Öyle bir şarkısın ki; güldürürken hüzünlendiren.
İzleri ömür boyu yüreklerden silinmeyen, yüreklerin sesi.
En derin hasretin, en masum sevgilerin, aşkların tercümanı.
Doğal güzelliklerin, dostluğun, kardeşliğin, muhabbetin tanığı.
Ağrı dağının dilden dile, yürekten yüreğe yayılan efsanesi.
Bazan bizi göz yaşlarına boğan, bazan mutluluk Işıklarıyla yüzlerimizi aydınlatan Arasın coşkusu.
Sonsuz mutlulukları olduğu kadar en derin acıları da barındıran.
Yerine göre çoşkun dalgalar, yerine gören bir volkan misali.
Ananın laylayı, toyların bezeyi.
Tozuna toprağına, çamuruna aldırmadan yüreklerince koşup oynayan çocukların, kuş seslerine karışan şen kahkahaları…
Dilden dile, yürekten yüreğe…
dünden bu güne, nakış nakış işlenip; şiirlerin mısralarında, romanların sayfalarında, tarın, kemanın, akordiyonun tellerinde hayat bulduğu…
yerine göre uzakları yakın, yerine göre yanındakileri uzak eden ve adı HASRET olan, yüreğin ta kendisisin Can IĞDIR’IM
️
Sana soğuk ve karlı bir gurbet sabahında, kilometrelerce uzaktan seslemiyorum.
İçimdeki özlem o kadar büyük ki; satırlara dökmekte zorlanıyorum.
Yıllar oldu, senden, sevdiklerimden, bana hayat veren kucağından ayrılıp, dilini bilmediğim, örflerinden adetlerinden uzak her haliyle bana yabancı olan bir diyara, gelişim.
Yollar yabancı, diller yabancı, yüzler yabancı.
Kendim ise kendime yabancı.
Geride bıraktıklarım; gerçekleşen, yarım kalan, yarım bırakılam hayallerim…
Ailem, arkadaşlarım, arkadaşlıklarım, umutlarım ve pırlanta değerindeki öğrencilerim.
Yüreğimi sende bırakmış, bedenimle düşmüştüm yollara.
Biraz küskün, biraz kırgın ve çoook üzgün.
Sitem ettim …
kadere mi? Hayır.
Kaderin arkasına saklanıp mücadeleden vaz geçmek varmıydı, benim lügatımda; tabiiki yoktu.
Sitemim sebepleriydi, sitemim, haksızlığaydı, sitemim haksızlıklar karşısındaki suskunluğaydı.
Can Iğdırım seninle olan ideallerim çok büyüktü, hiç birini gerçekleştiremeden senden ayrılmak zorunda kaldım, daha doğrusu bırakıldım.
Ama geldiğim bu ülkedeki çocukların gençlerin de bana benim gibi eğitim gönüllülerine ihtiyaçları vardı.
Bana da bu fidanlara kucak açmak yakışırdı.
Yıl 1980 Ağustos ayında Almanya’da orta dereceli bir okulda görevime başladım.
Önceleri dil bilmemenin zorluklarını yaşasam da katıldığım kurslarda kendimi idare edecek seviyeye geldim.
Öğrencilerimin çoğu, benim gibi sonradan ( aile birleşiminden ) gelmişti. Hepsi pırlanta gibi çocuklardı. Bütün yüreğimle kucak açtım.
Yerine göre bir anne , yerine göre bir öğretmen, yerine göre bir arkadaş olarak.
Kısa sürede kaynaştık da yaptığım her çalışmada, senden izler vardı.
Gerek kültürel faaliyetlerde, gerekse eğitim çalışmalarımda.
Burada ailelerin de hakkını yememem lazım, her konuda yanımdaydılar…
Ama ne yalan söyleyeyim, yüreğim benliğim hep, doğup büyüdüğüm toprağımdaydı, ama bunu asla işime yansıtmadım.
Bütün hayallerimde bir gün sana dönme umudum vardı.
