Öncelikle hepinize hayırlı ramazanlar; sağlık, güzellik, huzur ve ağız tadıyla geçireceğiniz bol bereketli günler diliyorum.
Bu yazımda eski ramazanları hatırlamak, hatırlanmak siz değerli takipçilerimiz ve dostlarımızla birlikte, o güzel günlere bir yolculuk yapmak istiyorum.
O yıllara…
Yaşlarımızın küçük, sevgilerimizin çok büyük olduğu o yıllara…
Muhabbetin, paylaşmanın, dostluğun, sevgi ve saygının üst düzeyde olduğu o yıllara.
Oruç tutmanın sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığı, sofraların paylaşılarak bereketlendiği,
acıların yokluğun paylaşılarak azaltıldığı yıllara…
Kapıya gelenin kalbi kırılarak boş gönderilmediği, elinden gelip, gücünün yettiği kadarıyla memnun edildiği yıllara..
Yapılan yardımların onur kırılmadan, reklam yapılmadan sessiz sedasız yapıldığı yıllara…
Dostun akrabanın “Bir tabakta benim için masaya koy” demeden, yerinin zaten hazır olduğunu bilerek çat kapı gidebildiği yıllara..
Bu yıllarda iftar sofraları paylaşılarak, bereketine bereket, lezzetine lezzet katıldığı yıllar..
***
Teknolojinin yok denecek kadar az olduğu, eli öpülesi annelerimizin, kadınlarımızın adeta yoktan var ederek, ellerindeki imkanlarla harikalar yaratıkları yıllara…
Yemeklerin odun ateşinde, eğer kış ise sobanın üzerinde ve gaz ocaklarında pişirildiği yıllar…
Duvardaki gaz lambasının gereğinde ihtiyaç (Elektirikler kısıtlı veriliyor ve sık sık kesintiye uğruyordu), lüks lambasının (löküz) lüks sayıldığı yıllar…
O yıllardaki Ramazan aylarımız, o günlere dair Ramazan anılarımız….
Paylaştığımız güzellikler, dostluklar, karşılaşılan zorluklar…
Ramazan girmeden önce, şimdi olduğu gibi o günlerde de hazırlıklar başlardı.
Ramazan yufkaları yapılır, erişteler kesilir, kavurmalar küplerde, çinko kovalarda yerini alırdı.
Tabii ki kış ve yaz aylarının hazırlıkları farklı olurdu.
Genellikle hazırlıklar yardımlaşmayla yapılırdı.
Annelerimiz, büyüklerimiz bu hazırlıkları yaparken biz çocuklarda heyecanla ramazanın gelmesini beklerdik.
“Mende oruç tutacam“
“ Mende oruç tutacam “ diye büyüklerimizin, bizim deyimimizle “Abırını tökerdik” (Çileden çıkarırdık)
“Yox sene hele uşağsan”
“ Mehtebe gedirsen” diye aldığımız cevaplarda yaygarayı basmamıza sebep olurdu.
Çoğunlukla da;
“Tehne tabağ orucu tutarsan“ deyip geçiştirilirlerdi.
Bazan da büyükler teşvik ederlerdi, oruç tutmaya
“ Bay maşallah balama, tuttuğun orucu dedeye gönder” deyip harçlık verenler de olurdu.
“Sen uşağsan senin tuttuğun oruç, bizimkinnen daha sevaptı”
der, çeşitli vaatlerde de bulunurlardı.
Tabiiki neden oruç tutmamız gerektiği, orucun fiziksel ve ruhsal yönden bize faydaları anlatılırdı.
Ayrıca paylaşmanın, aç olanın halinden anlayıp yardım etmemiz gerektiği, düşkünün elinden tutmamızı, yapılan yardımların gizli kalmasının önemi anlatılır,
Oruç ve yardımlaşma ile ilgili sorduğumuz sorulara da sabırla cevap verilirdi.
Tabiiki bildikleri ve dillerinin döndüğü kadarıyla.
OBAŞ (Sahur)
İlk sahura kalkılacağında heyecandan yerimizde duramaz büyüklerimize,
- Men de oruç yutacam.
- Meni de obaşa galdırın, diye sıkı sıkı tembih eder, uyumaya çalışırdık.
Tabii uyuyabilirsek.
Genellikle, Obaşa-sahura ilk kalkan enneler olurdu.
