9 Mayıs 1935'te Adapazarı'nda hayata gözlerini açan Ünal Gürel'in asıl tutkusu sanattı. Hacettepe Üniversitesi Şan Bölümü'nde başladığı eğitimini, ailevi nedenlerle İstanbul'da sürdürmek zorunda kaldı. Babasının vefatı üzerine genç yaşta hayatın yükünü omuzlayan Gürel, tiyatro sahnelerinden sinemanın tozlu setlerine uzanan bir yolculuğa çıktı. Onu sadece 'Gardırop Fuat' olarak tanımak büyük bir haksızlık olur. O, Yedi Bela Hüsnü'nün Karamürselli Deli Hamdi'si, Tokatçı'nın Karbonat Erol'u, Dokunmayın Şabanıma'nın ise efsane Pastacı Osman'ıydı.
KALEMİ DE EN AZ OYUNCULUĞU KADAR GÜÇLÜYDÜ
Pek çok izleyici onu sadece kamera önünde bilse de, Ünal Gürel aslında Yeşilçam mutfağının en üretken kalemlerinden biriydi. 1974 yapımı 'Boşver Arkadaş' ile senaryo dünyasına adım atan sanatçı, kült yapımlardan biri olan 'Kılıbık' filminin de senaristiydi. Hem güldüren hem de düşündüren hikayeleriyle sinemaya can suyu verdi. ARMUT DİBİNE DÜŞTÜ: İŞTE O ÜNLÜ OĞLU! Ünal Gürel'in sanat mirasını bugün kim taşıyor derseniz, karşınıza tanıdık bir sima çıkıyor: Rüçhan Gürel. Babasının adını yaşatmak için kurulan tiyatro okulunda eğitmenlik yapan Rüçhan Gürel, aynı zamanda başarılı bir oyuncu. Eğer bir dönem ekranları kasıp kavuran 'Kavak Yelleri' dizisini izlediyseniz, Rüçhan Gürel'i hemen hatırlayacaksınız. Babasına olan benzerliğiyle görenleri şaşkına çeviren oyuncu, sadece fiziksel olarak değil, yetenek bakımından da usta sanatçının izinden gidiyor. YEŞİLÇAMIN 'GÖRÜNMEZ KAHRAMANI
NA VEDA 2002 yılında, 66 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle aramızdan ayrılan Ünal Gürel, Feriköy Mezarlığı'nda huzur içinde uyuyor. Ancak o, Kemal Sunal ile girdiği her diyalogda, her öfkelendiğinde attığı o meşhur kahkahada yaşamaya devam ediyor. Yeşilçam'ın bu dev çınarı, hem kendi eserleriyle hem de yetiştirdiği sanatçı evladıyla Türk kültür tarihindeki yerini asla kaybetmeyecek. YEŞİLÇAMIN EFSANESİ İHSAN YÜCE
NİN ASIL MESLEĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ? MEĞER DAHİYMİŞ… Kemal Sunal'ın rol arkadaşı olan Yüce, 1929 yılında Elazığ'da dünyaya geldi ve 1991'de aramızdan ayrılana kadar Türk sinemasına sayısız eser bıraktı. Kafkasya Dağıstan göçmeni bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğan Yüce, küçük yaşlardan itibaren sanatla iç içe büyüdü. Gençliğinde özel sektörde muhasebecilik yapan usta, 1952 yılında İzmir Halk ve Çocuk Tiyatrosu ile sahneye adım attı. Kısa ömürlü olsa da Bizim Tiyatro'yu kuran Yüce, 1965-1966 yıllarında Lale Oraloğlu Tiyatrosu'nda, 1968'de ise Ankara Drama Tiyatrosu'nda oyunlar sahneledi. 'Suç ve Ceza' ile 'Sahne Işıkları' gibi oyunlar onun tiyatrodaki başarısını gözler önüne serdi. Sinemaya ise Altın Yumru filmiyle adım atan İhsan Yüce, Ertem Eğilmez'in yapımlarında rol alarak kariyerini pekiştirdi. Genellikle baba, muhtar gibi sıcak ve samimi karakterlerle izleyici karşısına çıkan Yüce, filmlerinde toplumsal ve sınıfsal temaları da ustalıkla yansıttı. SADECE OYUNCU DEĞİLMİŞ! Ancak İhsan Yüce, yalnızca bir oyuncu değildi. 'Kibar Feyzo'nun senaryosunu kaleme alarak senarist yönünü de ortaya koyan Yüce, aynı zamanda yönetmen, arkeolog, ressam ve heykeltıraş olarak da yeteneğini gösterdi. Türk sinemasına 169 film, 59 senaryo ve 10 yönetmenlik çalışması kazandıran usta, pek çok genç yeteneği de sahneye kazandırdı. Kemal Sunal ve Tarık Akan ile yakın dost olan Yüce, Menderes Samancılar ve Aytaç Arman gibi oyuncuların kariyerine de destek verdi. İhsan Yüce'nin zarafeti ve yüce gönüllülüğü, yayınlamadığı şiirlerinde de kendini gösteriyordu. Hayatı boyunca kurduğu samimi dostluklar, 1991'de evinde geçirdiği kalp krizi sonrası aramızdan ayrıldığında dostu Can Yücel'in yaşadığı üzüntüyle bir kez daha ortaya çıktı. 'İnsan arkadaşını gömer mi yahu!' sözleri, onun insanlığa ve dostluğa verdiği değeri anlatıyordu. Bugün geride bıraktığı eserler ve çok yönlü yetenekleriyle Yeşilçam tarihinin unutulmaz isimlerinden biri olarak anılan İhsan Yüce, sinemanın gizli dahisi olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor. YEŞİLÇAMIN UNUTULMAZ ÇOCUK OYUNCUSU NECATİ ARSLAN
IN SON HALİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ? Yeşilçam'ın unutulmaz filmlerinden Neşeli Günler, aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ izleyicilerin gönlünde taht kurmaya devam ediyor. Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen ve Ayşen Gruda gibi efsane isimleri bir araya getiren film, hem sıcak aile atmosferiyle hem de unutulmaz replikleriyle sinema tarihine damga vurmuştu. Filmin en küçük karakteri 'Tuncay', masum yüzü ve 'Siz benim babamsınız' repliğiyle hafızalara kazınmıştı. İşte o küçük çocuğu canlandıran Necati Aslan, yıllar sonra yeniden gündeme geldi. ÇOCUK YAŞTA ŞÖHRETİN ZİRVESİNE ÇIKMIŞTI 1966 yılında Malatya'da dünyaya gelen Necati Aslan, Yeşilçam'ın en üretken döneminde kamera karşısına geçti. Henüz çocuk yaşta elde ettiği şöhret, onu dönemin en tanınan çocuk yıldızlarından biri haline getirdi. Neşeli Günler dışında Hababam Sınıfı Uyanıyor, Dokunmayın Şabanıma, Deli Kadir ve Mirasyediler gibi önemli yapımlarda da rol aldı.KAMERA ÖNÜNDEN YÖNETMEN KOLTUĞUNA
Zamanla oyunculuk kariyerini bir kenara bırakan Aslan, sinemanın arka planında üretmeye devam etti. Yönetmenlik, senaristlik ve yapımcılık gibi birçok alanda görev alarak sektörde kalıcı bir yer edindi. Bugüne kadar 30'dan fazla senaryo kaleme alan başarılı isim, aynı zamanda film müzikleri de besteleyerek çok yönlülüğünü kanıtladı.KÜÇÜK TUNCAY
ARTIK USTA BİR SİNEMACI Yıllar içinde kamera önündeki masum çocuk imajını geride bırakan Necati Aslan, bugün sektörün deneyimli isimlerinden biri olarak anılıyor. Yeşilçam'a olan sevgisini hiç kaybetmeyen sanatçı, genç yaşta tanıştığı sinema dünyasını hiçbir zaman terk etmedi. Günümüzde yönetmenlik ve yapımcılık yapmayı sürdüren Aslan, Yeşilçam mirasını yeni kuşaklara aktarmayı amaçlıyor.SOSYAL MEDYADA GÜNDEM
OLDU Uzun süredir gözlerden uzak bir yaşam süren Aslan'ın son hali, sosyal medyada gündem yarattı. Onu hâlâ küçük 'Tuncay' olarak hatırlayanlar, şimdiki halini görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Fotoğrafları kısa sürede binlerce beğeni alırken, pek çok kullanıcı 'Zaman gerçekten su gibi akıp geçmiş' yorumlarında bulundu.YEŞİLÇAM'IN EFSANE KUŞAĞINDAN BİR
İZ Necati Aslan, sadece bir çocuk yıldız olarak değil, Yeşilçam'ın duygusal ve samimi anlatım tarzını günümüze taşıyan isimlerden biri olarak da hatırlanıyor. Münir Özkul'un oğlu 'Tuncay' karakteriyle sinema tarihine kazınan sanatçı, bugün hâlâ Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bir döneme damgasını vuran o minik yüzün artık olgun bir sanatçıya dönüşmesi, Yeşilçam'ın yaşayan tarihini bir kez daha hatırlattı. Necati Aslan'ın son hali, geçmişle bugünü buluştururken, Yeşilçam tutkunlarına da nostaljik bir yolculuk yaşattı. KEMAL SUNAL'IN BİRİCİK ROL ARKADAŞI AYBEN ERMAN! Televizyon ekranlarında ilk olarak 1958 yapımı 'Ayşe'nin Çilesi' filmiyle izleyici karşısına geçen ünlü oyuncu Ayben Erman daha sonra 'Güngörmüşler', 'Şabanoğlu Şaban', 'Gazino Bülbülü' ve 'Şendul Şaban' gibi pek çok yapımda boy gösterdi. 1977 yapımı Şabanoğlu Şaban filminde oyunculuğunun yanı sıra güzelliği ve etkileyici bakışlarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Ayben Erman, yıllara meydan okuyan görünüşüyle sevenleri arasında büyük ilgi gördü. 2019 yılında hayatını kaybeden biricik ablası Ayşen Gruda'ya özlemini sık sık dile getiren usta oyuncu, son dönemde yıllara meydan okuyan güzelliğiyle yeniden gündeme geldi. YILLAR İÇİNDEKİ DEĞİŞİMİYLE GÖRENLERİ ŞAŞIRTTI! Uzun bir süredir kameralardan uzak bir yaşayan usta oyuncuyu gören sosyal medya kullanıcıları 'Yıllar onu teğet geçmiş', 'Güzelliğinden bir şey kaybetmemiş' gibi yorumlarda bulundu. YEŞİLÇAMIN UNUTULMAZ 'KÖTÜ' ADAMI TURGUT ÖZATAY
