Siyasilerimizin yıllardan beri birbiriyle yüz yüze ve göz göze gelmeden siyaset yaptıkları ve ülke yönetimine talip oldukları bir devirde yaşıyoruz. Ya birbirlerinin yüzüne bakmaya yüzleri ya da göz göze gelmeye cesaretleri yok. Milletin hakemliğinde karşı karşıya gelmekten kaçan liderler mesafeyi açtıkça, tabandaki taraftarlar gırtlak gırtlağa bu mesafeyi kapattığı (!) bir zamanda kimse kimseyi dinlemek ve anlamak istemiyor.
Tartışmalar sığ bir zeminde gerçekleşiyor. Türkiye’nin “kavgalı dönemleri”nde bile siyasî liderler şimdiki kadar birbiriyle kavgalı değillerdi. O dönemin gazeteleri, dünyaya farklı pencerelerden bakıyordu.
Uydu yayınların devreye girmesiyle, “resmî tv”ye mahkûm seyirci, çanak anten üzerinden yayın yapan tv kanallarına hücum etti. Gel zaman git zaman, medyası ve siyasetiyle “merkez” güç kaybetti: “Çevre” merkez’e oturdu; merkez kenara itildi.
Düşüncesi, bürokratik ve siyasî gücüyle merkezdekiler muhalif, dünkü muhalifler ise iktidar oldular. İdeolojik kaygıları olmayan birtakım medya grupları da zamanla, merkez’e yakın olmanın nimetlerinden faydalanma yoluna gidince, yazılı ve görüntülü Türk medyasında bir yeknesaklık dönemi başladı... Farklı görüş açısına sahip aydınlar gün geçtikçe medya dünyasında kendine yer bulamaz oldu. Bir-iki tv kanalının dışında, resmî ve özel, bütün haber ağırlıklı kanallarda takriben aynı takım, koro hâlinde, önceden sınırları belirlenmiş sahada tartışıyor, tartışıyor, tartışıyorlar...
Bizde, bilakaydüşart itaat sadece Allah’adır! İnsanı kutsamayan devlet, kutsal değildir. Geçen zaman içinde benim kuşağım, devlet adına, din adına, millet, vatan ve ne kadar mukaddeslerimiz varsa, hepsi adına o kadar çok istismar edildi ki…
Herkes bildiğiyle yetinseydi, keşifler, buluşlar, yeni arayışlar olmaz ve insanlık bugünkü seviyeye gelmezdi.
Bizim kültür hayatımız ve düşünce dünyamızda din, dindar olsak da olmasak da, belirleyici bir özelliğe sahiptir. Bırakın diğerlerini, avazı çıktığı kadar, “Asrın idrakine İslâm’ı söyletmeliyiz” diye haykıranlar bu sözün hakkını verebilseydi şayet, en azından cami cemaatinin bilgi ve dini algılama seviyesi şimdikinin çok ilerisinde bir noktada olur ve yeni ufuklara açılan münevverin üzerindeki “mahalle baskısı” hafiflerdi.
Millî ve dinî hayat anlayışı veya dünya görüşünün ağır bastığı kesimin “muhalif”i ya da alternatifi kendi içinden çıkmadığı müddetçe bu cenahtaki felsefî derinlik ve fikrî açılım tökezlemeğe devam eder.
Aynı durum “Türk solu” için de geçerlidir. Gerek “sağ” gerek “sol” kesime, karşı taraftan gelen eleştiriler, daha çok kendi ideolojik kimliğine sarılmasına ve savunmaya geçmesine vesile olur. Hâlbuki düşünce farklılığı fikir zenginliğini beraberinde getirir. Fikir zenginliği, bir topluma zindelik (dinamizm) kazandırır, ufkunu açar, ilerleme kaydettirir.
Bize özgü bir “Türk solu” olmadığı gibi, Batılı fikir akımlarından etkilenmeden, kendi dinamikleri üzerine inşa edilmiş bir “Türk sağı” da yoktur, çünkü kendi felsefemizi yaratamamışız. Bundan dolayıdır ki, ithal kavramlar ve ideolojiler üzerinden kendimizi ifade ediyor ve ötekileştiriyoruz.
A. Augustus Berle’nin, “Kendisine temel teşkil edecek felsefenin ne olacağına dair bir görüş birliğine varılmadıkça, bir dünya devleti teşkilatı kurulamaz.” sözü, bir devlet için geçerli olduğu kadar, bir topluma yön vermek isteyen öncüler için de geçerlidir. Ortak bir felsefenin oluşabilmesi için farklı düşüncelere hayat hakkı tanınmalıdır. Zira farklı düşünceye tahammülün olmadığı bir ortamdan felsefe çıkmaz.
Bu ülkenin ufkunu daraltanlar, farklı düşünce üreten düşünceliler değil, üretmekten aciz olduklarından üretkenlere muhalif olan düşüncesizlerdir.