25 yaşına kadar senin bağrında dolu dolu yaşadığım, kültürümüzü; geleneklerimizi , göreneklerimizi, örf ve adetlerimizi elimden geldiği gücümün yettiği ve imkanlarım ölçüsünde hem ailemde yaşatmaya hem yaşadığım çevreye tanıtmaya çalıştım.
Folklor ekibimizi kurduk, kafkas danslarımız ayakta alkışlandı, okul şenliklerinde semaverlerimizi yakıp, çaylarımız ikram ederken, yemeklerimizi tanıtma, tattırma imkanı bulduk.
Ben Iğdır’da değildim ama Iğdır buradaydı ve benim tüm yaşantıma hakimdi.
Seni, senin güzelliklerini unutmamak ve unutturmamak adına elimden geldiği gücümün yettiğince mücadelemi sürdürüyordum.
Aynı zamanda benim gibi gurbete savrulmanın hüznünü anılara sarılmanın tesellisiyle dindirmeye çalışırken eçço meçço sayfası ile yollarımız kesişti.
Kültür, mizah ve spor…
Iğdır sevdalılarının buluşma noktasıydı.
Eçço meçço çocukluk oyunlarımızın başlama tekerlemelerindendi.
Benim de anılara yolculuklarımın başlangıcı oldu.
Yazdıkça kendimi mazinin derinliklerinde buldum.
Bu bana da çok iyi geliyordu.
Geçmişin güzelliklerini unutmamak unutturmamak adına yazılarımla katkıda bulunmaya çalışırken, bunun aynı zamanda o günlerimizi, gerek emekleriyle, gerek, ellerindeki kısıtlı imkanlarıyla yokları var ederek harikalar yaratan ve bunun için asla şikayet etmeyen analarımıza, babalarımıza, kısacası o günlerimizi güzelleştiren canlarımıza olan bir vefa borcumuzdur diye düşündüm.
Ve böylece BİR CÜT SÖZÜM VAR diyerek anılara yolculuklarım başladı.
Can Iğdır’ım
Seni doya doya yaşamak, senin güzelliklerini ufak da olsa bir mum yakarak geçmişin derinliklerinden çıkarıp, geleceğe bir nebze de olsa ışık tutma yolculuklarımız başladı.
Bu yolculuklarda kimi zaman güldük, kimi zaman hüzünlendik.
Suskun yüreklerin sesi, dile getirilemeyen duyguların dili omaya çalışıp; geçmişte yaşanan olumsuzluklardan ders, güzelliklerden geleceğe umut ışığı yakmaya çalışmak oldu amacım.
( Saygıyı, sevgiyi , kardeşliği, birlik ve beraberliğimizi ön planda tutarak, kimseyi kırmadan incitmeden)
Kimi zaman mutlulukları paylaştık, hayali ömre bedel.
kimi zaman acıları, sıkıntıları üzüntüleri paslaştık, bizi derinden sarsan.
Anılara yolculuklar yaptık…
Bazan hüzünlenerek, bazan kahkahalar atarak.
Bizi biz yapan değerlerimizin sonsuz güzelliklerinde kaybolup gittik.
Onca yaşanmış yıllar canlandı gözlerimizde, o günleri tekrar yaşıyormuş gibi .
Kaybettiklerimizin acısını yeniden yaşadık, gözlerimizde iki damla yaş, yüreğimizde buruk bir özlemle.
Zaman tünelinde yaptığımız yolculuklarda evlere konuk olduk,
misafir olup ağırlandık.
Örflerimizi, adetlerimizi; geleneklerimizi, göreneklerimizi ve kültürümüzün güzelliklerini tekrar paylaştık, tekrar yaşadık birlikte.
Evlerimizde ağırlanan misafirlere eşlik ettik, onlarla tattık eski lezzetlerimizi.
Analarımızın soğuk kış günlerinde verdikleri mücadeleler sızlattı yüreğimizi.
Komşularımızı ziyaret ettik;
olağanüstü dostluğu, paylaşımı, yardımlaşmayı, sevgiyi, saygıyı yaşadık yeniden.
Bayramlar yaptık; bayramın güzelliklerini paylaştık, çocukluğumuza giderek.
