Prof. Svetlana Boym’un, “20. yüzyıl, geleceğe dair kurulan ütopyalar ile başladı, geçmişe dair nostalji ile bitti. (Soner Yalçın, Tağut, s. 45)” tespiti kadar geçen yüzyılı bir cümlede anlatan harika bir söze şimdiye kadar rastlamadım. Komünizmden faşizme, liberalizmden siyasal İslamcılığa değin bütün ideolojilerin sahnelendiği bir çağın dar boğazlarından geçip gelen bir yol/dava arkadaşımla buluştuk. Yolun başlangıcında ulvî ideallerimiz, büyük hayallerimiz vardı vatana, millete, insanlığa dair. Geldiğimiz nokta malûm… Arkadaş, “Bizim mahallede görünmüyorsun artık,” der gibi oldu. “Ben o dosyayı kapatalı hayli zaman oldu,” dedim. Dünü yâd etmekten öte, yarına dair söylenecek sözün olmadığı yerde benim ne işim olabilirdi? Beni teyit edermişçesine o düne sığındı: Dünü ve dündekileri anlattı da anlatı… Evet, onun ve benim geçen yüzyıl geleceğe dair ütopyalarla başlayan serüvenimiz bu yüzyılda bittiğinde, o geçmişe sığınırken, ben yeni ufuklara sağlı sollu kanat çırpıyorum.
Neye ve kime göre sağcı ya da solcuyuz?
Bilindiği gibi sağcı ve solcu kavramı, 1789 Fransız Devrimi sonrasında mecliste eski düzeni savunan milletvekillerinin meclis başkanının sağında, değişim isteyenlerin ise solunda oturmasıyla ortaya çıkmıştır. Sağından soluna ideolojik formatlı bütün izmleri biz Batı’dan ithal etmişiz. Sağcı veya solcu olmayı, vazgeçilmez bir din ya da ırk gibi algılamanın bedeli çok ağır ödemiş bir milletiz. Hayatımın önemli dönüm noktalarından birisi de, ideolojik (keskin sınırları olan) sağcılık ve solculuk kavramlarını, Cemil Meriç’in tabiriyle, “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak sezebilme kabiliyetine erişmemdir.
Akif Emre için Soner Yalçın, “Mahallesi kalabalıklaştıkça o yalnızlaştı (Tağut, s.261)” diyor. Kalabalıklaşan mahallede giderek yalnızlaşmak; çoğunluğun aksine farklı bir duruş sergilemek, ona buna yaslanmadan kendi ayakları üzerine durmak demektir. Ve devamında Soner Yalçın, “Akif Emre sağcı değildi, muhafazakâr değildi; Küreselliğin Fay Hattı kitabının yazarı bir antiemperyalistti…” diyor. Mevcut Türkiye ortamında alışılagelmiş, ezber bozan bir “sağcılık” ya da “muhafazakârlık, Soner Yalçın gibi düşünenlere haklılık payı verebilir. Diğer taraftan din ve gelenekle barışık olmak için illa da “sağcı” ve emperyalizme karşı, emekten, adaletten yana olmak için de illa “solcu” olmak mı gerekir?
İthal etiğimiz “sağcılık”, “solculuk” gibi kavramlar üzerinden birbirimizi tanımlamaktan vazgeçmediğimiz müddetçe, kimin ne düşündüğünden ziyade ne kadar “solcu” ya da “sağcı” olduğunu tartışmaya devam edeceğiz. S. Yalçın da, “İdealist Ebu Zerr’e sağcı diyebilir misiniz? (a.g.e, s. 260)” diye sorarken, Şam’da Muaviye’ye, Medine’de Halife Osman’a başkaldırmış Ebu Zerr’in olsa olsa “solcu” olabileceği varsayımdan hareket ediyor. Bu bakış açısına göre gelmiş geçmiş bütün Peygamberler de “solcu” olmalıdır. Velev ki öyle olsa; bu, tanımlama kime ne kazandırır veya neyi değiştirir? Batı’dan ithal ettiğimiz bu tür kavramlar olmasaydı, ideolojimizin bize dayattığı kriterlere göre kendimizi şucu, bucu olarak etiketleme yerine, her yönüyle kendi gerçekliğimizi içeren bir bakış açısına sahip olabilirdik.
Meselâ hem İslâm öncesi Türk tarihine hem Osmanlı’ya hem de Cumhuriyet Türkiye’sine bütüncül bir sahiplenme yolunda, bir kesimin Abdülhamitçiliği, bir kesimin de Atatürkçülüğü buna engel teşkil etmemelidir. Geçmişi sahiplenmek; ne kutsamak anlamına gelmeli ne de politik malzeme yapılmalı. “Prof. Clay Routledge, politikacıların belirli amaçlar için idealize edilmiş ve kurgulanmış bir geçmiş fikrine başvurarak, nostaljiyi siyasi ikna aracı olarak kullandığını belirtti. Mesela ‘Lozan hezimetti’ ya da “II. Abdülhamit eşsiz bir padişahtı” denmesi bunun tipik örnekleri. Yoksulluktan, güçsüzlükten bıkan, yorgun düşen kitleye iktidar ‘nostalji afyonu’ veriyor… (Soner Yalçın, a.g.e, s. 45)”
İdeolojimiz/dünya görüşümüz kimliğimiz olmamalı. Değişen dünya ve ülke şartlarına bağlı fikirler kadar ideolojiler de değişmeli. Evrensel düşünebilen insanın devrimci, yenilikçi tarafı olduğu gibi muhafazakâr tarafı da olabilmelidir. “Bir topluluğun iktidarı sadece o topluluğun insan kalabalığına, iktisadi kaynaklarına ve teknik gücüne değil, aynı zamanda inançlarına da dayanır. (Bertrand Russell, İktidar, s. 161)”
Kendinizleştikçe yalnızlaşırsınız
İdeolojik kalıplarının dışına çıkan her aydının çevresi giderek daralır. Düşüncede ergenlikten olgunluğa geçtikçe, doğru bildiğiniz yanlışların çoğaldığının farkına varırsınız. Bu kırılma noktasından sonra kimin söylediğine değil ne söylendiğine ve kimin yaptığına değil ne yaptığına bakarsınız. Mutlak doğruların sadece kendi düşüncelerinizden ibaret olmadığını görebilme ferasetine ulaştığınızda, ideolojiler, dinler ve milliyetlerüstü hakikat arayışına çıkarsınız.
Bir düşünceye sahip olmak; fizikçi, kimyacı veya edebiyatçı olmaya benzemez. Düşüncenin sağ’ı sol’u olmamalı! Düşünce, farklılıklardan beslenir. Hakikat sağcı ya da solcuya göre belirlenmez. Bu anlamda bizim “sağ”ımız kadar “sol”umuz da kendi gerçeklerimiz ve değerlerimiz üzerine inşa edilmelidir. Kişi kendisi gibi oldukça şahsiyetli, şahsiyetli oldukça güçlü ve itibarlı olur. Kişiliğini bir yerlere ait olmada gören insan yalnızlığı göze alamaz. Yalnızlaşmadan da kendimizleşmek olmuyor.











