Hayatın belli bir döneminden sonra önce kendi yanlışlarım ve hatalarımdan, daha sonra yakın çevremdekilerin insanî zaaflarından ve sayıları çok olmayan erdemli insanların örnek davranışlarından kendime pay çıkardım, çok şey öğrendim. Yüksek öğrenim için geldiğim Almanya’da üretime dayalı başarıyı önceleyen bir toplum modeli “Leistungsgesellschaft”la tanıştım: Biz kendi ülkemizde “Alman malı” tükettiğimizle böbürlenirken, onlar “Made in Germany” damgası taşıyan imalat ve ürünlerini dünyanın dört bir yanına satmakla övünüyordu.
Teknolojik imalatın temelinde teknik bilgi, deneyler, araştırma ve geliştirmeler olduğu gibi, tükettiğimiz Batı menşeli ideolojilerin ve medeniyet anlayışının mayası da Avrupalı düşünürlerin fikirleriyle yoğrulmuştur. Bizde ezberlemeyi, nakilciliği ve itiraz etmemeyi öğrenmişken, onlarda düşüncenin ve sorgulamanın ne büyük bir erdemlilik olduğuna tanık olduk. Sanayi ve tarımda olduğu gibi, düşüncede de üretken olmak gerekliliğini; zihinsel devrimi veya aydınlanma hareketini geride bırakmış ileri sanayi toplumlarından öğrendik.
Tüketen zihniyet
Bir kere kolaycılığa alıştırılmış bir kafa yapısı üretmekten ziyade tüketmeye, düşünmekten ziyade nakletmeye daha yatkındır. Ticaretin en kolayı, alıp satmak, en zoru ise imal etmek ya da üretmektir. Biz, belki de son iki yüzyılımızı üretilmiş ithal ideolojileri kendi bünyemize uyarlamak için harcadık. Bazen yumruğumuzun silaha dönüştüğü fizikî eylemle, bazen iftira, hakaret, bazen de düşmanlaştıran sözlerimiz ve sahicilikten uzak tavırlarımızla düşüncemizi, dünya görüşümüzü ya da inancımızı kendi ellerimizle bitirdik.
Üretken olmadığından dolayı hazırı tüketen Kemalistler, Milliyetçiler veya Siyasal İslamcılar, sosyal medyada ve tv kanallarında farklı düşünenlere acımasızca saldırmalarının başlıca sebebi, kendini yenileyememektir. Yakın çevremdeki bazı insanlarla ikili görüşmelerimde ve geçmişte aynı yolu yürüdüğümüz bir kesim arkadaşların, kimi kişi ya da olaylar karşısındaki keskin tavırları ve akla, vicdana ziyan sözleri, derin bir hayal kırıklığının ötesinde bana şu soruyu sorduruyor: Bu tür milliyetçilik ya da vatanseverliğin, dindarlık ya da Müslümanlığın, demokratlık ya da eşit yurttaşlık anlayışının adalet neresinde? Tek cümleyle; cehalet ve bağnazlığın kurbanıyız.
Dünyaya, insanlığa söyleyecek sözü olmayanlar, kendi mahallelisiyle, yakın çevresiyle, aynı dine mensup olup da farklı yollara gidenlerle didişip durur. Daha cenazesi defnedilmeden İlber Ortaylı gibi bir büyük tarihçi ve entelektüele dil uzatır, emperyalist ABD ve Siyonist İsrail hükümetine karşı ölüm kalım savaşı veren İran’ın din anlayışını yargılar.
Derdimiz var
Viktor Frankl, “Hakiki, dürüst realistler olabilmemiz için önce idealist olmalıyız,” diyor. Biz daha gencecik yaşlarımızda güçlü ve müreffeh bir Türkiye için idealist duygularla yola koyulduğumuzda, bir ömür boyu cefa çekeceğimizi hesaba katmamıştık.
Ülkesinin kalkınmasını, milletinin refah ve huzur içinde yaşamasını isteyenlerin bundan gayri ne derdi olabilir ki? Eleştirimiz, doğruyu bulmak, yanlışı düzeltmek içindir. Üzerimize geçirilen şu “Azgelişmişlik” gömleğini yırtıp parçalamak istiyoruz. Bütün idealimiz/ülkümüz çağdaş milletler düzeyini yakalamak ve hatta onlardan birkaç adım ileri gitmekti. Sağdan sola Cumhuriyet neslinin aydınları bu mücadeleyi verdi. Sorumluluk taşıyoruz. Sorumlu olmadığımız alanlarda bile kendimizi sorumlu hissediyor ve öyle görüyoruz. Ama ne var ki, hiçbir şeyden sorumlu olmayan veya kendini öyle hissetmeyenler ayağımıza bağ oluyor, yolumuza taş döküyorlar.
Sorumluluğumuz kadar derdimiz var. Bauman, “Sorumluluğun sesi, insan bireyinin doğum çığlığıdır,” diyor. Bizi ötekilerden ayıran bir farkındalık, bir yüce meziyettir sorumluluk. Evet, “Bunun duyulabilirliği bireyin hayatta olduğunun işaretidir. (Zygmunt Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzluk)” Bir başka deyişle, sorumluluğumuzun sınırları, insanın olduğu yerden öldüğü yere kadardır. Bir aydın olarak bizim sorumluluğumuz, insanımıza ve insanlığımıza duyduğumuz derin saygının bedelidir.
Memleket cefasını çekenlerin sesi, sefasını sürenlerden daha gür çıkmayan yerde hakkaniyetten ve adaletten söz edilemez.













