Dünya Kupası'nın başladığı günlerde Körfez'de tansiyonun düşmesi, yalnızca diplomatik bir gelişme değil, insanlığın ortak ruh hali açısından da anlamlı bir tesadüftür. Çünkü futbol ile savaş aynı duyguların iki farklı yöne akmış hâlidir: rekabet, aidiyet, heyecan, zafer arzusu...
Eğer aynı anda hem savaş hem de futbolun ateşi yükselseydi, insanların bilinçaltında sahadaki her şut bir füze, her gol bir isabet, her tezahürat bir savaş narası gibi algılanabilirdi. Sosyal psikoloji bize kalabalıkların duygularının birbirini beslediğini söyler. Öfke öfkeyi, coşku coşkuyu büyütür.
Oysa futbolun güzelliği burada ortaya çıkar: İnsanlığın mücadele içgüdüsünü yıkıma değil oyuna yönlendirir.
Savaş meydanında patlayacak enerji, stadyumlarda tezahürata dönüşür.
Füzelerin izleyeceği yolları, topların çizdiği falsolu kavisler alır.
Komutanların beklediği zafer haberlerini, teknik direktörler skor tabelasında arar.
Askerlerin karşı karşıya geleceği yerlerde, milli formalar karşılaşır.
Bir gol olduğunda yalnızca ağlar sarsılır; şehirler değil.
Bu yüzden futbol sadece bir oyun değildir. Medeniyetin bulduğu en zarif emniyet supaplarından biridir. İnsanlığın rekabet duygusunu ölümden hayata, savaştan oyuna, kandan sevince çevirebilen nadir kurumlardan biridir.
Belki de bu nedenle Dünya Kupası'nın en güzel skoru tabelalarda yazanlar değildir.
Asıl skor şudur:
Dünya Barışı 1 – Savaş 0
Çünkü bu kez çakan füze değil, top oldu.
Ve ne mutlu ki ağlara giden şey ölüm değil, gol oldu.













