Daha liseli yıllarda kendimi ideolojik gençlik hareketlerinin içinde buldum. Bu durum aynı zamanda bir siyasî partiye mensup olmak demekti. Üç “kutsal”ımız vardı: Lider, Teşkilat, Doktrin. İnsan olarak biz ise, kutsallarımız için birer araçtık. Otuzlu yaşlarda bir grup arkadaşla içimizdeki adaletsizliğe ve tepeden inme dayatmacılığa başkaldırarak partili kimliğimizi çöpe attık. Yarım asırlık Avrupa (Almanya) hayatımda sorgulamayı, farklı düşüncelere açık olmayı, kendisiyle yüzleşebilmeyi, ötekini dinlemeyi ve anlamayı öğrendim. O gün bugündür, tabiri caizse, düşüncede hür ve siyaseten bağımsızım. Soranlara söylüyorum: Siyasî görüşüm var fakat siyasî partim yok. Siyasî meselelere partili ya da partizan gözüyle bakmayız.
Muhtemelen yakın tarihimize, “19 Mart 2025 Olayları” olarak geçecek gelişmeleri ilgiyle takip ediyorum. Bu protestoların şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı sonuçlar doğuracağı ve böylece toplum hayatımızda yeni bir dönüm noktasının başlangıcı olacağı kanaati taşıyanlardanım. Kitlesel protestolar, bildik tv kanallarından çok daha seviyeli entelektüel okumalarla ele alınması sevindirici bir gelişmedir. Eskiden olduğu gibi, olaylar salt ideolojik bir yaklaşımla değil, daha rasyonel/akılcı bir tabana oturtularak yorumlanıyor. İnsanların eleştiri ve protesto hakkının bastırılması, toplumda öfke patlamasına yol açabilir. Karl Popper’in dediği gibi; “İnsan toplumunun, barışa ihtiyaç duyduğu kadar, değerler ve idealler gibi mücadelesini verdiğimiz ciddi düşünce çatışmalarına da ihtiyacı var. (Daha İyi Bir Dünya Arayışı)” Benim kuşağım daha iyi bir Türkiye için verdiği mücadelede fikirleri çarpıştıramadığı için birbiriyle maalesef çatıştırıldı. Onun için, düşüncelerin çarpışmasına izin verilmediğinde, insanlar birbiriyle çatışır.
Batılı toplumlar yorgun ve yaşlı. Yakaladıkları gelişmişlik düzeyi için bedel ödemişler. Biz ise heterojen bir yapıya sahip, dinamik bir toplumuz. Oturmamış bir sistemden kaynaklanan derin arızalardan dolayı toplumun farklı kesimlerinin aynı tepkiyi vermesi hayra alamettir. Dikkate alınmadığı taktirde daha şiddetli toplumsal çalkantılara vesile olabilir. Değişik kesimlerin sesini yükseltmesi ve farklı dünya görüşüne sahip aydınların aynı noktaya parmak basması, tepkilerin odağında sorunların vahametine delalettir.
Buyruk sahipleri dikkatli olmalı
Hem iktidar hem de muhalefet kesimindeki söz sahipleri, sorumluluk dairesi içinde hareket etmelidir. Çünkü, “Buyruk sahibi büyük bir nehire benzer. Arklara ondan su gider. Nehrin suyu tatlıysa arklara tatlı su, tuzluysa tuzlu su gider. (Hz. Ali)” Bizim “nehir”den arka akan bize tatlı gelse de, diğerlerine acılı veya tuzlu geldi. Bir kesimin “iyi” olabilmesi için diğer kesimin “kötü” olması gerekir. Bu ayrıştırıcı/bölücü zihniyet üzerine inşa edilen politik anlayış yüzünden elbette ki, “birlik ve beraberlik” çağrıları karşılık bulmayacak.
Haksızlıklar karşısında kabaran öfkeyi yatıştırmak aklı selime düşer. Girdiğimiz bu dönemeçten toplumu düze çıkaracak bir ortak aklın tam da devreye girmesi gereken bir aşamadayız.
Hakça paylaşım olmayınca veya liyakate göre değil de itaate göre insana muamele yapılınca, Fransız sosyolog Ehrenberg’in dediği gibi; kişisel yeteneklerin dağılımındaki toplumsal eşitsizlik, eşitsizliğin temel sorunu hâline gelir (Das Unbehagen in der Gesellschaft).
Yine Karl Popper, ihtilafsız bir toplum insanî olamaz, diyor. Taban kaybeden yönetimler özgüven kaybına uğradıkça daha ihtilafsız bir toplum inşa etme cihetine girerler. Yöneticiler de, “Ağzına helva verenle ensesine tokat atan arasında fark gözettiğinden, kemale ermiş olmaz.” Aslında, ağzımıza helva veren de, ensemize tokat atan da bize kötülük etmiş oluyor fakat Şark tipi yönetici, helva vereni kendine daha yakın gördüğünden, etrafında “kral çıplak” diyebilecek insanı barındırmaz.
Gençlik hareketi
Hâlâ genç nüfusa sahip bir toplum oluşumuzun yanı sıra, bizi hedefe götürecek yolu, yöntemi arayış içinde olduğumuzdan, zirveye ulaşmış milletler gibi statik/durağan olamayız. İçimizdeki sosyo-politik çalkantılara da bu açıdan bakıldığında; endişelenecek bir durum olmadığını, olsa olsa, bu türbülanslı sürecin iyi yönetilememesinden dolayı olabilir.
Dönemeçteki Türkiye’nin özellikle genç nesilleri, eski alışkanlıkların terk edilmesinde önayak olacaktır. Eskisi gibi ideolojik bir kamplaşma yok; yarınlarımızla ilgili sorumluluk almak isteyenlerin ortak bir dayanışması var. Şimdiye kadar “sorumsuz ve narsist” bir nesil olarak yaftalanan bu gençliğin, demokratik rejimlerdeki protesto hakkını kullanmasına sevinmek lazım. Bu durum, yeni bir vatanseverlik örneğidir. Yeni nesillerin, “Zulüm ve haksızlık bizdense, ben bizden değilim,” diyebilecek bir duruş sergilemesi, içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemin en büyük kazanımı olacak.












