Geçtiğimiz gün Iğdır Üniversitesi’nde düzenlenen Hocalı Katliamı’nı anma programına katıldım. Bazı programlar vardır, takvimde bir etkinlik olarak görünür; bazıları ise insanın yüreğine dokunur, zihninde iz bırakır. Bu program ikinci türdendi. Sadece bir anma değil, aynı zamanda hafızayı diri tutma çabasıydı.
Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki organizasyon son derece düzenli ve güçlüydü. Rektör Prof. Dr. Ekrem Gürel görev icabı Iğdır’da bulunmamasına rağmen kurduğu ekip, onun vizyonunu ve duruşunu salona taşımayı başarmıştı. Bir kurumun gücü, sadece başındaki isimle değil, yetiştirdiği kadroyla ölçülür. O gün üniversitede hissedilen disiplin ve uyum, kurumsal bir bilincin ürünüdür.
Salon doluydu. Akademisyenler, öğrenciler, davetliler… Herkesin yüzünde ortak bir duygu vardı: Hüzün ve öfkenin karışımı olan o ağır ifade. Program, gençlerin okuduğu şiirlerle başladı. O şiirlerde sadece kelimeler değil, bir milletin yüreğinde birikmiş acısı vardı. Ardından gösterilen kısa film, Hocalı’nın o karanlık gecesini adeta yeniden yaşattı. Salon bir anda sessizliğe büründü. Kimi başını öne eğdi, kimi gözlerini kapattı. Bazı acılar vardır ki üzerinden yıllar geçse de ilk günkü gibi sızlar. Hocalı da işte o acılardan biridir.
Oturumun moderatörlüğünü yapan Doç. Dr. Suna Altan’ın anlatımı sırasında yaşadığı duygu yoğunluğu salona da yansıdı. Akademik bir çerçevede yürütülen program, insani boyutunu hiç kaybetmedi. Ardından söz alan Prof. Dr. Yaşar Kop’un değerlendirmeleri dikkat çekiciydi. Ermenistan’ın tarihsel süreçte yürüttüğü politikaları, uluslararası kamuoyundaki algı çalışmalarını ve Türk tarafının çoğu zaman yeterince anlatamadığı gerçekleri ele aldı.
Kimi zaman tarihte haklı olmak yetmez; haklılığınızı dünyaya anlatamadığınızda, sessizlik başka bir anlatının önünü açar. Prof. Dr. Kop’un sunumu, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Özellikle Türkiye genelinde Ermeniler tarafından şehit edilen vatandaşlara ait olduğu belirtilen 201 toplu mezar iddiası, salonda derin bir yankı uyandırdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toplu mezarların varlığı bilinen bir gerçek; ancak dile getirilen sayı, hafızalarımızın ne kadar eksik olduğunu da düşündürdü.
Bu tür bilgiler karşısında insan şunu soruyor: Biz kendi tarihimizin ne kadar farkındayız? Acılarımızı ne kadar biliyor, ne kadar aktarıyoruz? Hocalı Katliamı sadece Azerbaycan’ın değil, Türk dünyasının ortak yarasıdır. O gece yaşananlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Kadınların, çocukların, yaşlıların hedef alındığı bir vahşetin adı Hocalı’dır.
Programda Yukarı Karabağ sürecine de değinildi. 2020 yılında Azerbaycan’ın Karabağ’da verdiği mücadele hatırlatıldı. O gün cepheye koşan askerlerin yüreğinde sadece bir toprak mücadelesi yoktu; aynı zamanda yıllarca diri tutulan bir hafıza vardı. Eğer Hocalı her yıl anılmasaydı, eğer o acı kuşaktan kuşağa aktarılmasaydı, milli ruh bu denli güçlü kalabilir miydi? İşte bu yüzden anma programları bir formalite değil, bir hafıza inşasıdır.
Toplantıda ayrıca Prof. Dr. Elnur Hasan Mikail, Türkiye-Ermenistan sınır kapılarının açılması meselesine değindi. Sürecin diplomatik ve stratejik boyutlarına dikkat çekti. Ermenistan Anayasası’nda Türkiye’nin doğu illerine ilişkin maddeler bulunduğuna dair iddialar hatırlatıldı. Bu maddeler netleşmeden atılacak adımların hassasiyetle değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Kapıların açılmasının ilk etapta sınırlı ve kontrollü olacağı, diplomatik pasaport sahipleri ve belirli ülke vatandaşlarıyla sınırlandırılabileceği yönündeki bilgiler paylaşıldı.Bu konu, sadece diplomatik bir mesele değil; aynı zamanda tarihsel bir hafızayla bağlantılıdır. Acıları henüz taze olan bir toplum için atılacak her adımın temkinli olması beklenir. Diplomasi akılla yürür, fakat hafıza kalple taşınır. İkisi arasındaki dengeyi kurmak ise devlet aklının sorumluluğudur.
