Ben henüz yirmi yaşına girmemiş bir lise öğrencisiyken Türkiye, dünya sıralamasında “gelişmekte olan” veya “azgelişmiş” bir ülke konumundaydı. O günden bugüne 55 yıldan fazla bir zaman geçti. “Dün ülke olarak bizimle aynı kategoride, hatta daha geride olanlar bile bugün bizden daha ileriye gitmiş veya gelişmiş ülke seviyesine çıkmışken, imparatorluk bakiyesi biz neden onların gerisinde kaldık?” sorusuna, belli bir birikim ve hayat tecrübesinden sonra kendime sorup cevap aramaya çalıştığım o günden bugüne takriben otuz yıl geçti. Benzeri bir soruyu başka aydınlarımız da kendisine sormuş:“Uzun yıllar düşünmüşümdür, bizlerden belki de beş yüz yılı aşkın süredir neden pek kâşif ve araştırmacı çıkmaz diye… (A. Tarık Çelenk, Mahallenin Krizinden Memleket Krizine, s.101)” Aynı istikamette fikir yürütürken, “Müslümanlar bu yüzyılda evrensel bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı.” diyen Ali Bardakoğlu, kendi dışımızdaki dünyaya bigâne kalışımızdan dolayı insanlığın ortak birikimine yabancılaştığımızı söyler. (İslam’ı Doğru Anlıyor Muyuz?, s. 147) Prof. Ahmet T. Kuru’ya göre ise; “Osmanlı uleması, Batı Avrupa’daki bilimsel gelişmelere dikkat etmek yerine, 16. Yüzyılın sonlarından itibaren medreselerdeki dinî çalışmalara daha fazla odaklandı ki bu durum tabiat bilimleri ve felsefeyi müfredatta daha da marjinalleştirdi. (s. 233)”Asker-ulema ittifakıBizim ilk etapta ülke bazında cevap aradığımız soruya Ahmet T. Kuru, bir önceki bölümde geniş yer verdiğimiz, “İslam/Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” kitabında, İslâm dünyası ölçeğinde, sebep-sonuç ilişkilerine göre cevap aramış: “Osmanlılar ve Safeviler askerî devlet ile ulemanın ittifakına dayanmaktaydı; filozoflar sınıfını ortadan kaldırdıkları ve tüccarları marjinalleştirdikleri için felsefî ve iktisadî kalkınmaları sınırlı kaldı. (s. 22)” Prof. Kuru’ya göre geri kalmışlığın nedenlerinden biri de, Türkiye, İran, Mısır, Irak, Suriye, Cezayir, Tunus, Pakistan ve Endonezya gibi ülkelerdeki 20. yüzyıl seküler liderlerinin çoğunun eski subaylardan oluşmasıydı. ( s.24)” Her ne kadar “seküler” olsalar da, A. Kuru’nun yerinde tespit ettiği ve bize de hiç yabancı gelmediği gibi; “Mısır başta olmak üzere seküler başlayan rejimler otoriter liderlerini dindar halk nezdinde meşrulaştırmak için İslam’ı kullandılar.” Belki geçmişten biraz daha farklı olarak, siyasetin yönlendirdiği ve şekillendirdiği, “Bu tarz bir siyaset de bağımsız âlimler, entelektüeller ve burjuvazi yerine, devlet ile yeniden ittifak yapmaya amade bekleyen ulema ile işbirliği netice verdi. Sonuçta entelektüeller ezildi, burjuvazi sınıfı da iktidarın yandaşı olmaktan öteye geçemedi. (s. 24)” Özellikle dindar/muhafazakâr kesimlerin ağır bastığı veya siyasal İslamcılığın revaçta olduğu toplumlarda sıkça başvurulan metot: “… hükümetler, ulemanın siyasi muhalefetinin önüne geçmek ve dahası idarelerini meşrulaştırmak için camileri kontrol altına almışlardır. Laiklik konusunda Müslüman dünyada öncü olan Türkiye’de bile durum böyledir. (s. 68)” Bir Orta Doğu tarihi uzmanı olan Bernard Lewis de, “Pek çok İslam ülkesinde ise din, iç siyasette uluslararası siyasette olduğundan çok daha güçlü bir faktördür. (İnanç ve İktidar, s. 14)” diyor. İçine kapanan İslâm düşüncesiTarık Çelenk, Mustafa Akyol’un “Müslüman Aklın Uyanışı” kitabından aktardığı Bernard Lewis’in görüşü, adeta Ahmet T. Kuru’nun kitabının özeti gibidir: “İslamın kozmopolitliği ve yaratıcı düşünceyi keşfinin ilk yıllarının ardından İslam düşüncesi içine kapandı. İslam düşüncesi diğer kültürleri özümseme niteliğini yitirdi. Bu Müslümanlarda dünyanın geri kalan kısmına karşı ciddi bir merak eksikliği doğurdu. İslam medeniyetinin gelişmesi de engellenmiş oldu. (A. Tarık Çelenk, a.g.e, s. 102)” İçine kapanan İslâm düşüncesi, kozmopolitliği ve yaratıcılığını kaybettiğinden dolayıdır ki, Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Prof. Ali Bardakoğlu, Müslümanların evrensel bir meydan okumayla karşı karşıya olduğu endişesini taşıyor. Kendi içine kapanan bir anlayışın hâkim olduğu toplumun kendi dışındaki dünyadan haberdar olması beklenemez. Meselâ; “İlk kitap basım yılı olan 1455’ten, Osmanlı’da ilk kitap basımı 1729 yılına kadar Müslümanlar tarafından