Bayram harçlıklarımızla faytonlarda dolaştık.
Evlere gidip “ baca baca” payımızı istedik.
Yumurta tokuşturduk…
Simzer halanın taş köftesi,
Nazlı halanın bahçemizi panayır alanına döndüren ( nehresi) yayığı.
Selvi halanın “üzdü gözdü “pilavı…..
Daha neler neler gördük, neleri paylaştık bu zaman yolculuklarında.
Zaman zaman yüzümüzde tebessüm, zaman zaman yüreğimizde buruk bir sızı, gözlerimizde iki damla yaşla.
Zaman tünelinden çıktığımızda ise; ne güzel dostluklar, arkadaşlıklar kurduğumuzu gördük, mesafeleri anlamsız kılan.
Eski ama asla eskimeyen arkadaşlarla tekrar görüşmenin mutluluğuna, yeni arkadaş ve dostlukların eklenmesi, mutluluğumuza mutluluk kattı.
Birbirlerimizin uzaktaki yakınları olduk. Sevgiyi paylaştık, muhabbeti paylaştık, dostluğu paylaştık.
Sarsılmaz dostluk köprüleri kurduk.
O güzel yıllar bir filim şeridi gibi geçti gözlerimizden ve derin bir özlem yüreğimizde.
…
Can Iğdır’ım senin güzelliklerini unutturmamak adına, anılara yaptığımız yolculuklara yenileri eklenerek devam edecek… son nefesimize kadar.
Dileyim;
Yeşersin umutlar, kök salsın, dallanıp açsın umut çiçeklerimiz, versin meyvelerini yüreğimizce.
Yok etsin umutsuzlukları, yok etsin, hüznü, yok etsin kederleri…
Ne kara gün kalsın, ne karamsarlık.
Galip gelen dostluk olsun, umut olsun, sevgi olsun, barış olsun, kardeşlik olsun.
Sağlıkla görüşmek dileklerimle, yürek dolusu sevgiler gönderiyorum.
Nermin Arslan Yangın
12:32
Nermin
Can dostlar, öncelikle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Eskiden kutlanan ölü bayramımız
Nevruz bayram 1 Marttan itibaren başlar 21 Marta kadar devam eder.
Nevruz bayramı etkinliklerinin en önemlilerinden bir tanesi de Ölü Bayramıdır.
Bu geleneğin tarihi yüz yıllar öncesine dayanır ve günümüzde de devam etmektedir.
Şimdi eskilere bir yolculuk yapıp o zamanki ‘Gebir üstü’ ziyaretlerimizi hatırlamaya ve hatırlamaya çalışacağım.
Bildiğiniz gibi Nevruz bayramından önceki son Salı ve Perşembe günleri Ölüler bayramı diye adlandırılır ve “ Gebir üstü” mezar ziyaretleri yapılır.
Ölüler bayramından önce mezarlıklar temizlenir; tahrip olan mezarlar tamir edilir, mezar taşlarından silinmeye yüz tutmuş yazılar, gözden geçirilip belirgin hale getirilir, yıkanıp temizlenir …
Ölü bayramı, Nevruz bayramından önceki son Salı ve Perşembe günü yapılır ve hangi mezarlığın ziyaret edileceğine ağ sakkallar ve hocalar toplanarak karar verirlerdi.
Köylerde de aynı şekilde hangi gün
“ Gebir üstüne “ çıkılacağına köy ağsekgelleri ve köyün mollası ( hocası) karar verirlerdi ( şimdi olduğu gibi )
O zamanlar ‘Gebir üstü ‘ ziyareti yapıldığı gün mezarlık çok kalabalık olurdu;mezar başında Kuran okunup dualar edilir ( Fatiha okunur) evden getirilen yeşillikler mezarların üzerine bırakılırdı.
Ekilen çiçekler sulanır, mezar taşına ve mezarın üzerine su dökülür, bazan kuşlar için yem de bırakılırdı.
Buradaki amaç ölüleri sevindirmek, onların da bayramlarını kutlamak, onları unutmadıklarını hatırlatıp, gönül almak, bir nevi teselli bulmaktı.