Programın genel çerçevesine baktığımızda, Iğdır Üniversitesi’nin akademik kimliğini toplumsal sorumlulukla birleştiren bir anlayış sergilediğini görüyoruz. Üniversiteler sadece ders anlatan kurumlar değildir; aynı zamanda toplumun vicdanını diri tutan merkezlerdir. O gün salonda hissedilen duygu, bilginin kuru bir aktarım olmadığını; aksine milli ve manevi değerlerle harmanlandığında anlam kazandığını gösterdi.
Gençlerin gözlerindeki ifadeyi unutmak mümkün değil. Tarih bilinci, sadece kitap sayfalarında değil; bu tür organizasyonlarla canlı tutulur. Eğer biz acılarımızı unutursak, başkaları bizim adımıza yeni hikâyeler yazmaya başlar. Hafıza kaybı yaşayan milletler, başkalarının hafızasına mahkûm olur.
Hocalı üzüntümüzdür. Bu cümle, bir slogan değil; bir gerçeğin ifadesidir. Unutulmayacak ve unutturulmayacaktır. Çünkü unuttuğumuz gün, sadece geçmişimizi değil, geleceğimizi de kaybederiz.
O gün üniversite salonunda bir kez daha anladım ki anma programları geçmişe takılı kalmak için değil, geleceği sağlam temeller üzerine kurmak içindir. Akademik disiplin ile duygusal yoğunluğun dengeli bir şekilde harmanlandığı bu organizasyon, hem katılımcılara hem de genç kuşaklara güçlü bir mesaj verdi: Tarihini bilmeyen, hafızasını koruyamayan bir toplum ayakta kalamaz.
Iğdır Üniversitesi’nin ortaya koyduğu bu duyarlılık, üniversitenin sadece bir eğitim kurumu değil; aynı zamanda toplumsal hafızayı besleyen bir merkez olduğunu gösterdi. Katılan herkes, salondan sadece bilgiyle değil; aynı zamanda sorumluluk duygusuyla ayrıldı.
Hocalı’nın acısı dinmeyecek. Fakat bu acı, bizi zayıflatan değil; bir arada tutan bir hafıza olarak yaşayacak. Unutmadığımız sürece güçlüyüz. Unutturmadığımız sürece ayaktayız. Ve her yıl yeniden hatırladıkça, tarih bilincimizi biraz daha sağlamlaştırıyoruz.
Hocalı, bir coğrafya adı olmaktan öte, vicdanın sınavıdır. Bu sınavı geçmenin yolu ise hafızayı diri tutmaktan geçiyor. O gün salonda atılan her adım, okunan her şiir, yapılan her konuşma bu bilincin bir parçasıydı.
Hocalı üzüntümüzdür. Dün de öyleydi, bugün de öyle, yarın da öyle olacak.DENİZ PARILTI
Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki organizasyon son derece düzenli ve güçlüydü. Rektör Prof. Dr. Ekrem Gürel görev icabı Iğdır’da bulunmamasına rağmen kurduğu ekip, onun vizyonunu ve duruşunu salona taşımayı başarmıştı. Bir kurumun gücü, sadece başındaki isimle değil, yetiştirdiği kadroyla ölçülür. O gün üniversitede hissedilen disiplin ve uyum, kurumsal bir bilincin ürünüdür.
Salon doluydu. Akademisyenler, öğrenciler, davetliler… Herkesin yüzünde ortak bir duygu vardı: Hüzün ve öfkenin karışımı olan o ağır ifade. Program, gençlerin okuduğu şiirlerle başladı. O şiirlerde sadece kelimeler değil, bir milletin yüreğinde birikmiş acısı vardı. Ardından gösterilen kısa film, Hocalı’nın o karanlık gecesini adeta yeniden yaşattı. Salon bir anda sessizliğe büründü. Kimi başını öne eğdi, kimi gözlerini kapattı. Bazı acılar vardır ki üzerinden yıllar geçse de ilk günkü gibi sızlar. Hocalı da işte o acılardan biridir.
Oturumun moderatörlüğünü yapan Doç. Dr. Suna Altan’ın anlatımı sırasında yaşadığı duygu yoğunluğu salona da yansıdı. Akademik bir çerçevede yürütülen program, insani boyutunu hiç kaybetmedi. Ardından söz alan Prof. Dr. Yaşar Kop’un değerlendirmeleri dikkat çekiciydi. Ermenistan’ın tarihsel süreçte yürüttüğü politikaları, uluslararası kamuoyundaki algı çalışmalarını ve Türk tarafının çoğu zaman yeterince anlatamadığı gerçekleri ele aldı.
Kimi zaman tarihte haklı olmak yetmez; haklılığınızı dünyaya anlatamadığınızda, sessizlik başka bir anlatının önünü açar. Prof. Dr. Kop’un sunumu, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Özellikle Türkiye genelinde Ermeniler tarafından şehit edilen vatandaşlara ait olduğu belirtilen 201 toplu mezar iddiası, salonda derin bir yankı uyandırdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toplu mezarların varlığı bilinen bir gerçek; ancak dile getirilen sayı, hafızalarımızın ne kadar eksik olduğunu da düşündürdü.
