Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta yaptığı konuşmada (20.01.26) güçlü devletlerin lehine işleyen dünya düzenine karşı, Kanada gibi orta büyüklükteki devletleri dayanışmaya çağırdığı konuşmasını, BBC, “Şimdiye kadarki en etkili konuşma” olarak niteledi. Ben de konuşma metninin Almanca’ya çevrisini okurken, özellikle Vaclav Havel’den yapılan alıntı dikkatimi çekti. Havel, eski Çekoslovakya’nın muhalif yazarlarındandı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra dağılmaya başlayan Demir Perde ülkelerinden Çekoslovakya’nın, Çekya ve Slovakya olarak bölünmeden önceki son Cumhurbaşkanı Havel (1989-1992), bölünmeden sonra da (1993-2003) Çek Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olmuştu.
Kanada Başbakanı Carney, içinde bulunduğumuz dünya düzenini eleştirirken, Havel’den, “Güçsüzlerin Gücü” başlıklı makalesinden yaptığı alıntı son derece isabetleydi: Havel, “Hiç kimse inanmadığı hâlde komünist sistem nasıl olur da ayakta durabiliyor?” diye sorduğu soruya, her sabah dükkânının vitrinine, “Bütün dünyanın işçileri birleşin!” tabelasını asan manavla cevap veriyordu:
O (manav), bu slogana inanmadığı gibi kimse de inanmıyordu. Fakat başına bir iş gelmesin diye, herkes gibi o da akıntıya kürek sallıyordu. Her sokaktaki dükkân aynı şeyi yaptığı için ve sadece şiddetle değil, yanlış olduğunu bildikleri hâlde sıradan insanların kolektif yalana dahil olmalarıyla da sistem ayakta durabiliyordu. İyi bir entelektüel olan Havel buna, “yalan içinde yaşamak” adını vermişti. Hâlbuki, Havel’e göre, “güçsüzlerin gücü”, tek bir kişinin bile bu gündelik kolektif yalana veya sistemin ritüellerine katılmamasıyla ve gerçekçi bir hayat yaşamaya başlamasıyla kendini gösterir ve sistemin çöküşünü hazırlar.
Yalan içinde yaşamak
Vali veya kaymakam gibi bir devlet yetkilisinin, ya da toplum içindeki konumu itibariyle kudretli bir kişinin huzurunda, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” diye yüksek sesle övgüler yağdıranlar, aslında, “Allah senin belanı versin!” demek istedikleri herkesçe biliniyorsa, orada yalan içinde yaşayan bir toplum var demektir. Güçsüzlerin gücü, bir sabah vitrinine, “Bütün dünyanın işçileri birleşin!” tabelasını koymayan erdemli manavla başlar ve yalan üzerine kurulu bir zihniyetin ya da anlayışın çöküşüne zemin hazırlar. Demir Perde ülkelerinin çöküşü böyle başladı. Dün olduğu gibi bugün de otoriter ve oligarşik sistemlerde ve mahalle baskısının hüküm sürdüğü ortamlarda kendi gerçeğini dile getirmekten korkanlar, yalan içinde yaşamayı çıkar yol olarak görürler. Havel’in de vurguladığı gibi, böylesi bir sisteme karşı başkaldırı, politik olmaktan ziyade ahlâkîdir. Yani insan haysiyeti ve ahlâkî değerlerine ters düşmesine rağmen bir şeyi onaylayanlar şahsiyet yoksunudur. Şahsiyetli insan, dediğiyle yaptığı uyum içinde olandır.
Birileri sistemden korktuğu için inanmadığı şeyi sahipleniyormuş gibi yapar, birileri de çıkarı olduğu için yalanı ve yalancıyı savunur. Astronot Ron Garan uzaydan baktığında, bizi kör eden bir sistemin tuzağı olduğumuzdan dolayı bir yalanın içindeyiz, diyor. Havel de durduğu yerden baktığında, “yalan içinde yaşamak” olarak nitelediği bir hayat tarzı sadece komünist ve benzeri sistemlerle sınırlı değil maalesef. Baskıcı her rejim insanları yalana, ikiyüzlülüğe zorlar. İran’daki kadınların dışarıda başörtüsü bağlama mecburiyeti, bu kurala uymak istemeyenleri, “yalan içinde yaşamak” zorunda bırakıyor. Bizim klasik lokantalarda işin sahibi kasada oturur. Hemen arkasında da kocaman bir Atatürk resmi olur. Çerçeve içinde yaldızlı bir âyet veya hadis de eksik olmaz. Bazen bunlardan sadece bir tanesi de asılı olabilir. Burada adamın ne çok Atatürkçülüğü ne de dindarlığın söz konusudur. Bu görüntünün veya böyle görünmenin altında yatan sebep, herkese şirin görünüp işini yürütmektir.
Vahşi kapitalizmin ambalajlayıp sunduğu ve sömürücü güçlerin hâkim olduğu her toplumda yalan üzerine kurulu bir dünya var. İnsanlık tarihi boyunca aklını kullanan insanlar ve toplumlar üste çıkmış, ileri gitmiş ve güçlü olmuşlar. “Güçsüzlerin gücü”, aklını kullandığında, kendine başka ilahlar aramayanlarda devreye girer.
Gazeteci Fatih Altaylı hapisten çıktıktan sonra yaptığı söyleşide, kendisinden bir önceki kuşağı kastederek mealen şöyle dedi: “Babalarımız bu bedeli ödeseydi belki biz şimdi hapse atılmayacaktık.” Avrupa aydını/entelektüeli düşüncesinin bedelini ödemeseydi, bugünkü kalkınmışlık seviyesini yakalaması mümkün olmayacaktı. İnanmadığınız hâlde her sabah vitrine koyduğunuz levhayı artık koymamaya karar verdiğinizde, “yalan içinde yaşamak” dönemi çöküşe geçer.