‘Gebir üstünde ‘ herkes kendi ölüsünün mezarın ziyaret etmekle kalmaz; dost akraba veya kimsesi olmayanların da mezarlarını ziyaret etmeği ihmal etmezlerdi.
Ayrıca ölü sahiplerinin evden getirdikleri yeddi levin paylarını; şekerleri, çerezleri, meşrubat veya helvaları da orada bulunanlara ihsan olarak dağıtır, böylece ölülerinin ruhlarını sevindirdiklerine inanırlardı.
Mezarlıkta kötü söz söylenmez, güleryüzü görünmeğe çalışılarak bir bayram havası estirilmeye çalışılırdı.
‘GARA BAYRAM ‘
Nevruz bayramı öncesinde o yıl içinde ölenler için ‘gara bayram’ yapılır.
Buna yastan çıkarma da denir.
Herkesin evinde bayram havası esip, bayram hazırlıkları yapılırken, o yıl yakınını kaybedenlerin evinde hüzün hakimdir, yas hakimdir.
Acısı olan ailelerin acılarını hafifletmek, hüzünlerini paylaşıp, moral vermek amacıyla; kara bayramı olan aileler teker teker ziyaret edilir, acıları paylaşılarak azaltılmaya çalışılırdı.
Özellikle kadınlar başlarında çarşaf, akraba, tanıdık, dost…. vs acısı olanların evlerini ziyaret ederlerdi.
Bu ziyaretlerde çoğunlukla yanlarında ufak defek hediyeler de götürürlerdi ( şimdi nasıl yapıldığını bilemiyorum).
Gittikleri evde kuran okunur ve mutlaka Fatiha verilerek ( okunarak) tekrar başsağlığı dilenerek, teselli edilerek acıları bir nebze olsun hafifletilmeye çalışılırdı.
Kara bayramı olan aileler de kendi güçleri ölçüsünde yemekler hazırlayıp, helvalar kavur, çay eşliğinde gelen misafirlere ihsan olarak dağıtarak teselli bulmaya çalışırlardı.
Bu gelenek eski Türk geleneklerinden olup günümüze kadar süre gelmiştir.
Konu ölü bayramımızdan açılmışken Iğdırdaki taziye geleneklerimizden olan ‘İhsan vermek’
Konusundan da biraz bahs etmeden geçemeyeceğim.
İnsanın en acı günü canından can kaybettiği günüdür( Allah kimseye yaşatmasın inşallah)
Maalesef yıllardır süre gelen ‘Esan verme- İhsan verme ‘geleneğimiz hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
Tabiiki herkesin fikri kendine göre değişir ve ben herkesin görüşüne saygı duyuyorum.
Düşünün insanın evinde acısı canından can gitmiş, öyle ki kendini kaybetmiş durumda.
Böyle bir gün de ne eli tutar, ne ayağı… Sağolsunlar Iğdır halkı böyle bir günde eş dost toplanarak ellerinden gelen desteği vermeğe çalışırlar.
Ama o acının arasında ölü sahibinin İhsan - esan verme adı altında yemekler hazırlayıp, (bazan da abartılı şekilde ) gelene gidene yemek ikram etmesi ne kadar doğrudur ?
Bilemiyorum.
Benim hatırladığım zamanlarda ölü yerine ( taziye evine) giden herkes gücüne göre , pirinç, şeker, çay, bazan yakınları etlik koyun da kesip götürürlerdi .…
Bunlar iyi bir yardımlaşma örneğidir ve Iğdır halkı bunu en güzel şekilde yerine getiriyordu.
Ama yine ağırlık taziye sahibinde olurdu; ihsan verme o kadar insana yemek hazırlama, acısını yaşama yerine milleti nasıl memnun edeceğini düşünme…?
Durumu iyi olan var, durumu iyi olmayıp, ihsan verme adına bir sürü borca girip, yıllarca borç ödemek zorunda kalan da var…
Ve üstelik de yemeğe gelenler de gene belli kesimler…
Bizim zamanımızda yemekler, dükkanlara kadar da gönderilirdi ( tanıdığı olanlar)
Hatta yemeklerden hapishaneye de gönderildiğini duymuştum.