IN HAYATININ NASIL SONLANDIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ? İŞTE YÜREK BURKAN O DETAY... 30 Aralık 1926'da Manisa'nın Alaşehir ilçesinde doğan Özatay, 26 Haziran 2002'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Kariyeri boyunca tam 497 filmde rol alarak Türk sinemasında en çok film çeviren üçüncü oyuncu unvanını kazandı. 1950'li ve 1960'lı yıllarda jön rollerinde kamera karşısına geçen oyuncu, kısa süre sonra Yeşilçam'ın vazgeçilmez 'kötü adamı'na dönüştü. Özatay, özellikle Cüneyt Arkın ve Kemal Sunal filmlerinde canlandırdığı karakterlerle milyonların hafızasında yer etti. 'Korkusuz Korkak'ta Ayı Abbas, 'Üç Kağıtçı'da minibüsçü Hasan, 'Atla Gel Şaban'da Davut ve 'Zehir Hafiye'de Manyak Mahmut rolleri, onun en çok hatırlanan performansları arasında yer aldı. Tehditkâr bakışları, tok sesi ve sahneye kattığı gerçeklik duygusu, onu Yeşilçam'ın en güçlü 'antagonist'lerinden biri yaptı. İŞTE YÜREK BURKAN SON! Fakat başarıları ona mutluluk getirmedi. Yüzlerce filmine rağmen hayatının son günlerinde geçimini katalog satarak sağladı Özel hayatında bir dönem İtalya'da da yaşayan sanatçı, 2002 yılında akciğer kanseri nedeniyle 75 yaşında hayatını kaybetti. Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. Özatay, Türk sinema tarihine 'kötü adamın unutulmaz yüzü' olarak geçti. Yeşilçam'ın büyük efsanesi 'Taçsız Kral' Ayhan Işık'ın asıl mesleğini biliyor musunuz? İşte hiç bilinmeyen o yeteneği… 'Taçsız Kral' lakabıyla tanınan Yeşilçam'ın unutulmaz jönü Ayhan Işık'ın sadece beyaz perdede değil, bambaşka bir alanda da iz bıraktığını biliyor muydunuz? Henüz sinemaya adım atmadan önce farklı bir sanat dalında profesyonel olmuş, eserleri dergilerde, gazetelerde yayımlanmıştı. Hatta yıllar sonra isminin geçtiği özel bir albüm bile hazırlanmıştı. Türk sinemasının en büyük yıldızlarından Ayhan Işık, ışığını yalnızca kameraların önünde değil, başka bir yaratıcı alanda da göstermişti. Çocuk yaşlardan itibaren ilgisini verdiği bu alan, hayatının uzun yıllarına eşlik etti. Öyle ki hayallerinden biri, yurtdışına giderek bu yeteneğini dünyaya tanıtmaktı. Ancak bir yarışmayla sinemaya adım atınca o hayal ikinci planda kaldı. Türk sinemasının unutulmaz jönü, 'Taçsız Kral' lakaplı Ayhan Işık'ın (1929–1979) aslında yalnızca bir oyuncu değil, aynı zamanda profesyonel bir ressam olduğunu biliyor muydunuz? İzmir'de Selanik göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ayhan Işık, küçük yaşta babasını kaybetti. İstanbul'a yerleştikten sonra Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde eğitim aldı. Burada Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi oldu, Fikret Otyam ve Semih Balcıoğlu gibi isimlerle 'On'lar Grubu' içinde yer aldı. Empresyonizmden etkilenen sanatçı, özellikle Claude Monet'i kendisine ilham kaynağı olarak gördü. Sinemaya adım atmadan önce Babıali'de ressamlık yapan Işık, çocuk dergileri ve yayınevleri için karikatürler, çizgi romanlar çizdi. Hatta 1966'da 'Aşka İnanmıyorum' adlı resimli roman albümü yayımlandı. Kendi yazdığı ve çizdiği aşk hikâyeleri gazetelerde tefrika edildi. Bir dönem Amerika'ya gidip otomobil tasarımları çizmeyi bile düşündü. Ancak 1952'de bir sinema dergisinin açtığı yarışmayı kazanmasıyla resim ikinci plana itildi ve Türk sinemasının en büyük yıldızlarından biri doğdu. Ayhan Işık, Lütfi Akad'ın Kanun Namına filmiyle büyük çıkış yakaladı, 140'tan fazla filmde rol aldı. 'Küçük Hanım' serisiyle halkın sevgilisi oldu, Yeşilçam'da 'Taçsız Kral' unvanını aldı. 1970'lerde kısa süre sahneye çıkarak Türk sanat müziği eserleri de seslendirdi. 16 Haziran 1979'da 50 yaşındayken beyin kanaması sonucu hayatını kaybeden Ayhan Işık, ardında sadece sinema değil, resim ve çizgi roman alanında da izler bıraktı. Onu sadece bir yıldız oyuncu değil, aynı zamanda yetenekli bir ressam olarak hatırlamak gerekiyor. ŞENER ŞENİN BİRİCİK BABASI ALİ ŞEN
İN GERÇEK MESLEĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ? Yeşilçam denildiğinde akla gelen en karakteristik yüzlerden biri kuşkusuz Ali Şen'dir. 26 Aralık 1918'de Adana'da dünyaya gelen usta oyuncu, aslında sinemaya çok uzak bir meslekten gelmişti. MEĞER MESLEĞİ BAMBAŞKAYMIŞ! Geçimini uzun yıllar marangozluk yaparak sağlayan Ali Şen, bu yönüyle izleyicinin her zaman merakını cezbetti. Kimi zaman huysuz ve esprili bir baba, kimi zaman da paragöz ve fırsatçı karakterleriyle hafızalara kazındı. Onun sert bakışları, ince mizahı ve kendine özgü ses tonu, oynadığı her rolde seyircinin dikkatini çekmeyi başardı. Kameralar karşısına ilk kez 1954 yılında çıkan Ali Şen, kısa sürede Yeşilçam'ın en çok aranan yan karakter oyuncularından biri oldu. Başrol oynamasa bile yer aldığı filmlerde öyle güçlü bir etki yaratıyordu ki, izleyici filmi bitirdiğinde çoğu zaman aklında Ali Şen'in canlandırdığı karakter kalıyordu. Komediden drama, köy filmlerinden şehir hikâyelerine kadar çok geniş bir yelpazede rol aldı. Ancak özellikle 'paragöz, çıkarcı, kurnaz' tiplemeleri onun adeta alametifarikası haline geldi. Sinema tarihine damgasını vuran usta, 300'e yakın filmde rol alarak Türk sinemasının en üretken karakter oyuncularından biri oldu. Oğlu Şener Şen'in de ilerleyen yıllarda büyük bir aktör haline gelmesi, sinema tarihimizde nesiller arası bir köprü oluşturdu. 15 Aralık 1989'da geçirdiği beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan Ali Şen, Teşvikiye Camii'nden Zincirlikuyu Mezarlığı'na uğurlandı. Bugün hâlâ Yeşilçam'ın kült yüzleri arasında anılmaya devam eden Ali Şen, marangozluktan beyazperdeye uzanan yolculuğuyla Türk sinema tarihinin en özel isimlerinden biri olmayı sürdürmektedir. YEŞİLÇAMIN PALA BIYIKLI BİRİCİK BABASI HULUSİ KENTMEN
İN ASIL MESLEĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ? Yeşilçam denilince akla gelen ilk figürlerden biri şüphesiz Hulusi Kentmen'dir. Tatlı-sert ama her zaman adaletli, şefkatli, babacan… O artık yalnızca bir oyuncu değil, Türk halkının 'baba' figürünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Filmlerde öyle bir yer edinmiştir ki, seyirci onu gerçek hayatta da aynı karakterde sanmış, 'Hulusi Kentmen gibi babacan' sözü halk arasında kalıplaşmıştır. 1911 yılında Bulgaristan'ın Tırnovo kentinde dünyaya gelen Kentmen, ailesiyle birlikte Türkiye'ye göç ederek çocukluğunu İzmit Körfezi'nde geçirdi. Küçük yaşta tiyatroya ilgi duydu, ama önce askerliği seçti. Deniz Astsubay Okulu'ndan mezun oldu, denizaltıcı olarak görev yaptı. Tesadüfen izlediği bir tiyatro provasında sahneye çıkmasıyla başlayan sanat yolculuğu, Türk sinema tarihine damga vuracak bir kariyerin ilk adımı oldu. ASKERLİĞİNİ SÜRDÜRÜRKEN OYUNCULUĞA BAŞLAMIŞ! Askerlik görevini sürdürürken dahi tiyatrodan kopmayan Kentmen, Halkevleri'nde, Ses Tiyatrosu'nda ve Burhanettin Tepsi Kumpanyası'nda sahne aldı. 1942'de 'Sürtük' filmiyle sinemaya adım attı, 1946'da 'Senede Bir Gün' ile yükselişi başladı. O günden sonra Yeşilçam'ın altın yıllarına damga vuracak bir üretkenliğe imza attı: yaklaşık 500 film! Peki onu özel kılan neydi? İzleyicinin hafızasında her daim 'baba' olarak kalması… Tatlı-sert disiplinli ama sevecen tavırlarıyla oynadığı babacan patronlar, hakimler, komiserler ve çoğu zaman doğrudan 'baba' karakterleri, filmlerin sıcak atmosferini kuran temel taş oldu. Kemal Sunal'dan Tarık Akan'a, Türkan Şoray'dan Filiz Akın'a kadar Yeşilçam'ın büyük yıldızlarının yanında hep o vardı. Ama izleyici için o, çoğu zaman asıl kahramandan bile daha gerçekti. Kentmen'in bu 'baba' imajı, seslendirmesiyle de pekişti. Çoğu filminde Kemal Ergüvenç'in sesiyle hayat bulan karakterleri, seyircinin gözünde güven veren, sözünün üstüne söz söylenmeyen bir aile büyüğüne dönüştü. Öyle ki, dönemin izleyicileri onu sokakta gördüklerinde gerçekten 'baba'ları gibi davranırdı. Sinemanın yanı sıra tiyatrodan da kopmadı. 1961'de kurduğu Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu ile Anadolu'yu dolaştı, halkın sevgisini sahnede de kazandı. Ancak maddi imkânsızlıklar nedeniyle tiyatrosunu kapatmak zorunda kaldı. Buna rağmen sanat aşkından vazgeçmedi, reklam filmlerinde bile babacan tavrını sürdürdü. Özel hayatında ise, 1938'de Refika Kentmen'le evlendi, Volkan adında bir oğlu oldu. Fotoğrafçılıkla ilgilendi, keman çaldı. Hayatının son yıllarında sağlık sorunlarıyla mücadele etti ve 1993'te, 81 yaşında aramızdan ayrıldı. Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi. Bugün Yeşilçam'ın efsane isimleri anıldığında, Hulusi Kentmen'in adı mutlaka en başlarda geçer. Çünkü o yalnızca bir oyuncu değil, Türk halkının belleğinde babalık kavramının vücut bulmuş haliydi. Kimi zaman otoriter bir hâkim, kimi zaman şefkatli bir baba, kimi zaman da güleç yüzlü bir patron… Ama her defasında 'bizim Hulusi Baba'ydı. Google'ın 2022'de özel bir doodle ile onurlandırdığı, torunu Melek Kentmen'in adını yaşatmak için yeniden tiyatro topluluğu kurduğu bu büyük sanatçı, kuşaklar boyu 'Yeşilçam'ın babacan çınarı' olarak hatırlanmaya devam edecek. YEŞİLÇAMIN SARIŞIN PRENSESİ ITIR ESEN
