Gıptayla baktığımız en müreffeh toplumlarda yaşayan insanların bile hayata dair birden fazla sorunu var. İnsanın sorunu toplumdan, toplumun sorunu da ülke idaresinden, yani sistemden bağımsız değildir. Geçmişte dünyaya, hayata ve insana fazlasıyla ideolojik bakıyorduk. Eskisi kadar olmasa da hâlâ geçen yüzyıldan kalma bu (ideolojik) takıntıdan kurtulmuş değiliz.
Geçen zaman içinde edindiğimiz tecrübe ve birikimlerimizin yardımıyla, Kant’ın tarifine uygun olarak, kendi nadanlığımız yüzünden içine düştüğümüz ergin olmama durumundan, yani aklımızı başkalarının tasallutundan kurtardığımızdan beri kendi kendimizi aydınlatmaya başladık. Ve zamanla gördük ki, insan olan kendimizi çokça ihmal etmişiz. Hep birinin değirmenine su taşıyan hamal muamelesi gördüğümüz yetmezmiş gibi kendimizi de bir kabileye, cemaate, siyasî partiye veya bir lidere bağlı olmakla teselli etmişiz.
Hayat tecrübesine sahip insanlar, işlerini istişare ile yoluna koyan toplumlar gibi sorunlarını öncelik sırasına göre ele alırlar. İnsanın olduğu yerde sorun da olacağına göre, önce insandan başlamak lazım. “Onlar işlerini istişare ile yaparlar. (Şura, 42/38)” mealindeki âyetin “istişare” eksenli çağdaş açılımı; çoğulcu demokrasi, özgür düşünce, farklı görüşlerle yüzleşme ve ifade özgürlüğü olmalıdır. Biz de ise istişare; aynı kafadan insanların aldığı kararların, dayatmalar ve emrivakilerle uygulanmasıdır.
İnsanı ergin olmama durumundan kurtarabilirsek, yani kendi aklını kullanarak yanlıştan döndürebilirsek, toplumumuzu da düze çıkarmış olacağız. Öyleyse memleket/toplum sorunları sıralanırken önceliğimiz insan olsun.
Batı’nın gerisinde İslâm dünyasının ilerisinde
Jimmy Carter’in Ekonomi Danışmanı Carl Schultze’nin, “Eskiden devlet, sorun çözen olarak görülürdü; bugün ise devletin kendisi pek çok insan için sorun hâline geldi. (Alain Ehrenberg, Das Unbehagen in der Gesellschaft, s.303)” şeklindeki görüşü, özellikle bizimki gibi ağır aksak işleyen demokrasilerde, “muhalif” düşünen vatandaşın gözünde asıl sorun, kendisine şüpheyle bakan devlettir. Devletçi bir millet olmamıza rağmen, “devletin bekası için” bu ülkenin en çok da sorgulayan ve düşünen insanı bedel ödedi. Özellikle askerî darbe dönemlerinde birçok değerli yazar, düşünür, akademisyen ve sanatçı ya vatandaşlıktan atıldı veya tutuklanmamak için yurtdışına kaçtı. İktidarlar değişse de, Türkiye gibi birkaç bin yıllık devlet geleneğine sahip bir ülkede hâlâ düşüncesinden dolayı mahkûm edilen ve mahkeme salonlarında azımsanmayacak kadar yargılanan insanların olması, “insanı yaşat ki devlet yaşasın,” ülküsüyle bağdaşmıyor.
Batı’nın gerisinde İslâm dünyasının ilerisinde bir yerlerde olmak, bazıları için bir teselli kaynağı olabilir ama bize göre alacakaranlık bir yerdir burası: Yanlışla doğrunun, iyiyle kötünün, rivayetle hakikatin iç içe geçtiği bir ara yerdeyiz. Sürekli olarak kendimizle cedelleşmemiz bu yüzdendir. Alacakaranlık ortamda kendine bir konum edinenlere ve yeniliğe adım atma cesareti göstermeyenlere karşılık, aydınlığa kapı aralayanların hiç olmadığı kadar karşılık bulması ülkemiz adına ümit verici bir gelişmedir.
Filozof Bertrand Russell, “Boyun eğdiğimiz önder insan da olsa tanrı da, bütün boyun eğişlerin kökü korkuya dayanır. (B: Russell, İktidar, s.21)” demiş. Fakat bizim buralarda Tanrı önünde boyun eğmek korkudan, kul önünde el etek öpmek çıkardandır.
Başkaldırıyorum, öyleyse varım…
Her ne kadar Descartes, “Düşünüyorum öyleyse varım,” sözüyle varlığı eşanlamlı tutsa da, Ali Şeriati, var olmak için bunu yeterli sebep görmediğinden, “Düşünüyorum öyleyse varım değil, başkaldırıyorum, öyleyse varım!” demiştir. Düşüncesini söylemekten korkan düşünürün varlığından, ihtiyaç duyulan zamanda haberdar olunmamışsa, neyleyim ben böyle düşünürü… İnsanlık, düşüncesinin bedelini ödeyenlere minnettardır. Şahların tacını tahtını yerle bir eden güç, Ali Şeriati gibi düşünürlerin başkaldırma dirayetini gösterdiklerindendir.
Millet olarak kendi rönesansımızı gerçekleştirmek için seküler aydınlarımızdan bir kesim ideolojik bağnazlığa, muhafazakâr kesimden birtakım aydınlar da dinî bağnazlığa karşı tavır koymalıdır. İlahiyat kökenli aydınlarımızın belli bir kesimi, “ana akım medya”nın dışlamasının ve hatta karalamasının bedelini ödeyerek, özellikle dinî konularda insanları aydınlatma gayretleri, “Türk Aydınlanması” adına önemli bir gelişmedir.
Alacakaranlıktan aydınlığa çıkış yapma basiret ve cesareti gösterebilenler, güç karşısında boyun eğmeyen ve şahsî çıkarı olmayanlardır.
DOĞUKAN BEY












