Mahmut Aşkar

Mahmut Aşkar

Kendi Gökkubbemiz
askarmahmut1951@gmail.com

Alafranga Toplum

16 Temmuz 2023 - 15:48

Gelenekçi toplumda fert yerine cemaat, kabile, aşiret veya “ben” yerine “biz” öncelik kazanır. Gelenekçi toplum şehirleşememiş taşralı toplumdur. Örf, adet ve geleneklerin şekillendirdiği kesimler şehre yerleşmiş olsalar da zihniyet olarak taşralı/gelenekçi özelliklerini korumaya devam ederler. Zamanında Batı Avrupa ülkelerine işgücü antlaşması çerçevesinde giden Türklerin birinci ve ikinci kuşağında olduğu kadar, Anadolu’nun değişik yörelerinden büyükşehirlere göç etmiş aileler de şehirleşmeyi, kendi değerlerine ihanet gibi algılar. Bazı kesimlerin (ideolojik sağ ve sol) diplomalı aydınları da bildikleri ve görüp götürdüklerinin dışına çıkmayı ihanet kabul eden ananevî topluluklar gibidir.
Söz şehirden açılmışken, S. Ökten’in dediği gibi, “Kalabalık kentlerde, yüksek apartmanlarda yaşamayı seçtik… Yalnızlaştık… Medeni şehirlerden, uygar kentlilere dönüşürken; bizliğimiz benliğe doğru yürüdü.” Yazarın, “Fincanımda Cola Var!” adını verdiği kitabın içeriğini okumadan, “Fincanımda Cola Var!” feryadı zaten alafranga bir topluma dönüştüğümüze delalettir. Bu başkalaşım hâli, sosyal yapımız kadar şehir planlamamızda da göze batıyor.
Şehirleşemeden şehirli olanların yaşadıkları şehirlerimiz, cemaatleşemeden fertleşen bir topluma evrilmemize ortam hazırladı. Toplum, birbiriyle iletişimli insanlardan oluşan cemaatten meydana gelir. Cemaatleşmek; çağdaş anlamda ve hakkını vererek sivil toplum kuruluşları etrafında birleşmektir. Tarım toplumundan şehir/sanayi toplumuna geçişte “teşkilatlı toplum” olamadan ferdiyetçi toplum sınıfına (kendi aklımızca) geçiş yaptık. Dinamik toplumların en büyük özelliği, organize/teşkilatlı bir yapıya sahip olmalarıdır.
Bizdeki çarpık, asimeterik ve çıkar ilişkilerine dayalı olduğundan dolayı hiçbir standardı olmayan “kentleşme”nin sosyal hayattaki izdüşümünü, ne bizden ne onlardan, ne gelenekçi ne modern diyebileceğimiz, alafranga bir topluma dönüşümüzden anlamak mümkün. Bizim gibi alafranga toplumlarda kişinin toplum içimdeki yeri/konumu, ne düşündüğüne göre değil, neye sahip olduğuna göre tanımlanır oldu. Veya E. Fromm’un dediği gibi; “Tanımlama artık, ‘ben ne düşünüyorsam oyum’ değil, ‘sahip olduğum neyse ben oyum”dur. (E. Fromm, Den Menschen verstehen, s.152)

Düşüncenin itibar görmediği bir ortamda, toplum veya sosyal çevre de kişiyi ait olduğu kesime ya da sahip olduğu şeye göre tanımlar. Sizin ne düşündüğünüzden ziyade hangi kesime ait olduğunuza, etnik ya da kültürel aidiyetinize ve neye muktedir olduğunuza değil, neye sahip olduğunuza göre sosyal çevrenin kişiyi tanımlama ve tanıma kriteri olarak tercih edildiğini, aktif cemiyet hayatımızda yaşayarak gördük. 

Diplomalı aydınımız hâlâ dünden miras aldığı ideolojinin dar kalıplarından sıyrılarak dünyaya bakmayı öğrenemedi veya böylesi daha kolayına geliyor. Çünkü “İdeolojiler, kendi üstüne eleştirel düşünemeyen, üzerine oturduğu zemini ve sınırları göremeyen söylemlerdir. (Terry Eagleton, İdeoloji, s. 91)”  Hannah Arendt’in, “Farklılıkları toplum içinde gösterme, görünür olma cesaretiniz varsa vatandaş olursunuz“ dediğinden hareketle, farklı düşüncelere tahammül edebiliyor, kendi düşüncesini de farklı ortamlarda ifade etme cesareti göterebiliyor ve ötekini önyargısız anlamaya çalışabiliyorsanız, siz aydın bir kişi olursunuz.   

Modernite ötesi (postmodern) bugünkü çağda ferdiyetçilik, bir sosyolojik vakıa olarak özellikle sanayi toplumlarında kabul görmüş bir hayat tarzıdır. Fakat bizim alaturka aydının şekillendirdiği toplumda bireycilik ya da ferdiyetçiliğin Batı tipi toplumlardan çok daha farklı olduğunu, hemen her şehrimizde görebileceğimiz şu çarpık manzara gözler önüne sermektedir.
Binalar ne sırt sırta vererek müşterek, ne de araya yeterince mesafe koyarak, müstakil bir manzara sergileyemediği gibi, alafranga toplumun aydınları da ne gerçek anlamda kendi ayakları üzerine duran ferdiyetçi, ne de toplumuyla omuz omuza veren öncüler olabiliyor.

 

Bu yazı 360 defa okunmuştur.