LE İLGİLİ BİLMEDİKLERİNİZ! 17 Aralık 1956'da İstanbul'da dünyaya gelen Itır Esen, seslendirme sanatçısı Hayri Esen'in kızıdır. MEĞER AŞK-I MEMNUNUN 'İLK NL'İ
OYMUŞ! Kamera karşısına geçmeden önce fotomodellik yapan ve Milliyet gazetesinin ekinde kapak olan fotoğrafıyla dikkat çeken Esen'in yıldızı, 1975 yapımı 'Aşk-ı Memnu' dizisinde canlandırdığı Nihal karakteriyle parladı. Ancak asıl büyük çıkışını, aynı yıl Ertem Eğilmez imzalı 'Bizim Aile', ardından 'Gülen Gözler', 'Aile Şerefi', 'Cennetin Çocukları' gibi klasikleşmiş filmlerde aldı. Bu filmlerde Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe ve Şener Şen gibi usta isimlerle aynı kadroda yer alarak sinemaseverlerin belleğinde silinmeyecek izler bıraktı. Özellikle Adile Naşit ile oynadığı anne-kız sahneleri, izleyicilerin yüreğine dokunan anlar arasında yer aldı. Kariyerine uzun bir ara verdikten sonra 2001 yılında TRT 1'de yayımlanan 'Yeditepe İstanbul' dizisiyle ekrana dönen sanatçı, sonraki yıllarda 'Aliye', 'Çemberimde Gül Oya', 'Kurt Kanunu', 'Fatih-Harbiye', 'Kırmızı Oda' ve 'Kuş Uçuşu' gibi birçok önemli projede rol aldı. İŞTE ITIR ESENİN SON HALİ! YEŞİLÇAM'I ŞİŞKO NURİ'Sİ SITKI SEZGİN
İ HATIRLADINIZ MI? 1950 doğumlu Sıtkı Sezgin, özellikle 1970'li ve 1980'li yıllarda çocuk karakterlere hayat vererek Yeşilçam'ın en sevilen isimlerinden biri haline geldi. Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde (1971), Hayat Sevince Güzel (1971), Adile Teyze (1982) ve Nikah Masası (1984) gibi pek çok filmde rol alan Sezgin; ekranlarda izleyiciyi hem güldürdü hem de içtenliğiyle etkiledi. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde sinemadan uzaklaşan oyuncu, memleketi Samsun'a dönerek sosyal yaşamını burada sürdürdü. Üstelik Gölcük 17 Ağustos Gölcük Depremi'nde evini kaybetmişti. Samsun Büyükşehir Belediyesi Huzurevi'nde kalan Sezgin, burada da boş durmadı. Anaokulu ve ilkokul öğrencilerine yönelik tiyatro oyunları sahneledi; çocuklara sanat sevgisini aşılamaya devam etti. Ancak hayat Sezgin'e kolay yüzünü göstermedi. 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi'nde evini kaybeden usta oyuncu, yaşadığı travmaya rağmen hayata tutunmayı başardı. Ancak 2018 yılında sağlık durumu kötüleşti. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde anjiyo olan Sezgin, daha sonra çoklu organ yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma alındı. Ve ne yazık ki 18 Ağustos 2018 tarihinde, 69 yaşında hayata veda etti. Cenazesi, doğup büyüdüğü şehir olan Samsun'da, Derecik Mezarlığı'na defnedildi. Yeşilçam'ın gülen yüzü, milyonların 'Şişko Nuri'si artık aramızda değil... Ancak onun sevimli bakışları, unutulmaz replikleri ve çocuk saflığındaki oyunculuğu hafızalardan silinmeyecek. Sıtkı Sezgin, Türk sinemasının renkli ama bir o kadar da hüzünlü yüzlerinden biri olarak anılmaya devam edecek. UNUTULMAYAN BİR DİĞER İSİM: EROL TAŞ! Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri olan Erol Taş, yalnızca canlandırdığı kötü karakterlerle değil, sinemaya adım atış hikâyesiyle de hafızalara kazındı.BİR KAVGA HAYATINI DEĞİŞTİRDİ
Sanatçının sinemaya giriş öyküsü adeta bir film sahnesi gibi: 'Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de arkadaşlarla işten kaytarıp çekimleri izliyorduk. Bir gün film ekibini mahalledeki bazı serseriler rahatsız etmeye başladı. Biz de arkadaşlarla araya girdik ve Lütfi Bey'in yanında onlara bir güzel dayak attık. Serseriler toz oldu. Sonra Lütfi Akad haber göndermiş: 'Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın' diye. Böylece sinema hayatım başladı.' 1957 yılında Mümtaz Alpaslan'ın çektiği 'Acı Günler' filmiyle sinemaya adım atan Erol Taş, kısa sürede figüranlıktan sıyrılarak dikkat çeken roller almaya başladı. 1958 yapımı 'Dokuz Dağın Efesi' filminde bir çobanı canlandırması, kariyerinde dönüm noktası oldu. Ardından gelen 'Dikenli Yollar' (1958), 'Peçeli Efe' (1959), 'Şoför Nebahat' (1960), 'Dişi Kurt' (1960) ve 'Gecelerin Ötesi' (1960) gibi yapımlarda değişik rollerde boy gösterdi. HAYATI TRAJEDİLERLE DOLUYMUŞ MEĞER... Genellikle kötü adam rollerinde izleyici karşısına çıkan sanatçı, bu karakterler nedeniyle zaman zaman halkın fiziksel saldırılarına bile uğradı. Gerçek yaşamı ise beyaz perdeden çok daha zorlu geçti. Aslen Ağrı'nın Patnos ilçesinden olan Erol Taş, çocukluğunun bir bölümünü Konya'da geçirdi. Babası Hamza Bey'i henüz iki yaşındayken kaybetti. Annesi Nefise Hanım ile birlikte İstanbul'a taşındı. Maddi zorluklar nedeniyle okuldan ayrıldı; hamallıktan tezgâhtarlığa, iplik fabrikasında işçiliğe kadar birçok işte çalıştı. Aynı dönemde amatör boksla ilgilendi; 1947 yılında İstanbul ve Türkiye ikinciliklerini kazandı. 1957 yılında boksu bırakıp askere gitti, üç yıl süren askerlik hizmetinin ardından sinema kariyeri başladı. İlk eşi Hafize Taş'tan Metin Tanju ile ikiz kızları Güler ve Gönül dünyaya geldi. Eşini 1965 yılında kaybeden Taş, ikinci evliliğini teyzesinin kızı Elmas Erşan ile yaptı ve bu evlilikten 1968 doğumlu kızı Müjgan'ı kucağına aldı. Hayatı boyunca çocuklarıyla olan bağı, herkesin dilindeydi. Uzun yıllar Cankurtaran'da işlettiği kahvehane, onun mahalleyle kurduğu güçlü bağı simgeliyordu. Yaşamının son yıllarında şeker hastalığı nedeniyle bir bacağı kesilen sanatçı, 8 Kasım 1998 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Topkapı Mezarlığı'na defnedildi. Erol Taş, hiçbir zaman başrol oynamadı ama kalplerde yer etmeyi başardı. Tıpkı Müslüm Gürses gibi, o da halkın gönlünde bir efsane olarak yaşamaya devam ediyor. SIRRA KADEM BASAN BİR YEŞİLÇAM YILDIZI: GÖLGEN BENGÜ! Türk sinemasının çok sevilen yapımlarından biri olan Meraklı Köfteci'de Kemal Sunal ile başrolü paylaşan Gölgen Bengü, sergilediği oyunculuğu ve duru güzelliği ile hafızalarda yer edinmişti. 2 FİLMİN ARDINDAN ORTADAN KAYBOLMAYI SEÇTİ! Yeşilçam'da bu film sayesinde adını duyuran Bengü, 1976 yılında katıldığı Sinema Artisti yarışmasında ikinci olmuştur. Ardından 1977 yılında Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile birlikte Aslan Bacanak filminde oynamış ve Zeynep karakterine hayat vermiştir. Bengü, Yeşilçam'a iki filmle damgasını vurarak, elde ettiği şöhreti umursamayıp oyunculuğu bırakma kararı almıştı. O zamandan bu yana ortalıkta görünmeyen ve kendini sır gibi saklayan Gölgen Bengü, son günlerde yeni hayatı ile gündeme geldi.AKADEMİK KARİYERİNE YÖNELMEYİ TERCİH
ETTİ Oyunculuğu bırakma kararı alan Bengü, akademik kariyerine yönelerek Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu. Daha sonra North Carolina A&T State University'de yüksek lisans yaparak Clemson University'de doktora eğitimini tamamladı. PROFESÖR OLDU! Şimdilerde 70 yaşında olan Gökçen Bengü, New Jersey Teknoloji Enstitüsü'nde Makine ve Endüstri Mühendisliği bölümünde profesör olarak çalışmalarını sürdürüyor. İŞTE YEŞİLÇAM'IN EN ZARİF KADININ HİKAYESİ: LALE BELKIS 28 Kasım 1938'de İstanbul Eyüpsultan'da dünyaya gelen Belkıs'ın asıl adı Belkıs Durmaz'dır. Babası Çanakkale Savaşı'nda muhabere subayı İsmail Durmaz, annesi Hacer Hanım'dır. Osmanlı döneminde gemi kaptanı olan dedesinin denizci geçmişi, onun adeta kaderine yön vermiştir. Ailenin altıncı ve son çocuğu olan Belkıs, 12 yaşına kadar Eyüp'te büyüdü; bu döneme dair anılarını 'Doğduğum Ev' adlı şarkısında ölümsüzleştirdi.TÜRKİYE'NİN İLK MİLLİ MANKENİ
