Tam 34 yıl geçti.
Takvimler 26 Şubat’ı her gösterdiğinde içimde aynı sızı, aynı ağırlık yeniden beliriyor. Aradan geçen yıllar acıyı azaltmıyor; sadece insanın onu taşımayı öğrenmesini sağlıyor. Ama bazı acılar vardır ki öğrenilmez, alışılmaz, unutulmaz. Hocalı da işte böyle bir acıdır.
Biz Iğdırlı Azerbaycan Türkleri için tarih, kitap sayfalarından ibaret değildir. Tarih, evimizin içinde anlatılan hatıralardır. Sobnın başında dinlenen gözyaşlı hikâyelerdir. Dedelerin titreyen sesi, ninelerin susarak anlattığı acılardır. 1915-1920 yılları arasında Iğdır ve çevresinde yaşananlar, sadece resmi belgelerde yer alan olaylar değil; bizim ailelerimizin dağılmış hikâyesidir.
Ben çocuk yaşta babaannemden ailesinin nasıl dağıtıldığını dinledim. Kardeşinin nasıl şehit edildiğini, köylerinin nasıl yakıldığını, kaçarken yaşadıkları korkuyu onun ağzından işittim. Çocuk aklımla anlamakta zorlanmıştım ama gözyaşlarını unutmadım. O yaşta onunla birlikte ağlamıştım. İşte o gün, tarihin sadece geçmişte kalmadığını anladım. Tarih, yaşayan bir hafızadır.
Iğdır’da Ermeni vahşetinden nasibini almamış tek bir aile bulmak neredeyse imkânsızdır. Oba, Hakmehmet, Tavusgün gibi köylerde açılan toplu mezarlar bunun sessiz şahididir. Açılanlar var, açılmayanlar var. Yerleri arşivlerde belli olan, fakat henüz gün yüzüne çıkarılmamış mezarlar olduğu biliniyor. Bu toprakların altı, henüz anlatılmamış hikâyelerle dolu.
Sekseni yıllara kadar o dönemin canlı şahitleri hayattaydı. Dünya kamuoyuna yaşadıklarını anlatmaya çalıştılar. Fakat büyük güç dengeleri, siyasi hesaplar, çıkar ilişkileri çoğu zaman bu çığlıkların duyulmasını engelledi. Acı gerçek şu ki; mazlumun sesi çoğu zaman güçlü olanın gürültüsü arasında kaybolur.
Sonra 1992 yılı geldi.
26 Şubat gecesi, Karabağ’da bir kasaba olan Hocalı’da insanlık bir kez daha sınıfta kaldı. Hocalı Katliamı yalnızca Azerbaycan’ın değil, tüm Türk dünyasının yüreğini dağladı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Sivil halk hedef alındı. Yüzlerce insan hayatını kaybetti.
O geceyi televizyondan izlediğimde içimde tarif edemediğim bir sarsıntı oldu. Görüntüler ekrandaydı ama ben dedelerimin anlattığı yıllara geri dönmüştüm. Sanki Iğdır’daki köyümüzde yaşanıyordu o sahneler. Sanki o dağılmış aile benim ailemdi. İşte hafıza böyle bir şeydir. Aynı acıyı farklı zamanlarda tekrar yaşatır.
Mesleğim gereği o günden sonra kalemimin yettiği kadar Hocalı’yı yazdım. Sesimin duyulduğu kadar haykırdım. Çünkü susmak, unutmaya ortak olmak demektir. Yazmak ise hafızayı diri tutmaktır.
Geçen yıl Karabağ’a gitmek nasip oldu. Bir grup gazeteciyle birlikte işgalden kurtarılan bölgelere ziyaret gerçekleştirdik. Ağdam’ı gördük; savaşın izlerini, yıkılmış binaları, harabeye dönmüş mahalleleri. Hankendi ve Şuşa’da yaşananların hikâyesini dinledik. Her taşın, her duvarın ayrı bir anısı vardı.
Ama en çok görmek istediğim yer Hocalı’ydı.
Meydana benzer bir yerde durduk. Üç kadın getirildi yanımıza. Ailelerinden onlarcasını kaybetmişlerdi. O geceyi anlatmaya başladılar. Konuştukça gözyaşları sel oldu. Yıllar geçmişti ama acı dün yaşanmış gibiydi. Bir annenin, bir kardeşin, bir evladın nasıl kaybedildiğini anlatırken sesleri titriyordu.
Tek tesellileri Karabağ’ın özgürlüğüne kavuşmuş olmasıydı. Yıllarca evlerinden uzak kalmışlar. Şimdi yeniden topraklarına dönmenin sevincini yaşıyorlar ama kaybettikleri canların boşluğu dolmuyor. İnsan evine dönebilir ama kaybettiği annesine, babasına, kardeşine dönemez.
O an gözyaşlarıma hâkim olamadım. Yıllardır yazdığım, anlattığım, savunduğum bir acı ilk kez bu kadar yakından dokundu bana. O kadınlardan biri duygulandığımı görünce “Keşke misafirimiz olsaydınız” dedi. O cümlede bile bir asalet, bir misafirperverlik vardı. Onca acıya rağmen insan kalabilmenin, merhameti kaybetmemenin örneğiydi.
Hocalı şehitliğinde Fatiha okurken şunu düşündüm: Bu topraklar yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir hafıza mekânıdır. Şehit kanıyla sulanmış her karış toprak, bize sorumluluk yükler. Unutmamak, unutturmamak sorumluluğu.
Bugün devletler arasında diplomatik süreçler olabilir. Sınırlar açılabilir, siyasi ilişkiler yeniden şekillenebilir. Devletler menfaatleri doğrultusunda karar alır. Biz buna itiraz etmiyoruz. Ancak halkların hafızası siyasi takvimlere göre değişmez. Komşuluk mümkündür ama dostluk başka bir şeydir. Dostluk, yüzleşme ve samimiyet ister.
Bizim meselemiz kin üretmek değil; hafızayı diri tutmaktır. Çünkü unutulan her acı, benzerlerinin tekrarına zemin hazırlar. Hocalı’yı anmak sadece geçmişe bakmak değildir; insan haklarını savunmaktır, sivillerin korunmasını savunmaktır, savaşta bile bir ahlak olması gerektiğini savunmaktır.
Tam 34 yıl geçti.
Ama biz unutmadık.
Ne Iğdır’da yaşananları, ne Karabağ’da çekilenleri, ne de Hocalı’da toprağa düşen masumları…
Unutmayacağız.
Unutturmayacağız.












