Kaymaklı yalan....
Tanınmış marketlerin birinden alışveriş yapıyordum. Görevli genç kadın yanıma yaklaşarak; “İndirimli mallarımızdan alırsanız, biz şube elemanlarına da yardım etmiş olursunuz” dedi. Bunun üzerine ben de genç satıcının almamı istediği “indirimli” kaymağı aldım. Sabah kahvaltı masasına koyduğum kutudaki kaymağın meğer sadece bir günlük ömrü varmış ve kurnaz satıcının bize illa da raftaki son kutu kalmış kaymağı satmak istemesinin sebebi buymuş.
Bir başka gün kaşar peyniri almak için yörenin tanınmış süt ürünleri imalatçısının dükkânındayım: Orta yaşlı bir bey içeri girdi. Elindeki paketi satıcıya uzatarak; “Biraz önce sizden aldığım kaymak zehir gibi” dedi. En azından bir özür ya da mazaret beklediğim satış elemanı veya sorumlu kişi, durumdan pek memnun olmayan bir tavırla hiçbir şey demeden kasayı açarak müşterinin parasını iade etti. Müşteriye bu saygısızlık zoruma gittiğinden, “Acaba son kullanım tarihi geçmiş olabilir mi?” diye kenardan müdahalede bulundum. “Yok” dedi satıcı ve ilave etti: “Paketlenirken bir yerden hava girmiştir mutlaka.”
“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin altına imza atmış ülkemin herhangi bir Anadolu şehrinde bir Pazar sabahı yürürken, çok katlı bir bina inşaatından çıkan gürültüyü en az yüz metre uzaklıktan duymak mümkünken, bitişikte oturan apartman sakinlerine “Allah sabır versin!” diye niyazda bulunmuştum. Bu yazıyı kaleme aldığım akşamı, gündüzden beri büyük bir gürültüyle devam eden okul bahçesi inşaatı, akşam saat 22.00’ye geldiğinde artık bitişteki evimizde iş makinalarının çıkardığı gürültüye tahammül etmek mümkün değildi. Evden dışarı fırladım.
Duygu sömürüsü
Başşehrimizde havalimanına yakın bir yerde eşimle birlikte bir yere gidip gitmeme konusunda kararsızlık içinde beklerken, bize yaklaşan taksiyi fark ettim. Taksiyle gitmek gibi bir planımız olmasa da, müşteri bırakıp dönen taksici bize cazip bir teklifte bulununca biz de şehir merkezine gitmeye karar verdik. Yol güzergâhında önceden planladığı bazı özel işlerini de hâllederek bizi istediğim adrese getiren taksiden inerken, “Aslında şu kadar para tutuyor ama yine de sizin vicdanınıza bırakıyorum” deyince, yol boyu samimi sohbet ettiğimiz taksicinin sahiciliği gözümde sıfırlandı.
Kaldırımda yürürken, atık plastik topladığı el arabasına yaslanarak, “evine alışveriş için bir miktar paraya ihtiyacı olduğunu” sızlayarak ifade eden kişi, merhamet duygularımın kabarması ve vicdanımın sızlaması için bütün maharetini sergilediğinde, bunun bir duygu sömürüsü olduğunu bile bile, uzana ele kayıtsız kalmazken, bizi vicdanımıza havale eden taksici gözlerimin önüne geldi.
Selâm-sabah yok mu?
Hz. Peygamber’den rivayet edilen, “Selamı yaygınlaştırın” sözünü bu kültür coğrafyasının her insanı bilir bilmesine de, meselâ aynı caddede ya da asansörde karşılaştığınız insana selâm vermek veya onun selâmını almak isteyen sizin niçin görmemezlikten gelindiği, izaha muhtaç bir sosyo-kültürel durumdur. Birçok konuda son derece cömert bir toplum olarak, yaptığımız bir yanlıştan, başkasına verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemek veya yerine göre birine teşekkür etmek gerektiğinde, neden bu kadar cimri davrandığımız yine üzerinde durulmaya değer sosyolojik bir ayıbımızdır bizim.
“Mahkeme duvarı” gibi asık suratlı memura alışığız ama müşterisi olduğumuz dükkan, işyeri ya da marketin asık suratlı satıcısına ne demeli? Mezhebimiz, meşrebimizden bağımsız olarak, bizim kültürümüzde kul hakkına riayet etmemenin bedelinin ağır olduğunu gayet iyi bilen insanımızın en basitinden, sıra kuyruğunda bekleyenlerin hakkına tecavüz etmesi, hakkaniyetin bu toplumda çiğnendiğine delalettir.
Türkçesizleşen Türkler
Bu tanımlamayı, anavatan Türklerinin “Gurbetçiler” dediği Avrupa Türkleri için yapmıştım. Baba ocağına dönüşten sonra gördüm ki, bu milleti millet yapan ve bu kültürün ana taşıyıcısı Türkçe, gerek yazı gerekse günlük konuşma dili olarak hergün biraz daha kötüleşiyor. Bir işyerinin kapısına yapıştırılan, “Bizim çalışmak istermisiniz” ibaresi oradan her geçtiğimde adeta gözüme batıyordu. Bir gün yine oradan geçerken kapıyı yavaştan açarak “Afedersiniz, Türkçe hassasiyeti olan biri olarak, şu cümlenin doğrusu, ‘Bizimle çalışmak ister misiniz?’ şeklinde olmalı” deyince, adamın yüz hatları gerildi, “Tamam, tamam!” diyerek geçiştirdi.
Bir havaalanımızın tuvaletler bölümünde, “Bay WC”, “Engelli WC” ve “Bayan WC” resimli yazıları dikkatimi çekti, fotoğrafladım. Tuvaletin bayı ya da bayanı olmaz ama erkekler veya kadınlar tuvaleti olabilirdi. Yine bir başka havalimanımızda, “Check-In Uçuş Saatinden 45 min önce kapanır” ve “Boarding Uçuş Saatinden 20 min Önce Kapanır” yazılarını, “milli” havayolu şirketimizin, resmî dilimiz Türkçe’ye yaptığı büyük bir hakaret olarak değerlendirdim. Bunun Türkçe karşılığı ne ise o yazılmalıdır, ingilizcesi değil! İngilizce’yle karıştırılmış böylesi bir Türkçe ifade tarzı, kendimizi inkâr demektir.
Kenisine, kendisinden olanlara ve kendi diline sahip çıkmayan, saygı duymayanları kimse adam yerine koymaz.