Eğitimini Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü'nde tamamlayan Belkıs, 1953 yılında okulun düzenlediği bir gemi seyahatine katılarak tasarımları yurtdışında tanıttı ve böylece 'Türkiye'nin ilk milli mankeni' unvanını aldı. Bu seyahat sırasında Belkıs soyadını aldı. Moda kariyerinden sonra sahneye yönelen sanatçı, Lale Oraloğlu'nun teklifiyle tiyatroya adım attı. Dormen, Arena ve Oraloğlu Tiyatrosu gibi topluluklarda görev aldı. 1966 yılında 'Ölüm Tarlası' filmiyle Yeşilçam'a giriş yapan Belkıs, kısa sürede dönemin dikkat çeken isimlerinden biri haline geldi. İŞTE LEYLA BELKIS'IN SON HALİ! 86 YAŞINDA HAYRAN BIRAKIYOR... Genellikle kışkırtıcı, frapan ve fettan kadın karakterleriyle izleyicinin hafızasında yer eden sanatçı, 1970 yılında 'Kalbimin Efendisi' filmiyle 7. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. 1984 yapımı Atıf Yılmaz filmi 'Dağınık Yatak' ise onun sinema kariyerinin en önemli yapıtlarından biri oldu. Sinemanın yanı sıra müzikle de ilgilenen Lale Belkıs, 1967'den itibaren sahneye çıktı; İngilizce ve Fransızca şarkılar seslendirdi. İstanbul'un seçkin gece kulüplerinde sahne alan sanatçı, aynı zamanda Sophia Loren ve Ava Gardner gibi isimleri Türkçeye dublajladı. İkinci eşi yönetmen Yalçın Otağ'ı 2014'te kaybeden Belkıs, anılarını 'İpek Çoraplar' adlı kitabında kaleme aldı. Bugün yaşamını Moda ve Datça arasında sürdüren sanatçı, hâlâ Yeşilçam'ın en zarif ve en 'tehlikeli' kadınlarından biri olarak anılıyor. YEŞİLÇAM'IN FİLMLERİ ARATMAYAN HİKAYESİYLE BİR DİĞER İSMİ: HİKMET TAŞDEMİR! Yeşilçam'ın unutulmaz 'kötü adam' karakterlerinden biri, siyah gözlükleri, uzun paltosu ve sert mizacıyla hafızalara kazınan Hikmet Taşdemir, 82 yaşında hayatını kaybetti. 'Parmaksız kabadayı' lakabıyla tanınan usta oyuncunun sinema kariyeri, tam anlamıyla bir film senaryosu gibi... BİR TESADÜF, BİR CÜMLE VE DEĞİŞEN BİR HAYAT 1971 yapımı Baba filmiyle sinemaya adım atan Hikmet Taşdemir, uzun yıllar boyunca sayısız yapımda kabadayı, mafya babası, zorba ve korkulan adam rollerine hayat verdi. Ancak onu Yeşilçam'ın ikonik karakterleri arasına sokan asıl hikâye, yıllar önce yaşadığı bir iş kazasıyla başladı... 'Bir elektrik fabrikasının motor kısmında çalışıyordum. Parmağımı preste kaybettim,' diyen Taşdemir'in hayatı bu kazayla kökten değişti. Yaralı eliyle dolaşırken ellerini hep cebinde saklayan Taşdemir, bir gün tesadüfen gittiği bir doktor ziyareti sırasında Yılmaz Güney ile karşılaştı. Bu karşılaşma, onun hayatının dönüm noktası olacaktı. Taşdemir, o anı şöyle anlatmıştı: 'Askeri okulda okuduğum dönemde tanıdığım Doktor Yıldırım Aktuna'yı ziyarete gittim. Meğer Yılmaz Güney'in de doktoruymuş. Elim hep cebimdeydi. Güney bana dönüp, 'Elini cebinden çıkartsana,' dedi. Çıkardım, parmaklarımı görünce, 'Parmaksız bir kabadayı rolü var, tam sensin!' dedi. İşte her şey o anda başladı.' GADDAR KERİM, MARDİNLİ ARİF, CIBIL HALİL... Hikmet Taşdemir, Kemal Sunal'ın başrolünde yer aldığı efsanevi Korkusuz Korkak filminde canlandırdığı Gaddar Kerim karakteriyle geniş kitlelerin tanıdığı bir yüz haline geldi. Ardından Umudumuz Şaban'daki Mardinli Arif ve Tatar Ramazan filmindeki Cıbıl Halil rolleriyle Yeşilçam'ın en korkulan ve unutulmayan karakterlerini oynadı. Genellikle 'kötü adam' rollerine hayat veren Taşdemir, mimikleri, sert duruşu ve sessiz tehditkâr haliyle Türk sinemasında bir dönemin kabadayı imajını şekillendiren isimlerden biri oldu. SİLİVRİ'DE MÜTEVAZI BİR HAYAT 40 yılı aşkın süre Silivri'de yaşayan Hikmet Taşdemir, sinema dışında göz önünde olmayı tercih etmedi. Mütevazı yaşamıyla bilinen oyuncu, Yeşilçam'ın parlayan yıldızlarından biri olmasına rağmen, şöhreti değil karakteri ön planda tutan isimlerdendi.BİR EFSANE DAHA ARAMIZDAN AYRILDI
26 Ocak 2024'te, bir süredir tedavi gördüğü hastanede hayata veda eden Hikmet Taşdemir, ardında unutulmaz sahneler, güçlü karakterler ve gerçek bir yaşam öyküsü bıraktı. Onun hikâyesi, Yeşilçam'ın yalnızca kamera önünde değil, perde arkasında da ne denli güçlü ve insani anlatılara sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. KİM DER Kİ 90 YAŞINDA? YEŞİLÇAM'IN HAYRAN BIRAKAN BİR DİĞER İSMİ: İZZET GÜNAY! İzzet Günay, 21 Ağustos 1934 tarihinde İstanbul'un Sarıyer ilçesinde dünyaya geldi. Babası Şirket-i Hayriye'de iskele memuru olarak görev yapıyordu. İlk öğrenimini Deniz Koleji'nde tamamlayan Günay, Haydarpaşa Lisesi'nde Seyfi Dursunoğlu ile arkadaşlık yaptı. Lise yıllarında amatör tiyatroya ilgi duymaya başlayan Günay, bu ilgisini Yeşilay Gençlik Kolu'nda sürdürdü. İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü'nde teknik ressamlık yaptıktan sonra bir süre dans hocalığı yaptı. Askerlik dönüşü linyit ticaretiyle ilgilendi. 1957 yılında, gazete ilanı ile Dormen Tiyatrosu'na katıldı ve burada profesyonel oyunculuğa adım attı. İlk olarak 'Kara Ağaçlar Altında' adlı oyunda ufak bir rolde sahneye çıkan Günay, 1957-1963 yılları arasında birçok tiyatro oyununda rol aldı. Sinema kariyerine 1958 yılında 'Kırık Plak' adlı filmle başlayan İzzet Günay, 1964'te başrolünü üstlendiği 'Varan Bir' filmi ile büyük çıkış yaptı. Aynı yıl, 1. Altın Portakal Film Festivali'nde 'Ağaçlar Ayakta Ölür' filmiyle 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülünü kazandı. 1970'li yıllarda sinemada önemli projelere imza atan Günay, sonraki yıllarda az sayıda yapımda yer aldı. Ayrıca Türkan Şoray ile başrollerini paylaştığı 'Vesikalı Yarim' filmi, tüm Türkiye'nin hafızalarına kazınan 'Halil' karakteriyle özdeşleşmesini sağladı. Antika ve koleksiyonculuğa olan ilgisi, onu 1985 yılında antika dükkanı açmaya yöneltti. Pul biriktiriciliğinden başlayarak para, madalya ve madalyon koleksiyonculuğuna da ilgi gösterdi. Birçok ödüle layık görülen Günay, 2002 yılında 39. Altın Portakal Film Festivali'nde 'Yaşam Boyu Onur Ödülü', 2013'te ise 20. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde 'Yaşam Boyu Onur Ödülü' aldı. İŞTE İZZET GÜNAY'IN SON HALİ! Günümüzde ise İzzet Günay'ın 90 yaşına gelmesine rağmen adeta kendisine hayran bırakan son hali ise gündem oldu. İşte o son hali… Yeşilçam'ın unutulmaz yıldızı, güzelliğiyle bir döneme damga vuran Bahar Öztan'ın arkasında bıraktığı hayat hikâyesi, sandığınızdan çok daha hüzünlü... Parıltılı ekranların ardında; hastalıklarla, ayrılıklarla ve sessiz mücadelelerle dolu bir yaşam... 61 yaşında hayata veda eden Bahar Öztan'ın gözlerden uzak son yılları, herkesin yüreğine dokunacak türden. 11 Ağustos 1962'de Hatay İskenderun'da doğan Bahar Öztan'ın asıl adı Ülkü Cerrahoğlu'ydu. İstanbul'da büyüyen Öztan, genç yaşta güzelliğiyle dikkat çekerek 1976'da bir fotoroman yarışmasında finalist oldu. Ardından modelliğe ve oyunculuğa adım atan sanatçı, Elidor reklamıyla ilk kez ekranlarda boy gösterdi. Gamzeli Güzeli lakabıyla tanınan Öztan, yaklaşık 30 reklam filminde rol aldı. 1977 yılında 'Çırılçıplak' filmiyle sinemaya adım atan Bahar Öztan, 1980'li yıllarda 'Doktor Civanım', 'Kanlı Nigar' ve 'Orta Direk Şaban' gibi Yeşilçam'ın klasikleşmiş filmlerinde rol aldı. Kemal Sunal ile başrolleri paylaştı. 1987'de şarkıcılığa da başlayan Öztan, yurt içi ve yurt dışında sahne aldı. 1991'de mimar Yavuz Çolak ile evlenen oyuncu, aynı yıl Bodrum'da bir butik otel açtı. 1996'da oğlu Yiğit'i dünyaya getirdi. 2001-2007 yılları arasında Amerika'da yaşadı. Türkiye'ye döndükten sonra birkaç dizi ve reklam projesinde yer aldı. Sanat hayatı boyunca 60'a yakın film ve dizide rol alan Bahar Öztan, Yeşilçam'ın en özel kadın oyuncularından biri olarak hafızalarda yer etti. Bahar Öztan, sekiz yıl boyunca kolon kanseriyle mücadele etti; hastalık tekrar nüksettiğinde yeniden tedavi sürecine girdi. Fiziksel olarak yorgun, ruhen ise çökmüş hissettiğini belirtti ancak moralini yüksek tutmaya çalıştı çünkü bu hastalığın en büyük düşmanının stres ve üzüntü olduğunu vurguladı. Bu zorlu yıllarda en büyük desteği, hem arkadaşı hem de doktoru gibi gördüğü 27 yaşındaki oğlu oldu. Üzüntüleri içine atmanın hastalığı tetiklediğini, hayatın üzülmek için çok kısa olduğunu ifade etti. Oyunculuğa dönmeyi çok istese de hastalığın belirsizliği nedeniyle projelere katılamadı; özellikle bir polisiye yapımda yer almayı hayal etti. Sektörde yaşlanan oyunculara değer verilmediğini, Amerika'daki gibi ölene dek oyunculuk yapmanın burada mümkün olmadığını dile getirdi. Ölümden korkmadığını ancak hastalıktan ölmek istemediğini söyledi ve vasiyet hazırlamadığını, çünkü ölüm hissiyatı taşımadığını belirtmişti. Uzun süredir kolon kanseri tedavisi gören usta oyuncu, Muğla Bodrum'daki özel bir hastanede yaşamını yitirdi. Daha önce üç kez kanseri yenen Öztan, bu kez hastalığa yenik düştü. 22 Mart'ta Şakirin Camii'nde düzenlenen cenaze töreninin ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verildi. ÖLÜMÜYLE HERKESİ YASA BOĞAN BİR DİĞER İSİM: CÜNEYT ARKIN! Gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatır, 7 Eylül 1937'de Eskişehir'in Karaçay köyünde dünyaya geldi. Maddi imkânsızlıkların gölgesinde geçen bir çocukluk, onu yılmaz bir savaşçıya dönüştürdü. Zorluklarla yoğrulan bu hayat, onu daha sonra beyazperdenin en unutulmaz kahramanlarına taşıyacaktı. Eskişehir Atatürk Lisesi'nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitiren Arkın, hekimlik mesleğine adım attı. Ancak kalbinin bir köşesinde sinema tutkusunu hep taşıdı. 1963'te usta yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çeken Arkın, beyazperdeye ilk adımını romantik yapımlarla attı. Fakat onu yıldızlaştıran, tarihi aksiyon filmlerindeki unutulmaz rolleri oldu. Medrano Sirki'nde aldığı akrobasi eğitimi sayesinde, dönemin sinema anlayışına yepyeni bir soluk getirdi. Battal Gazi, Kara Murat ve Malkoçoğlu gibi figürlerle sadece sinemanın değil, milletin de hafızasına kazındı. SANAT AİLESİ: KUŞAKTAN KUŞAĞA IŞIK Cüneyt Arkın ilk evliliğini doktor Güler Mocan ile yaptı ve bu evlilikten bir kızı dünyaya geldi. 1968 yılında ikinci kez nikah masasına oturduğu eşi Betül Işıl ile ise Murat ve Kaan adında iki oğlu oldu. Bu çocuklardan Murat Arkın, yıllar sonra babasının izinden giderek oyunculuk kariyerine başladı. Cüneyt Arkın'ın çocuklarına verdiği önem, onun sadece ekrandaki değil, gerçek hayattaki kahramanlık tanımını da yansıtıyordu.KAHRAMANLIK EVİNE EKMEK GÖTÜRMEKTİR
