam kılıklı İslam düşmanlarının elinden kurtarıp bugünlere ve kıyamete kadar sürecek seyrini sağlamıştır. Hayatın bekasında Allah’ın hak dinine dünya coğrafyasının her noktasında inanıp amel edilmesini ve bu vesileyle Salih kulların yetişmesine vesile olmasının ne denli tesirli olması hasebiyle bütünüyle beşeriyet ve özellikle de İslam alemi hayat haklarını bir anlamda onun o şanlı kıyamına borçludur. Şehadet seslerinin, ezanların, müminlerin tespit senfonisinin, o derin kulluk zemzemelerinin bir anlık da olsa yeryüzünden tamamen kesildiğini ve gökkubbeye yükselmediğini farz edersek maazallah sizler bu kainatın yine böyle olağan günlük seyrini sürdüreceğini mi sanıyorsunuz?
Yaratılan ilk insanın aynı zamanda bir peygamber ve bir hüccetullah olduğu gerçeğinden yola çıktığımızda yeryüzünün hiçbir zaman sahipsiz ve hüccetsiz olamayacağını hemen idrak ederiz. Önümüze bir nimetmiş gibi sunulan İslam içi alternatifler ve kavramlar, aklıselim sahibi olanların hiçbir zaman tasvip etmeyecekleri kanaatini taşıyoruz. İslamın cihan şümul olabilme prensibine elbetteki ayrıcalıklar ve itilaflar ters düşmektedir. Sürücülükten az da olsa hiç anlamayan birisinden koskoca bir treni kullanmasını ve bir uçağı havalandırmasını istememiz ne kadar abes ise, Kerbela faciası gibi en büyük bir faciayı gözlerini kırpmadan üç günlük dünya saltanatları uğruna işleyenlere de İslam ümmetinin iradesi ve idaresi bırakılamazdı. Kendi zamanında bu olayın vahametini şüphesiz en iyi anlayan ve kavrayan Hz. Hüseyin (a.s.) idi. Onun olayları kayıtsız kalması mümkün olmadığı gibi itiraz etmemesi de mümkün değildi. Ümmet önderliğini mutlaka ehil insanların elinde olması gerekliliğini savunuyordu. (Ve elel İslami essalamu izgedbelleytül ümmete birain misli Yezid ve ged semitü ceddi Resulullah kane yakulu innel hilafete Muahheremetün ala ali ebu Süfyan) Ümmetin emrini Yezid gibi bir çobanın eline bırakırsak işte o zaman İslamın Fatihasını okumamız gerekir. Oysa ki Ceddim Resulullah’tan duydum. Hilafet Ebu Süfyan nesline haramdır. Bu gerçek ile yoğrulmuş İmam Hüseyin gibi bir zatın Emevi hanedanı İmparatorluğuyla barışık bir ortamda nasıl olabileceğini akıl kabul etmiyor. Koskoca Emevi İmparatorluğu ordusuna karşı 72 canın sembolik başkaldırısı zulme karşı direnmenin asırlar boyu sembolü oldu ve olmaya da devam edecektir. Veya başka bir deyimle kurumak üzere olan İslam fidanını Kerbela şehitleri kendi kanlarıyla sulayarak can verdiler, yeşerttiler ve ebediyete ulaştırdılar. O hazret, yaradandan gayrısına baş eğilmeyeceğini ve kula kulluk etmenin ne denli mahzurlu olduğunu anlatmak istedi. Ve gönül isterse kanın kılıca galip gelebileceği gerçeğini haykırdı. Görünürde mağlup fakat gerçekte galip olmaları hedeflerinin ulviliğinden olsa gerek ki (hergün aşura, heryer kerbela) özsözünün mistakı gibi o çok acı olan Kerbela hadisesi belleklerden hiç silinmedi, silmek isteyenlere de adeta meydan okurcasına dimdik ayakta durmayı başarmış. Çünkü unutulmasına Allah’u Teala müsaade etmez. İşte kanıtı (Velatehsebenlellezine gutilu fisebillillahi emvaten beleyhaün inna rabbihim yürzeum) Ali İmran suresi 169. ayette Allah yolunda öldürülenleri ölü hesap etmeyin. Belki onlar yaşamaktadırlar ve Rabbilerinin katında rızıklanmaktadırlar. Diye buyurmaktadır. Kerbela hadisesinin canlı tutulması elbetteki başlı başına bizim hünerimiz değildir. Bizzat Yüce Allah’In kendisini yaşattığı gerçeğidir. Zulüm ve mazlumiyet kavramları onun kıyamıyla tam belirgin bir hale geldi. Ondan önce tarih boyu vuku bulmuş bir sürü tatsız olaylar iç bu tarzda canlılıklarını koruyamadılar. Zulüm ve mazlumiyet hadiseleri bu olaylarla kavramlaşmadı. Ne zamanki bir Kerbela sahnesi çıktı ortaya olayın kahramanı ve başrolü oynayan ve onun karşısındaki kötü roldeki figuranlar yerlerini aldı. Zemin müsait, zaman müsait ve ortam müsait o sırada. İşte tam o zaman zulüm ile mazlumiyete kainat borsasında değer biçiliyor ve kavramlaşıyorlardı. Yani o günden itibaren kıyamete kadar bütünüyle haksızlıklar Yezid’in şahsında bütünüyle hak ve mazlumiyet kavramları Hz. Hüseyin (a.s.) şahsında özdeşleşti ve özetlendi. İşte o hazreti ebedileştiren onun o ulvi hedefiydi, inancından zerre kadar taviz vermez tutumuydu. Bir tarafta bir adım ötesini göremeyecek kadar gafil sözde canlılar bir yanda da bir başka alemdeki makamlarını görerek Kerbela destanını kanlarıyla yazan o yüce insanlar. İşte karşımıza çıkan iki çeşit insan portesi. Biri İslamın yücelmesi için kendi canını, evlatlarını, kardeşlerini, yakınlarını ve davasına inanarak ölüm pahasına ondan ayrılmayan o saadet gurubuyla (Levlem yestekim dinü Muhammedin illa bikatli feya süyufü huzini) Ceddim Muhammed (a.s.)’nin dini, İslamın bekası eğer benim öldürülmemle olacaksa, ey kılıçlar doğrayın beni diyerek kendilerini İslamı kalkan yapıyor. Bir diğeri ise o meşun ve aşağılık hevesini ebedi saadetini unutarak ve karşısındakinin kimliğini görmemezlikten gelerek birkaç günlüğüne sürdürebilme uğruna Hz. Hüseyin’i ve onun şahsında tüm mukaddeseta elinden gelen her türlü kötülüğü ve zulmü pervasızca reva görüyor.

Resim Galerisi

Güncelleniyor...