tek bir kitap bile basılmamıştır.” Ulemanın şu veya bu sebepten dolayı matbaada kitap basılmasına karşı muhalefeti, “Osmanlı toplumunda aşırı düşük düzeyde okuryazarlık oranının (1800’de tahminen yüzde 1 civarı) oluşmasına sebep oldu. Bu dönemde Batı Avrupa ülkelerindeki okuryazar oranının %31civarında olduğu tahmin edilmektedir. (Ahmet T. Kuru, s.274)”Seküler, laik fakat otoriterGeçmişten miras aldığımız bu tür ittifakların doğurduğu menfi sonuçları henüz ortadan kaldırmış değiliz. Sonradan görme, şehirleşememiş zenginlerle burjuva sınıfı oluşamadığı gibi, bir taraftan devlet kontrolü, diğer taraftan mahalle baskısı altında düşünür yetiştiremediğimiz bir vakıadır maalesef! “Özetle entelektüeller ve burjuvazi, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarını ve siyasetlerini dönüştüren Aydınlanma, Amerika ve Fransız devrimleri ve Sanayi Devrimi gibi karmaşık süreçlerde öncü roller oynadılar. (…) Buna karşılık, Müslüman ülkelerde böyle dinamik entelektüeller ve tüccarlar yoktu. Felsefî, siyasî ve teknolojik devrimler yaşamadılar. (s. 281-282)”Laik ya da seküler bir siyasetçi ya da aydın kafa yapısına sahip olmak yetmiyor; samimi demokrat olmak, demokrasiyi, dolayısıyla çoksesliliği içine sindirebilmek gerek. “Çoğu Müslüman ülkede laik devletlerin liderleri otoriter, devletçi ve milliyetçi olmuştur. Çoğu ülkede bu liderler, entelektüellerin özgürlüğünü savunmamışlar; aksine, -entelektüel hayatın gelişimi için gerekli koşullar olan- bireyciliğe, eleştirel düşünmeye ve çokkültürlülüğe karşı çıkmışlardır. (s. 304)”Entelektüel düşmanlığı bizde çift taraflıdır: “İslamî aktörler için entelektüeller dine eleştirel yaklaşmakta ve fazlasıyla Batılı fikirler oluşturmaktadır; bu nedenle fikirleri İslam dışı hatta İslam karşıtı olarak yaftalanabilir. Laik devlet yöneticileri ise genellikle entelektüelleri, otoriter modernleşme projelerine engel olarak görmüştür. (s. 84)”“Böyle gelmiş böyle gider” mi?Yine haksızlığa, riyakârlığa ve keşmekeşliğe isyan ettiğim bir günde bir dosta içimi dökmeye başlamıştım ki, sözümü yarıda kesti: “Abi, böyle gelmiş böyle gider, kendini fazla yorma!” dedi. Öfkem daha da kabardı: Böyle gelip böyle gitmemeli! Birileri de, böyle gelip böyle gitmez, diyebilmeli. Hâlimizden, gidişattan şikayetçiyiz fakat eleştirimizi bile yüksek sesle söylemekten çekiniyoruz. “Said Halim Paşa, ‘Buhranlarımız’ adlı kitabında, Osmanlı İmparatorluğu’nda aristokrasi veya burjuvaziden ziyade devlet ricalinin egemen sınıf olduğunu belirtir. Ona göre devlet ricali doğası gereği uysal, itaatkâr ve risk almaktan kaçınan kimselerdi. (Ahmet T. Kuru, s. 293)” Sadece memur değil, aydın kesiminde de bu uysallık, itaatkârlık ve risk almayan “böyle gelmiş böyle gider” zihniyeti kabul gördüğü müddetçe, azgelişmişlikten kurtulamayız. Böylesi bir sosyolojide, “Müslüman halkların kendi tarih, kültür ve din gelenekleriyle uyumlu olacak, ama yine de yönetilenlere, Batı’daki özgür toplumlarda anlaşıldığı şekliyle bireysel özgürlük ve insan hakları tanıyacak bir hükümet biçimi geliştirmeleri mümkün mü? (Bernard Lewis, a.g.e, s, 69)” Bence mümkün! Zaman zaman kafasını gözünü kıra kıra da olsa, Müslüman ülkeler içinde biz Türkler, Bernard Lewis’in tarifine yakın hükümetler kurulabildiğini gösterdik. Yazar Ahmet T. Kuru da, böyle geldi ama böyle gitmemeli, düsturundan hareketle, bahse konu kitabı yazma gereğini hissetmiş. İki bölümde özetlemeye çalıştığımız kitap, dünden bugüne kendimizle yüzleşmemize ve üzerinde düşünmemize vesile olmuştur. Sayın Ahmet T. Kuru’ya göre; ulema-devlet ittifakı, tüccar/burjuva kesimine hayat hakkı tanınmaması ve eleştirel düşüncenin, çokkültürlülüğün beslendiği felsefenin medreselerden kovulması, Müslüman ülkelerin otoriter ve geri kalmış olmalarının başlıca sebepleridir. Dün, bu ve benzeri sebeplerden dolayı hem otoriterdik hem de ileri giden ülkelerin epeyce gerisindeydik. Bugün, bunca musibete rağmen hâlâ “gelişmekte olan” ülke konumundaysak, dünden ibret almamış ve bu durumdan ders çıkarmamışız demektir. DOĞUKAN BEY
Iğdır
Yayınlanma: 10 Temmuz 2026 - 00:02
Mahmut Aşkar Yazdı : Neden Hâlâ Azgelişmişlikten Kurtulamıyoruz? (2)
Iğdır
10 Temmuz 2026 - 00:02
Bu haber 708 defa okunmuştur.
EDİTÖR
İlginizi Çekebilir