Bunun yanında tabaklardan artarak çöpe giden o kadar yemek, o kadar ekmek ve o kadar israf …. ne kadar doğrudur bilmiyorum ????
Büyüklerimizden bazıları bu geleneği kaldırmak için çaba sarf ettiler ama ne kadar başarılı oldular onu da bilmiyorum.
Derler ya ; “ Molla ne diyerse desin, cemaat bildiğini oxuyur”
Herkes yine kendine göre bildiğini yapıyor.
Peki verilen bu yemeklerin ölüye bir faydası var mı ?
Bu kadar israfa, gücünün üstüne çıkarak yıllarca borç ödemek zorunda kalan, çoluğunun çocuğunun rızkını ihsan diye saçıp serpmesin kime ne faydası var?
Bir de yapılan dedikodular;
⁃ Booo o neteri yemeğiydi, iki gaşığ goyuplar, gözümüzün bir yanı gördü, bir yanı görmedi.
⁃ Az özderi eti gabağlarına doldurdular, menim gabumda da iki dene çıntır et varıydı.
⁃ Meye heç gatığaşı çatmadı….
Hele bir de verilen yemek yeterli bulunmazsa;
⁃ Ay balam ölünün heç urvatı olmadı; o neteri esanıydı verdiler; onansa heç vermiyerdiyiz da.
Ve daha neler neler…
Bunun kime ne faydası var?
Tabiiki herkesin kendi fikri kendine. Benim yazdıklarım bir genellemedir;
Toplumumuzdaki genel bir inanışı dile getirmek istedim.
Burada yanlış olan; verilen ihsan-esan ne kadar iyi olursa, edilen dualar, okunan Fatiha’lar, Kuranlar daha etkili olur, inanışı.
Halbuki edilen hiç bir duanın, okunan Kuranın değeri maddiyatla ölçülmez, ölçülmemeli de.
Maddi sıkıntı içinde olan birisinin sırf dedi kodu olacak diye gücünün üstüne çıkarak ihsan vermeye çalışması, kendini maddi ve manevi olarak sıkıntıya sokması ne kadar doğrudur ?
Maddi durumu iyi olsa bile, vereceği ihsan yemeği parasıyla ihtiyacı olanı sevindirse, öğrenci okutsa, ücra köşelere çeşme… vs yaptırsa, fena m olur?
Bir de “Benim verdiğim ihsan daha iyi olsun “anlayışı var( sözüm meclisten dışarı ).
Ölüsüne verdiği değeri bu şekilde göstermek isteyenler… çünkü öyle görüldü, öyle öğrenildi
İnşallah ağsaksallarımız ve hocalarımız toplanıp, “ehsan verme” geleneğimizi kaldırarak toplumumuz adına yeni bir çığır açarlar.
Yazın Iğdırdayım ve bazı değişiklikler olduğunu gözlemledim; Allah tüm ölmüşlerimizin mekanlarını cennet etsin inşallah.
Artık taziye yerlerinin evler yerine camilerde olduğunu gördüm, ayrıca gelenlere helva, hurma ve limonlu çay ikram edildiğini, yemek olayının kısmen kaldırıldığını buna rağmen üçünde., yedisinde ve kırkında yine tanıdık, eşe, dosta yemek verildiğini duydum.
Anladığım kadarıyla pek fazla bir şey değişmemiş gibi görünüyor.
Can dostlar, yukarıda da belirttiğim gibi bu yazım bir genellemedir aynı zamanda da çoğunluğun görüşü de bu yöndedir, diye düşünüyorum.
Allah kimsenin evine ateş düşürmesin inşallah.
Tüm ölmüşlerimizin mekanlarını cennet. ruhlarını şad etsin inşallah.
Sizlere sağlık ve güzellikler diliyorum.
Allah’a emanet olun.
Sevgi ve saygılarımla
Nermin Arslan Yangın