Arkın, kendisini halkın bağrından çıkmış bir sanatçı olarak görür ve şöyle derdi: 'Beni ben yapan Türk halkıdır. Onlar bana kahraman dediler ama gerçek kahraman; çocuklarını büyütmek, ailesine sahip çıkmaktır.' Ona göre kahramanlık, setlerde değil, hayatta verilen emekle kazanılırdı. Bu düşüncelerini kaleme aldığı 'Benim Kahramanım Türk Halkıdır' adlı kitabında da açıkça ifade etmişti: 'Yaşadıklarımı yazmak istedim. Sadece bana kalmasın; halkıma bir şey bırakmak istedim. Yazı kalır, söz uçar.' YEŞİLÇAM'A DUYULAN HASRET Cüneyt Arkın, bir dönem omuz omuza film çektiği Yeşilçam emekçilerini sık sık andı. İçinde büyük bir özlem barındıran sözlerinden biri ise şuydu: 'Çoğu artık yok. Belki başka bir alemde Yeşilçam'ı yeniden kurdular, film çekmeye başladılar… Ama burada değiller! Çok acı değil mi?' Özellikle figüran ve yan rollerdeki dostlarının yoksulluk içinde aramızdan ayrıldığını anlatırken, duygularına hâkim olamazdı: 'Gidenlere de kızıyorum bazen. 'Beni niye yalnız bırakıyorsunuz?' diyorum.' YOKLUKTAN ZİRVEYE UZANMAK Cüneyt Arkın'ın çocukluğu, kıtlıkla, sefaletle ve kayıplarla örülmüş bir dönemdi. Bir röportajında 'Kardeşlerim açlıktan öldü. Benim yaşamam mucize gibi bir şeydi,' diyerek, yaşadığı yoksulluğun izlerini açıkça anlatmıştı. Ancak bu yoksunluk, onda hiçbir zaman mutsuzluğa dönüşmemişti. Ailesinin sevgisi ve babasının emeğiyle hayata tutunmuştu. SON PERDE: BİR EFSANEYE VEDA 28 Haziran 2022 tarihinde İstanbul'da hayata gözlerini yuman Cüneyt Arkın, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda sonsuzluğa uğurlandı. O, sadece bir aktör değil; bir dönemin, bir ruhun ve halkın kahramanı olarak kalplerde yaşamaya devam ediyor. YEŞİLÇAMIN ACILARLA DOLU BİR DİĞER HAYATI! ÇOCUK YILDIZ ÖMER DÖNMEZ
E NE OLDU? 1959 doğumlu Ömer Dönmez, Türk Sineması'nın altın çağında, 1963 yılında, henüz 4 yaşındayken Yeşilçam'ın tozunu yutarak kamera karşısına geçmiştir. Çocuk yaşlarda girdiği sinema dünyasında, çoğunlukla kuzeni Zeynep Değirmencioğlu ile birlikte rol aldığı Ayşecik serisinde canlandırdığı 'Ömercik' karakteriyle tanınmıştır. Küçük yaşta büyük bir şöhrete ulaşan Dönmez, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış, yaklaşık 40 filmde izleyiciyle buluşmuştur. Ayşecik ile Ömercik, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gibi pek çok filmdeki performanslarıyla hatırlanmıştır. HAYATINI DEĞİŞTİREN O KAZA! Ancak Ömer Dönmez'in hayatı, trajik bir kazayla değişmiştir. 17 yaşında, arabasının kelebek camını tamir ederken saplanan bir tornavida nedeniyle sol gözünü kaybetmiş ve bu olay, hayatının geri kalan kısmında ona farklı bir perspektif kazandırmıştır. Fakat yaşadığı bu zorluğa rağmen, her zaman pozitif ve neşeli kişiliğinden ödün vermeyen Dönmez, Türk halkı tarafından sevilen bir figür olarak hatırlanacaktır. HAYATI BAKIN NASIL DEĞİŞTİ... Ömer Dönmez, sinema kariyerinin yanı sıra televizyon dünyasında da başarılı bir kariyere sahiptir. En bilinen projelerinden biri olan İkinci Bahar dizisinde kuruyemişçi rolüyle ekranlarda boy göstermiştir. Türk Sineması'nda 'Ömercik' adıyla bilinen oyuncu Ömer Dönmez 1 Şubat 2020'de Üsküdar, İstanbul'daki evinde KOAH hastalığının tetiklediği kalp krizi sonucu 60 yaşında öldü. Cenazesi, İstanbul Üsküdar'daki Selimiye Camii'nden kaldırılmış ve İstanbul Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığı'na defnedilmiştir. 60 yaşında kaybettiğimiz oyuncunun cenazesine ise başta Ediz Hun olmak üzere birçok ünlü isim katılmıştı. ACI DOLU HAYATINI BAŞARIYA DÖNÜŞTÜREN YILDIZ: EKREM BORA! Türk sinemasının efsanevi oyuncularından Ekrem Bora, 7 Mart 1932'de Ankara'da dünyaya geldi. Babası, Türkiye'nin ilk uçak asker pilotlarından Mazhar Uçak'tı ve soyadını da uçuşu sırasında almıştı. Bora, babasını henüz bebekken kaybetti ve ailesiyle İstanbul'a taşındı. Sinemaya ilgisi ortaokul yıllarında başlayan sanatçı, 1953'te Yıldız dergisinin düzenlediği artist yarışmasına gizlice katıldı ve birinci oldu. Bu başarının ardından 'Bora' soyadını alarak sinema dünyasına adım attı. 1955'te 'Alın Yazısı' filmiyle kariyerine başlayan sanatçı, 1958 itibarıyla birçok önemli yapımda rol aldı. 1962 yılında Ayhan Işık ve Türkan Şoray ile başrolü paylaştığı 'Acı Hayat' filmiyle büyük çıkış yakalayan Bora, sert karakterlerin aranan yüzü haline geldi. 1966'da Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülüne layık görüldü. 1970'li yıllarda sinema sektöründeki durgunluk nedeniyle sahneye yönelen sanatçı, bir dönem gazinolarda şarkıcılık yaptı. Bora, 1990'da 'Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu' filmiyle bir kez daha Altın Portakal kazandı. 2008'de İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 'Yaşam Boyu Onur Ödülü'ne layık görüldü. Kariyerinde 200'den fazla film ve dizide rol alan usta oyuncu, 2009'da 'Makber' filmiyle sinemaya veda etti. Ekrem Bora, 1 Nisan 2012'de hayata gözlerini yumdu ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Türk sinemasının en karizmatik aktörlerinden biri olarak hafızalarda yer eden sanatçı, usta isimlerin de belirttiği gibi, sinema tarihine unutulmaz bir iz bıraktı. YEŞİLÇAMIN SULTANI TÜRKAN ŞORAY
IN OYUNCULUĞU NEDEN BIRAKTIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ? 1-6 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan 36. Münih Türk Film Günleri'nin bu yılki onur konuğu, 'Türk sinemasının Sultanı' Türkan Şoray olacak. Festival kapsamında Şoray'a Yaşam Boyu Başarı ve Onur Ödülü takdim edilecek. Şoray'ın da katılacağı açılış gecesinde, yönetmenliğini Atıf Yılmaz'ın yaptığı 1977 yapımı kült film 'Selvi Boylum Al Yazmalım' gösterilecek. TÜRKAN ŞORAY'IN HİÇ BİLMEDİĞİNİZ O YÖNÜ! Türk sinemasının unutulmaz ismi, Yeşilçam'ın 'Sultan'ı Türkan Şoray, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı. 28 Haziran 1945'te İstanbul'da doğan usta oyuncu, tam 222 filmde rol alarak dünyanın 'en çok film çeviren' kadın oyuncusu unvanına sahip oldu. Şoray, sadece oyunculuğu ile değil, aynı zamanda senaristlik, yönetmenlik ve yazarlığıyla da sanat camiasında fark yarattı. İlk sinema deneyimini 1960 yılında 'Köyde Bir Kız Sevdim' filmiyle yaşayan Şoray, kariyerindeki ilk ödülünü ise 1964 yılında 'Acı Hayat' filmiyle kazandı. Altın Portakal Film Festivali'nde dört kez 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülüne layık görülen sanatçı, 1991 yılında devlet sanatçısı unvanını aldı. Aynı zamanda UNICEF iyi niyet elçisi olan Şoray, eğitime verdiği destekle de tanınıyor. Fatma Girik, Filiz Akın ve Hülya Koçyiğit ile birlikte 'Yeşilçam'ın Dört Yapraklı Yoncası'ndan biri olarak kabul edilen usta oyuncu, sinema dışında yönetmenliğe de el attı. 'Dönüş' (1972), 'Azap' (1973), 'Bodrum Hakimi' (1976) ve 'Uzaklarda Arama' (2015) gibi filmlerin yönetmenliğini yaparak, sektördeki yeteneğini farklı alanlarda da gösterdi. 1981 yapımı 'Yılanı Öldürseler' filminde ise Şerif Gören ile birlikte yönetmenlik koltuğuna oturdu. Özel hayatı daima merak edilen Şoray, uzun yıllar Rüçhan Adlı ile birliktelik yaşadı. Ancak Adlı'nın eşinden boşanmaması nedeniyle ilişkileri sona erdi. 1983'te tiyatro oyuncusu Cihan Ünal ile evlenen sanatçının bu evlilikten Yağmur adında bir kızı oldu. Şoray ve Ünal, 1987'de yollarını ayırdı. 1990'lı yıllarda 'İkinci Bahar' ve 'Tatlı Hayat' dizileriyle televizyon dünyasına adım atan Şoray, bu projelerle de büyük beğeni topladı. 2010'da NTV'de yayınlanan 'Sinema Benim Aşkım' programında sinema kariyerini ve unutulmaz anılarını izleyicilerle paylaştı. 