Gaz ocağı yakılır, ‘obaşın ‘ olmazsa olmazı çay demlenirdi.
Büyük bir telaş içinde sofra hazırlanır,
Obaşta-sahurda yenecek yiyecekler sofrada yerini alırdı..
Susatmayacak ama tok tutacak yiyeceklerin hazırlanmasına özen gösterilirdi.
Tabii ki yaz ve kış aylarına göre farklı olurdu.
O zamanlar aile büyükleri de çoğunlukla birlikte yaşarlardı.
Neneler, dedeler gibi…
Bu aileden aileye göre değişirdi.
Evde nene varsa, kalkar, tesbihini çeker, içinden dualar ederek sofranın hazır olmasını beklerlerdi.
Evin genç kızları varsa onlarda yardım ederlerdi.
Tüm ev halkı neşe içinde ilk sahurlarını yaparken, çocuklar da uyanmış olur, hemen yaygarayı basardı
“ Meni niye obaşa galdırmadıyız?”
Oradan büyük annenin ( Nene) sesi duyulurdu.
”Be menim balamı niye galdırmıyıpsıyız?
“Balam da tehne tabağ orucu tutacağ, der, torunu yanına çekerdi.”
“Allah çoğ şükür balam da yekelip, oruç tutur. “ diye babanın sesi duyulurdu.
Bu gibi muhabbetler eşliğinde yemekler yenir, çaylar içilirdi.
-Tez eleyin, indi ezen oxunacağ
-İndi su içebilereemm?
Herkes içebildiği kadar suyunu içer, büyüklerin eşliğinde o günkü günün orucu için niyet edilirdi.
Çocuklar hemen yataklarına koşarken, büyükler sohbetler ederek sabah ezanının okunmasını beklerlerdi.
Sabah namazı kılındıktan sonra uyumaya çalışsalarda çoğu yine erkenden kalkmak zorundaydı.
Kışın çilesi ayrıydı, yazın çilesi ayrıydı. Ama emektar annelerimiz gayretleriyle, yaşadıkları zorlukları çile olmaktan çıkarıp, emekleriyle güzelleştirmeyi beceriyorlardı.
Kışın; ağızları oruçlu, soğuk kış şartlarında olağan üstü çaba sarf ederek, hiç bir şeyi eksik etmemeye çalışıyorlardı.
Yazın; hele tarlada çalışanlar için oruç tutmak çok zor oluyordu.
Ama her türlü zorluğa, sıcağa karşı verdikleri mücadeleye rağmen oruçlarını tutar, eve gelip , ekmeğini, yemeğini pişirir, iftar sofrasını hazırlar etmeyi ihmal etmezlerdi.
Ama bunun yanında evinde, ev işlerini yaptıktan sonra öğlen uykusunu ihmal etmeyenler şanslı sayılırdı.
Erkekler içinde durum farklı değildi.
Tarlada çalışanlar, kadınlarıyla beraber aynı zorlukları yaşarlardı.
Büyüklerimizin anlattıklarına kulak misafiri oluyorduk.
Kıyafetleriyle tarla kenarından geçen arxa (dere) girenler,
Islak kıyafetleriyle çalışmaya devam ederek hem serinlemeye , hemde susuzluklarını biraz olsun unutmaya çalışanlar da az değilmiş.
Bu olayları büyüklerimizden dinler, ne kadar zor şartlarda oruç tuttuklarını, düşünür, kendimizi şanslı sayardık.
Biz çocukların en büyük zevkimiz iftarlıklarımızı alıp, akşama hazırlamak olurdu.
Mahalle bakkalımız rahmetli Gani emi, Gurban emi, Bayram emi çocukların uğrak yeriydi.
(Mekanları cennet olsun. )
Alınan iftarlıklar, küçük kese kâğıtlarına doldurulur, heyecanla iftar vakti beklenirdi…
Can dostlar;
Yuvalarınızdan Ramazan bereketi, yüreğinizden huzur, hiç eksilmesin.
Sağlık, güzellik, mutluluk, gönül huzuru ve ağız tadıyla geçireceğiniz nice nice Ramazanlar diliyorum.
Sağlıkla kalın, sevgiyle kalın, ağız tadıyla kalın.
Yürek dolusu sevgilerimle