Bu tür bilgiler karşısında insan şunu soruyor: Biz kendi tarihimizin ne kadar farkındayız? Acılarımızı ne kadar biliyor, ne kadar aktarıyoruz? Hocalı Katliamı sadece Azerbaycan’ın değil, Türk dünyasının ortak yarasıdır. O gece yaşananlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Kadınların, çocukların, yaşlıların hedef alındığı bir vahşetin adı Hocalı’dır.
Programda Yukarı Karabağ sürecine de değinildi. 2020 yılında Azerbaycan’ın Karabağ’da verdiği mücadele hatırlatıldı. O gün cepheye koşan askerlerin yüreğinde sadece bir toprak mücadelesi yoktu; aynı zamanda yıllarca diri tutulan bir hafıza vardı. Eğer Hocalı her yıl anılmasaydı, eğer o acı kuşaktan kuşağa aktarılmasaydı, milli ruh bu denli güçlü kalabilir miydi? İşte bu yüzden anma programları bir formalite değil, bir hafıza inşasıdır.
Toplantıda ayrıca Prof. Dr. Elnur Hasan Mikail, Türkiye-Ermenistan sınır kapılarının açılması meselesine değindi. Sürecin diplomatik ve stratejik boyutlarına dikkat çekti. Ermenistan Anayasası’nda Türkiye’nin doğu illerine ilişkin maddeler bulunduğuna dair iddialar hatırlatıldı. Bu maddeler netleşmeden atılacak adımların hassasiyetle değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Kapıların açılmasının ilk etapta sınırlı ve kontrollü olacağı, diplomatik pasaport sahipleri ve belirli ülke vatandaşlarıyla sınırlandırılabileceği yönündeki bilgiler paylaşıldı.Bu konu, sadece diplomatik bir mesele değil; aynı zamanda tarihsel bir hafızayla bağlantılıdır. Acıları henüz taze olan bir toplum için atılacak her adımın temkinli olması beklenir. Diplomasi akılla yürür, fakat hafıza kalple taşınır. İkisi arasındaki dengeyi kurmak ise devlet aklının sorumluluğudur.
Programın genel çerçevesine baktığımızda, Iğdır Üniversitesi’nin akademik kimliğini toplumsal sorumlulukla birleştiren bir anlayış sergilediğini görüyoruz. Üniversiteler sadece ders anlatan kurumlar değildir; aynı zamanda toplumun vicdanını diri tutan merkezlerdir. O gün salonda hissedilen duygu, bilginin kuru bir aktarım olmadığını; aksine milli ve manevi değerlerle harmanlandığında anlam kazandığını gösterdi.
Gençlerin gözlerindeki ifadeyi unutmak mümkün değil. Tarih bilinci, sadece kitap sayfalarında değil; bu tür organizasyonlarla canlı tutulur. Eğer biz acılarımızı unutursak, başkaları bizim adımıza yeni hikâyeler yazmaya başlar. Hafıza kaybı yaşayan milletler, başkalarının hafızasına mahkûm olur.
Hocalı üzüntümüzdür. Bu cümle, bir slogan değil; bir gerçeğin ifadesidir. Unutulmayacak ve unutturulmayacaktır. Çünkü unuttuğumuz gün, sadece geçmişimizi değil, geleceğimizi de kaybederiz.
O gün üniversite salonunda bir kez daha anladım ki anma programları geçmişe takılı kalmak için değil, geleceği sağlam temeller üzerine kurmak içindir. Akademik disiplin ile duygusal yoğunluğun dengeli bir şekilde harmanlandığı bu organizasyon, hem katılımcılara hem de genç kuşaklara güçlü bir mesaj verdi: Tarihini bilmeyen, hafızasını koruyamayan bir toplum ayakta kalamaz.
Iğdır Üniversitesi’nin ortaya koyduğu bu duyarlılık, üniversitenin sadece bir eğitim kurumu değil; aynı zamanda toplumsal hafızayı besleyen bir merkez olduğunu gösterdi. Katılan herkes, salondan sadece bilgiyle değil; aynı zamanda sorumluluk duygusuyla ayrıldı.
Hocalı’nın acısı dinmeyecek. Fakat bu acı, bizi zayıflatan değil; bir arada tutan bir hafıza olarak yaşayacak. Unutmadığımız sürece güçlüyüz. Unutturmadığımız sürece ayaktayız. Ve her yıl yeniden hatırladıkça, tarih bilincimizi biraz daha sağlamlaştırıyoruz.
Hocalı, bir coğrafya adı olmaktan öte, vicdanın sınavıdır. Bu sınavı geçmenin yolu ise hafızayı diri tutmaktan geçiyor. O gün salonda atılan her adım, okunan her şiir, yapılan her konuşma bu bilincin bir parçasıydı.
Hocalı üzüntümüzdür. Dün de öyleydi, bugün de öyle, yarın da öyle olacak.DENİZ PARILTI