2018'de verdiği bir röportajda 'ÖnüMe iyi senaryolar gelmiyor' diyerek oyunculuğu bıraktığını açıklayan efsane sanatçı, bugün hala sevenleri tarafından büyük bir sevgi ve saygı ile anılıyor. SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM'IN CEMŞİT'İNİN SON HALİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ? Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden Ahmet Mekin, uzun yıllar boyunca Yeşilçam'ın en önemli karakter oyuncularından biri olarak hafızalara kazındı. 6 Ağustos 1932'de İstanbul'da Ahmet Kurteli adıyla dünyaya gelen sanatçı, kariyerine tiyatro sahnelerinde başladı. 1957 yılında 'Mahşere Kadar' filmiyle sinemaya adım attı. Kariyeri boyunca 200'e yakın filmde rol aldı ve Türk sinemasına önemli katkılarda bulundu. Ahmet Mekin, özellikle karakter rollerinde sergilediği başarılı performanslarla tanındı. Sinema kariyerinde Osman F. Seden'in 'Aşktan da Üstün' (1961), Halit Refiğ'in 'Gurbet Kuşları' (1964) ve 'Bir Türk'e Gönül Verdim' (1969), Lütfi Ö. Akad'ın 'Düğün' (1973), Atıf Yılmaz'ın 'Selvi Boylum Al Yazmalım' (1978) ve Feyzi Tuna'nın 'Seni Kalbime Gömdüm' (1982) gibi filmlerle büyük beğeni topladı. 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filminde canlandırdığı Cemşit karakteriyle Türk halkının gönlünde özel bir yer edindi. Tiyatroya da büyük önem veren Mekin, 1969'da Güngör Dilmen'in 'İttihat ve Terakki' oyununda rol aldı. 1972'de ise Dostlar Tiyatrosu'nda sahnelenen 'Abdülcanbaz' oyununda Turhan Selçuk'un ünlü çizgi roman kahramanını canlandırdı. 1980'lerden itibaren televizyon dizilerinde de rol alan sanatçı, 'Geçmiş Zaman Elbiseleri', 'Bir Yürek Satıldı', 'Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep', 'Bir Adam Yaratmak', 'Bugünün Saraylısı' ve 'Tatar Ramazan' gibi yapımlarda izleyiciyle buluştu. İŞTE AHMET MEKİN'İN SON HALİ! Kariyeri boyunca birçok ödüle layık görülen Ahmet Mekin, 1992 yılında 4. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde 'Yaşam Boyu Başarı Ödülü' kazandı. 39. Altın Portakal Film Festivali'nde 'Yıldırım Önal Anı Ödülü', 15. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri'nde 'Sinema Onur Ödülü' ve 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde 'Sinema Onur Ödülü' ile taçlandırıldı. Ayrıca, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde 'Görünmeyen' filmindeki performansıyla 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülünü kazandı. Ahmet Mekin'in özel hayatı da kariyeri kadar dikkat çekiciydi. 1957 yılında kendisi gibi oyuncu olan Kumral Şükran Sabuncu ile evlenen Mekin, Sabuncu'nun 2020 yılındaki vefatına kadar onunla mutlu bir evlilik sürdürdü. 63 yıllık hayat arkadaşını kaybettikten sonra derin bir yalnızlığa gömülen usta oyuncu, kaybının ardından yaşadığı acıyı şu sözlerle dile getirdi: 'Kendimi hâlâ toparlayamadım. Hayat ve herkes anlamını yitirdi. Zamanın acıları hafiflettiği büyük bir yalanmış. O gitti ve ben dağıldım.' Mekin, eşinin mezarını her gün ziyaret ettiğini ve ona sabahları 'günaydın', akşamları ise 'iyi geceler' dediğini belirterek, 'Mezarlığı evimin yanında, camdan onu görebiliyorum. Ona hâlâ hayatı anlatıyorum. Kimse erkekler ağlamaz demesin, ben ağlıyorum' ifadelerini kullandı. Eşine olan bağlılığıyla dikkat çeken sanatçı, 'Evlenmeyi düşünmez misiniz?' sorusuna ise, 'Ben onu sonsuz bir aşkla severken nasıl böyle bir ihanette bulunabilirim?' diyerek cevap verdi. Ahmet Mekin, Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri olarak anılmaya devam ediyor. Sinema ve tiyatroya adadığı ömrü boyunca birçok başarıya imza atan sanatçı, karakteri ve duruşuyla da büyük bir saygıyı hak ediyor. DEĞİŞİMİYLE BÜYÜK DİKKAT ÇEKEN BİR DİĞER İSİM: SERTAN ACAR! Bir dönemin en popüler isimlerinden biri olan Acar, sinema kariyerini bırakıp bambaşka bir meslek seçti. Üstelik artık İstanbul'da değil, doğayla iç içe bir hayat sürüyor. Peki, bir zamanların ünlü yıldızı şimdi ne yapıyor? İşte yıllar sonra ortaya çıkan Sertan Acar'ın hikayesi… Türk sinemasının unutulmaz jönlerinden biri olan Sertan Acar, 70'li yıllarda 'Ayşecik' serisinin yakışıklı oyuncusu olarak tanındı. Kısa süren sinema kariyerinde birçok iz bırakan rolde yer alan Acar, sadece 2,5 yıl içinde Yeşilçam'ın önemli yüzlerinden biri haline geldi. Ancak oyunculuğu bırakıp diş hekimliğine yönelen Acar, bugün Kerpe'de doğayla iç içe bir yaşam sürüyor.ŞÖHRETİN KAPILARI AÇILIYOR
Acar'ın sinema kariyerine başlaması adeta bir film senaryosunu andırıyor. Abisi Serkan Acar'ın, Ses Mecmuası'nın düzenlediği 'En Yakışıklı Futbolcu' yarışmasını kazanmasıyla film yapımcılarının ilgisini çekmesi, bu süreci başlatan olay oldu. Serkan Acar'a gelen tekliflerin ardından, Zeynep Değirmencioğlu'nun karşısında oynayacak kişi olarak Sertan Acar'ın adı geçti. O dönemde Diş Hekimliği Fakültesi'nde okuyan Acar, Zeynep Değirmencioğlu'nun bir çay daveti sırasında denize düşmesi ve onu kurtarmasıyla yapımcıların radarına girdi. Ünlü yönetmen Aram Gülyüz'ün teklifiyle, deneme çekimine bile gerek kalmadan sinema macerası başlamış oldu.SİNEMA SETLERİNDE UNUTULMAZ ANILAR
Acar, ilk filmi 'Bahar Çiçeği'nde Ediz Hun ve Zeynep Değirmencioğlu ile başrolü paylaştı. Oyunculuk konusunda deneyimi olmamasına rağmen, set arkadaşlarının büyük desteğini gördü. Özellikle usta oyuncu Cüneyt Arkın'ın derslerinde kendisine yardımcı olması, Acar için unutulmaz anılardan biri oldu. Sinema dünyasında hızla tanınan genç oyuncu, peş peşe filmler çekerek Yeşilçam'ın romantik jönlerinden biri haline geldi. ÜNİVERSİTE HAYATI VE ŞÖHRETİN ZORLUKLARI: İŞTE SERTAN ACAR'IN SON HALİ! Sinemada parlaması, Acar'ın üniversite hayatını da derinden etkiledi. Makyajını çıkarmayı bilmediği için derslere makyajlı gitmesi ve kantinde herkesin ona dönüp bakması, onun için zaman zaman sıkıcı hale geldi. O dönemde İstanbul'un nüfusu az olduğu için insanlar vapurda bile kendisini tanıyordu. Kısa sürede gelen şöhret, Acar'ı bir noktada bunaltmaya başladı.BEYAZ PERDEDEN DİŞ HEKİMLİĞİNE
Sertan Acar, sinema kariyerine devam edebilecek fırsatlara sahip olmasına rağmen, diş hekimliğine olan ilgisini hiçbir zaman kaybetmedi. Sinema setleri ve diş hekimliği laboratuvarı arasında geçen yoğun günler nedeniyle büyük bir karar alarak sinemayı bıraktı. Son filmlerini tamamladıktan sonra tamamen hekimliğe odaklandı.KERPE'DE YENİ BİR HAYAT
Emekliliğe ayrıldıktan sonra doğayla iç içe bir yaşam kuran Acar, Kerpe'de 'KerpeDiem' adını verdiği bir butik otel açtı. Aynı zamanda deniz kenarında bir kafe işletiyor ve kaz, hindi, tavuk gibi hayvanlarla doğal bir hayat sürdürüyor. Oğlu Yaman'ın müziğe olan ilgisinden bahseden Acar, onun sanatsal yönünün güçlü olduğunu söylüyor.ESKİ GÜNLERE DAİR HATIRALAR
Bazen eski filmlerini izlediğini belirten Acar, geçmişin İstanbul'unun bugünkünden çok farklı olduğunu dile getiriyor. Sinema dünyasına dair unutulmaz anılarını paylaşırken, bir Japon turistin film çekimi sırasında korkuya kapılmasını hâlâ gülerek hatırlıyor. Tekrar oyunculuk yapmayı düşünmediğini belirten Acar, doğayla iç içe yaşadığı hayatın kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor. BİR DEĞİŞİM HİKAYESİ DE EMEL SAYIN'DAN! Türk Sanat Müziği'nin efsanevi ismi ve Yeşilçam'ın unutulmaz yıldızı Emel Sayın, yıllar içinde güzelliği ve zarafetiyle hayranlarının gönlünde taht kurdu. Günümüzde birçok ismin yaptırdığı estetik operasyonlar en büyük tartışma konulardan birine dönüşmüş durumda. Fakat estetik yaptırmak sandığımız kadar yeni bir alışkanlık değil. Emel Sayın da yıllar önce yaptırdığı estetikle gündemde yerini aldı. İşte detaylar… GENÇ YAŞTA BURUN ESTETİĞİ GEÇİRMİŞ! Sanatçının estetik operasyonlara bakışı ve genç yaşlarda geçirdiği burun estetiği ameliyatı, zaman zaman gündeme gelmeye devam ediyor. Emel Sayın, kariyerinin başlarında, yüz hatlarını daha belirgin hale getirmek amacıyla burun estetiği operasyonu geçirdiği biliniyor. Bu müdahale, sanatçının yüzüne uyum sağlayarak genel görünümünü iyileştirmiş ve sahne ışıkları altında daha etkileyici bir imaj sergilemesine katkıda bulunmuştur. Yıllar sonra, 2022 yılında konuk olduğu bir programda Emel Sayın, estetikle ilgili samimi açıklamalarda bulundu. Estetiğe karşı olmadığını belirten sanatçı, botoks uygulamaları yaptırdığını ifade etti. Ancak, daha kapsamlı estetik operasyonlardan korktuğunu ve bu nedenle sadece botoksla yetindiğini dile getirdi. Hatta bir keresinde estetik operasyon için doktordan randevu alıp hastaneye gittiğini, ancak doktorun yapacaklarını anlattıktan sonra korkup hastaneden ayrıldığını ve daha sonra doktorunu arayıp özür dilediğini de anlattı. Sanatçının estetik müdahalelere olan yaklaşımı ve samimi itirafları, magazin dünyasında da geniş yankı uyandırdı. Emel Sayın'ın genç yaşlarda geçirdiği burun estetiği operasyonu ve yıllar içinde estetik uygulamalara olan yaklaşımı, sanatçının kariyeri boyunca sahip olduğu estetik anlayışını ve güzellik algısını gözler önüne seriyor. Sanatçının bu konudaki açıklamaları, estetik müdahalelerin toplumdaki yeri ve bireylerin bu konudaki tercihleri üzerine düşünmeye sevk etmeye yetiyor. YEŞİLÇAM'IN BİR DİĞER EFSANE İSMİ: SADRİ ALIŞIK'IN BİLMEDİĞİNİZ YÖNLERİ Türk sinemasının efsane ismi Sadri Alışık, hem komedi hem de dram filmlerindeki performanslarıyla izleyicilerin kalbinde taht kurmuş bir sanatçıydı. 5 Nisan 1925'te İstanbul'da dünyaya gelen Alışık, tiyatroya olan tutkusuyla genç yaşta sanat dünyasına adım attı. İlk kez 1939'da amatör olarak sahneye çıktı ve bu tutku onu Yeşilçam'ın parlayan yıldızlarından biri yaptı.TURİST ÖMER İLE EFSANELEŞTİ
Sadri Alışık, 1964 yılında 'Turist Ömer' karakteriyle Türk sinemasında silinmez bir iz bıraktı. İlk olarak 'Helal Olsun Ali Abi' filminde yan karakter olarak ortaya çıkan Turist Ömer, o kadar sevildi ki kendi film serisini yarattı. Alışık, bu karakterle hem güldürdü hem de toplumsal mesajlar verdi. Turist Ömer, Alışık'ın sinema kariyerinin simgesi haline geldi.OFSAYT OSMAN VE HAŞMET İBRİKTAROĞLU
Alışık, sadece Turist Ömer ile değil, 'Ofsayt Osman' ve 'Haşmet İbriktaroğlu' gibi unutulmaz karakterlerle de izleyicileri kendine hayran bıraktı. Özellikle 'Ah Güzel İstanbul' filmindeki Haşmet İbriktaroğlu karakteri, Türk sinemasının en kült rolleri arasında yerini aldı. Alışık, bu karakterlerle sıradan insanların hayatını büyük bir ustalıkla yansıttı.MÜZİSYENLİĞİ VE GAZİNO ŞOVLARI
Sadri Alışık, sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda yetenekli bir müzisyendi. 1960'lı yıllarda filmlerde seslendirdiği şarkılarla dinleyicilerin gönlünü kazandı. 1968'de başladığı gazino şovlarında ise hem şarkılar söyledi hem de hikayeler anlattı. 'Ah Müjgan Ah' gibi hikayeleriyle seyircileri hem güldürdü hem de hüzünlendirdi.ÖZEL HAYATI VE AİLESİ
Alışık, 1959 yılında Yeşilçam'ın güzel yıldızı Çolpan İlhan ile evlendi. Bu evlilikten oğulları Kerem Alışık dünyaya geldi. Çift, hem özel hayatlarında hem de sinema setlerinde birbirlerine destek oldu. Alışık, ailesine ve sanatına her zaman büyük bir tutkuyla bağlı kaldı.VEFATI VE MİRASI
18 Mart 1995'te hayata veda eden Sadri Alışık, geride unutulmaz bir sinema mirası bıraktı. Eşi Çolpan İlhan tarafından kurulan Sadri Alışık Kültür Merkezi, her yıl düzenlenen ödüllerle sanatçının anısını yaşatıyor. Alışık, Türk sinemasının en renkli ve çok yönlü sanatçılarından biri olarak hafızalarda yerini koruyor. Sadri Alışık, sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda bir efsaneydi. Turist Ömer'den Ofsayt Osman'a, Haşmet İbriktaroğlu'ndan gazino şovlarına kadar her alanda iz bırakan bu büyük sanatçı, Türk sinemasının altın çağının en önemli temsilcilerinden biri olarak anılmaya devam ediyor. EFSANELER GEÇİDİNDE BİR İSİM DAHA:KARTAL TİBET
Türk sinemasının en sevilen jönlerinden biri olan Kartal Tibet, sadece oyunculuğuyla değil, yönetmenlik ve senaristlik kariyeriyle de Türk sinema tarihine damgasını vurmuş bir sanatçıydı. 27 Mart 1939'da Ankara'da dünyaya gelen Tibet, öğretmen bir anne-babanın çocuğuydu. Çocukluk yıllarında tiyatroyla tanıştı ve Ankara Radyosu'nun Çocuk Kulübü'nde 'Ayşe Abla' piyeslerinde rol aldı. Ardından Devlet Tiyatroları'nda çocuk rollerinde sahne aldı. Eğitim hayatı boyunca farklı mesleklere yönelse de içindeki sanat aşkı ağır bastı. Ankara Koleji'nden mezun olduktan sonra beden eğitimi öğretmenliği ve hukuk eğitimi aldı. Ancak bu alanlarda çalışmak yerine, tiyatroya gönül verdi. 1960 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden mezun olan Tibet, aynı yıl Albert Camus'un 'Caligula' oyununda başrol oynayarak büyük bir başarı yakaladı. Bu başarı, onun tiyatrodan sinemaya geçişini hızlandırdı. KARAOĞLAN VE TARKAN EFSANESİ 1965 yılında Suat Yalaz'ın yarattığı Karaoğlan karakterinin sinema uyarlamasında başrol teklifini kabul eden Tibet, kısa sürede Türk sinemasının aranan yüzlerinden biri haline geldi. 'Karaoğlan: Altay'dan Gelen Yiğit' filmiyle başlayan bu macera, Tarkan serisiyle devam etti. 1969'da 'Tarkan' ile başlayan seri, 1973 yılına kadar beş filmle sürdü ve Kartal Tibet'i, Türk sinemasının unutulmaz kahramanlarından biri yaptı. Bu popüler macera filmlerinin ardından Tibet, 'Sarmaşık Gülleri', 'Boş Çerçeve' ve 'Çalıkuşu' gibi melodramlarla da büyük bir beğeni topladı. 1970'li yıllarda Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın gibi dönemin önde gelen kadın oyuncularıyla birçok projede yer aldı. YÖNETMENLİKTE BİR USTA 1976 yılında oyunculuğu bırakarak kamera arkasına geçen Tibet, Türk sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı. İlk yönetmenlik denemesi, kült film 'Tosun Paşa' oldu. Bu filmle başlayan yönetmenlik kariyerinde, 'Süt Kardeşler', 'Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı' ve 'Bizim Aile' gibi klasikleşen filmlere imza attı. Yönetmenliğini yaptığı 56 filmin yirmiden fazlasında Kemal Sunal başroldeydi. Tibet, sadece yönetmenliğiyle değil, senarist olarak da yeteneklerini sergiledi. 'Davaro', 'Şendul Şaban' ve 'Şabaniye' gibi filmlerin senaryosunu kaleme aldı. Hem komedi hem de dram türlerinde başarılı eserler ortaya koyarak Türk sinemasına çok yönlü katkılarda bulundu. TİYATRODAN EKRANLARA Tiyatrodan kopmayan Tibet, 1990'lı yıllarda tekrar sahnelere dönerek Devlet Tiyatrosu'nda oyunlar yönetti. İstanbul, Ankara, İzmir gibi farklı şehirlerde pek çok oyunu sahneye koydu. Ayrıca, 1993-1997 yılları arasında yayınlanan 'Süper Baba' dizisinin ilk 13 bölümünün yönetmenliğini üstlendi. 2000'li yıllarda da televizyon projelerine katkı sağlamaya devam etti.ÖZEL HAYATI VE DEĞERLERİ
Kartal Tibet, 1963 yılında Gündüz Sencer ile evlendi. Bu evlilikten Kanat ve Kumru adında iki çocuğu oldu. Hayatı boyunca eşine olan bağlılığı ve ailesine düşkünlüğüyle tanındı. Tibet, verdiği bir röportajda, 'Yeniden dünyaya gelsem yine Kartal Tibet olmak isterdim, çünkü ailem ve hayat arkadaşımla bir kez daha bu hayatı yaşamak isterim' diyerek ailesine olan sevgisini dile getirmişti. Efsane oyuncu ve yönetmen Kartal Tibet'in, ünlü oyuncu Civan Canova'nın üvey babası olduğu, sinemaseverler için oldukça şaşırtıcı bir gerçektir. Canova, küçük yaşlarda anne ve babasının ayrılmasının ardından anneannesi tarafından büyütülmüştür. Annesi, ikinci evliliğini Kartal Tibet ile yapınca, Canova, sinemanın büyük ustasıyla tanışma fırsatı buldu. Tibet, aynı zamanda Canova'yı film setleriyle tanıştırarak, onu sinema dünyasına adım atmaya teşvik etti. Bu özel ilişki, hem profesyonel hem de kişisel anlamda önemli bir bağa dönüştü.VEFATI VE MİRASI
Uzun yıllar kronik obstrüktif akciğer hastalığı ile mücadele eden Tibet, 1 Temmuz 2021 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilen sanatçının cenaze töreni, COVID-19 pandemisi şartları ve kendi isteği nedeniyle sade bir şekilde gerçekleştirildi. Türk sinemasının bu büyük ustası, kariyeri boyunca pek çok ödüle layık görüldü. 2002'de Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödülü, 2006'da Yıldırım Önal Anı Ödülü ve 2014'te Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Onur Ödülü gibi birçok ödülle onurlandırıldı. Kartal Tibet, oyunculuk, yönetmenlik ve senaristlikte gösterdiği üstün başarılarla Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri oldu. Onun eserleri, nesiller boyunca sevilerek izlenmeye devam edecek. BİR BAŞKA HAYRAN BIRAKAN YAŞAM HİKAYESİ: EDİZ HUN! Ediz Hun, 20 Kasım 1940 tarihinde İstanbul'da doğmuş, Türk sinemasının en önemli jönlerinden biri olmasının yanı sıra entelektüel birikimi ve çevre bilinciyle dolu hayatıyla da örnek oldu. 52 yıllık, herkesin hayran kaldığı evliliğinin ardındaki sırrın yanı sıra sinemanın en yakışıklısı olarak yıllara meydan okuyan Ediz Hun'un aslında bambaşka bir kariyeri olduğunu da biliyor muydunuz? İşte Ediz Hun'la ilgili hiç bilmediğiniz o detaylar... Babası Çerkes kökenli bir makine mühendisi, annesi ise Rumeli (Macaristan) göçmeni bir felsefe öğretmeniydi. Ortaokulu İstanbul'daki Avusturya Lisesi'nde tamamladıktan sonra, Atatürk Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Eğitimi için Almanya'nın Würzburg Üniversitesi'ne giderek diş hekimliği bölümüne kaydoldu ve burada dört yıl öğrenim gördü. Üniversitenin son sınıfındayken, yaz tatilinde ailesini ziyaret etmek üzere İstanbul'a döndü. 1963 yılında, Ses dergisinin düzenlediği yarışmaya katıldı ve birinci olmayı başardı. Bu yarışmanın ardından aralarında Genç Kızlar, Çiçekler Açarken, Güllü ve Aşk Mabudesi gibi klasiklerin bulunduğu sayısız filmde başrol oynayan Ediz Hun, romantik ve dramatik rollerdeki başarısıyla hafızalara kazındı. Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görülen Ediz Hun, zarafeti ve kişiliğiyle sadece döneminin değil, Türk sinema tarihinin efsane isimlerinden biri olarak anılmaya devam ediyor. Sinema kariyerinin yanı sıra çevreye olan duyarlılığı ve eğitime verdiği önemle de tanınan Hun, ilerleyen yıllarda çevre bilincine dair bu alanda da topluma hizmet etti. Kısa sürede Yeşilçam'ın sevilen yüzlerinden biri haline gelen Hun, zarif duruşu ve etkileyici oyunculuğuyla geniş bir hayran kitlesi edinmiştir. SİNEMA VE EĞİTİM HAYATI 1970'li yılların ortasında, Türk sinemasında erotik filmlerin öne çıktığı dönemde oyunculuğa ara veren Ediz Hun, eğitimine ağırlık vererek Norveç'e gitti. Oslo ve Trondheim Üniversitelerinde Biyoloji ve Çevre Bilimleri üzerine eğitim alan Hun, bu alandaki çalışmalarını birinciliğe yakın bir dereceyle tamamlamıştır. Eğitimi sonrası Türkiye'ye dönen Hun, çevre bilinciyle fark yaratmıştır. 1991-1993 yıllarında Çevre Bakanlığı'nda müşavirlik ve İstanbul Çevre İl Müdürlüğü görevlerini üstlenmiştir. Eğitmenlik kariyerinde Marmara Üniversitesi'nde başlayan Hun, ekoloji ve çevre konularındaki bilgisini, çeşitli üniversitelerde verdiği derslerle de öğrencilere aktarmıştır.ÖDÜLLERİ VE TİYATRO KARİYERİ
Sanat yaşamı boyunca birçok ödülle taçlandırılan Ediz Hun'un başarılarından bazıları şunlardır: 2001 Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü 2012 Altın Koza Film Festivali Sinema Onur Ödülü 2015 Uluslararası Çayda Çıra Film Festivali Çayda Çıra Onur Ödülü 2019 yılında ise tiyatro sahnesine adım atan Hun, On Kişiydiler adlı oyunuyla seyirci karşısına çıkmış ve performansıyla büyük beğeni topladı. ÖZEL HAYATI Ediz Hun, 1973 yılında Türk Hava Yolları'nda hostes olarak çalışan Berna Hun ile evlendi. Çiftin Bengü ve Burak adında iki çocuğu bulunuyor. 52 yılı aşkın süredir evli olan Hun, bu birlikteliğin temelinde sevgi, sabır ve karşılıklı anlayışın yattığını belirtti. Çift, böylelikle herkesin hayran kaldığı evliliklerinin ardındaki sırrın aslında kuvvetli bir bağ ve insan ilişkileri yattığını da tüm sevenlerine göstermiş oldular. Sağlıklı yaşamaya büyük önem veren Ediz Hun, düzenli sağlık kontrollerini aksatmadığını ifade etti. Son dönemde kanser tedavisi gördüğüne dair çıkan söylentileri sosyal medya hesabından yalanladı ve kolonoskopi sonuçlarının temiz çıktığını açıkladı.DEĞERLERİ VE HAYATA BAKIŞI
Türk toplumunun misafirperverlik ve yaşlılara saygı gibi değerlerini yürekten önemseyen Ediz Hun, sanat dünyasında vefa kavramının altını sık sık çiziyor. 83 yaşında olmasına rağmen planlı ve aktif bir yaşam süren sanatçı, yaşam boyu öğrenme ve gelişim felsefesine olan inancını daima dile getiriyor. Ediz Hun, hem sanat kariyeri hem de kişisel hayatındaki duruşuyla yalnızca Yeşilçam'ın değil, Türk toplumunun da örnek aldığı bir isim olmaya devam ediyor. YEŞİLÇAM'IN GÜZELLİK EFSANESİ: GÜLŞEN BUBİKOĞLU Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri olan Gülşen Bubikoğlu, yıllar geçmesine rağmen hem zarafeti hem de yeteneğiyle hala konuşulmaya devam ediyor. 1970'li ve 80'li yılların sinema perdesinde parlayan bu özel isim, güzelliğiyle olduğu kadar başarılı oyunculuğuyla da Türk halkının gönlünde taht kurmayı başardı. Gülşen Bubikoğlu'nun son halini gördünüz mü? İşte görenleri hayran bırakan son hali... Gelin, Gülşen Bubikoğlu'nun eşsiz kariyer yolculuğuna ve hayatına daha yakından bakalım. BİR YILDIZIN DOĞUŞU 1954 yılında İstanbul'da doğan Gülşen Bubikoğlu, küçük yaşlardan itibaren sanat ve estetikle iç içe büyüdü. Lise eğitimini İstanbul'da tamamlayan Bubikoğlu, daha sonra modellik yaparak kariyerine adım attı. Dönemin dikkat çeken genç yüzlerinden biri olarak kısa sürede Yeşilçam yapımcılarının radarına girdi. Kariyerinin dönüm noktası, Türker İnanoğlu ile yollarının kesişmesi oldu. Henüz 20 yaşında bir genç kızken, ilk oyunculuk deneyimini 1973 yapımı 'Yaban' filmiyle yaşadı. Bu yapımdaki performansı, onun sinema dünyasında uzun süre kalıcı olacağının işaretini verdi. YEŞİLÇAM'IN GÜZELİ Gülşen Bubikoğlu, oyunculuk kariyerinde romantik komediden dramaya uzanan geniş bir yelpazede farklı rolleri başarıyla canlandırdı. 1970'lerin Yeşilçam'ında Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın gibi yıldızlarla boy ölçüşerek kendine özgü bir yer edindi. En çok dikkat çeken filmlerinden biri, Tarık Akan ile başrollerini paylaştığı 'Ah Nerede' filmi oldu. Bu yapım, Bubikoğlu'nun hem doğal oyunculuğunu hem de ekran kimyasını sergilemesi açısından unutulmazlar arasına girdi. Ayrıca, 'Gırgıriye', 'Kördüğüm' ve 'İşte Hayat' gibi filmlerle Yeşilçam'daki konumunu pekiştiren Bubikoğlu, izleyicilere Türk aile yapısını ve ilişkilerini yansıtan sıcak hikayeler sundu.MODERN ZARAFETİN SİMGESİ
Sadece oyunculuk değil, Gülşen Bubikoğlu'nun zarafeti ve moda anlayışı da hayranlık uyandırdı. 70'li ve 80'li yılların modasını kendine özgü bir stil ile yorumlayan oyuncu, o dönemin kadınlarına ilham verdi. Mini elbiseleri, geniş paça pantolonları ve kendine has saç modelleriyle adeta bir ikon haline geldi. Bubikoğlu'nun estetik anlayışı, onu ekranların ötesine taşıyarak bir moda öncüsü haline getirdi. Bugün bile nostaljik Türk filmleri izlenirken, onun kıyafetleri ve stiline olan hayranlık devam ediyor. AİLE YAŞAMI VE KARİYERDEN UZAKLAŞMA 1980 yılında, Gülşen Bubikoğlu'nun hayatında önemli bir dönüm noktası yaşandı. Yönetmen ve yapımcı Türker İnanoğlu ile evlenerek bir aile kurdu. Çiftin bu evlilikten Zeynep adında bir kızları dünyaya geldi. Aile yaşamını ön planda tutmaya karar veren Bubikoğlu, 1990'lı yıllardan itibaren sinema kariyerine ara verdi. Türker İnanoğlu, eşine olan desteği ve sevgisiyle bilinirken, Bubikoğlu da ona olan bağlılığını her fırsatta dile getirdi. Sanat camiasından uzaklaşsa da magazin dünyasında her zaman bir merak konusu oldu.ZAMANA MEYDAN OKUYAN GÜZELLİK
Gülşen Bubikoğlu, kariyerinin zirvesindeyken sinema dünyasından uzaklaşmasına rağmen, hayranlarının gözünde hep genç ve güzel kaldı. Onun bu durumu, hem genetik mirası hem de kendine gösterdiği özenle açıklanabilir. Güzellik sırları sorulduğunda Bubikoğlu'nun genellikle doğal yaşam, sağlıklı beslenme ve mutluluğun önemine vurgu yaptığı bilinir. Bugünlerde 70 yaşlarında olan Gülşen Bubikoğlu, hala zarafetiyle göz kamaştırıyor. Hayranları, onu sık sık nostaljik filmleri izleyerek anıyor ve geçmişteki etkileyici performanslarını yeniden hatırlıyor. SESSİZLİĞİN ARDINDAN GERİ DÖNÜŞ MÜ? Son yıllarda, Gülşen Bubikoğlu'nun sinemaya geri döneceği yönündeki söylentiler magazin dünyasında sıkça gündeme gelse de güzel oyuncunun daha önce yaptığı açıklamalar ekranlara çok da yakın olmadığını gösteriyor. Geçtiğimiz dönemlerde yaptığı; 'Beni artık asla ekranda görmeyeceksiniz. Bir daha asla kamera karşısına geçmem. Çünkü bıraktım o işleri' açıklaması da oldukça dikkat çekmişti. UNUTULMAZ BİR MİRASIYLA GÜLŞEN BUBİKOĞLU'NUN SON HALİ! Sosyal medyada da aktif olan Gülşen Bubikoğlu, Türk sinemasının altın çağını temsil eden birkaç isimden biri. Onun zarafeti, yeteneği ve unutulmaz performansları, Türk sinema tarihinin en değerli miraslarından biri olarak kabul ediliyor. Bugün genç kuşaklar, onu anne ve babalarının anlattığı hikayelerden veya televizyonda yeniden yayınlanan filmlerinden tanıyor. Son hali ise adeta gençlere taş çıkartacak kadar güzel ve hala kendine hayran bırakacak kadar enerjik! Gülşen Bubikoğlu, Yeşilçam'ın sadece bir yıldızı değil; aynı zamanda zamansız bir ikon. Türk halkının gönlünde her zaman özel bir yer tutan Bubikoğlu, bu eşsiz mirasıyla sinema dünyasının unutulmaz isimleri arasında yer almaya devam ediyor.SABAH