Kahramanmaraş’taki acı olay bize şunu açıkça gösterdi: Çocuklarımızı korumak, sadece kapıya bir güvenlik görevlisi koymakla sınırlı değil. Onların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini bütüncül bir şekilde ele almak zorundayız. Çünkü ihmal sadece fiziksel alanlarda değil, görünmeyen dünyalarda da büyüyor.
Eğer gerçekten “bir daha olmasın” diyorsak, gençlerimizin yaşadığı her alanı — okulda, evde ve dijital dünyada — daha güvenli, daha bilinçli ve
Kahramanmaraş’ta yaşanan o acı olayı hepimiz duyduk. İçimiz sıkıştı, “nasıl olur?” dedik, belki birkaç gündür konuşuyoruz… ama şimdi asıl soruyu sormamız gerekiyor: Gerçekten bir daha olmaması için ne yapıyoruz?
Çünkü kabul edelim, mesele sadece bir okul kapısındaki güvenlik açığı değil. Bu, çocuklarımızı nasıl büyüttüğümüzle, onları ne kadar anladığımızla ve ne kadar yalnız bıraktığımızla ilgili bir mesele.
Şimdi gelin açık açık konuşalım.
Bir çocuğun hayatı sadece okuldan ibaret değil. Eve geliyor, telefonunu eline alıyor, saatlerce başka bir dünyanın içinde yaşıyor. Orada gördükleri, duydukları, hissettikleri onun gerçekliğini şekillendiriyor. Peki biz bunun ne kadar farkındayız?
Sürekli şu hataya düşüyoruz: Ya tamamen yasaklamaya çalışıyoruz ya da tamamen görmezden geliyoruz. Oysa ikisi de çözüm değil.
Peki ne yapacağız?
Önce okuldan başlayalım.
Evet, güvenlik önemli. Okul kapıları daha kontrollü olmalı, kim giriyor kim çıkıyor bilinmeli. Ama dürüst olalım, mesele sadece kapıdan giren biri değil. Asıl mesele, o okulun içindeki çocukların ne yaşadığı.
Her okulda güçlü bir rehberlik sistemi olmak zorunda. Öyle kağıt üzerinde duran değil, gerçekten çocuklara dokunan bir sistem. Bir çocuk içine kapanıyorsa, öfke patlamaları yaşıyorsa, yalnızlaşıyorsa… bunun fark edilmesi gerekiyor. “Dersini dinliyor mu?” kadar “iyi mi?” sorusu da sorulmalı.
Öğretmenler sadece ders anlatan kişiler değil. Onlar aynı zamanda ilk fark edenler. Bu yüzden onların da desteklenmesi, eğitilmesi şart.
Gelelim ailelere… yani bize.
Çocuğun elinden telefonu almak kolay. Ama onun o telefonda ne yaşadığını anlamak zor. Asıl mesele de bu zaten.
Çocuğun saatlerce ne izlediğini bilmiyorsak, kimlerle konuştuğundan haberimiz yoksa, neye maruz kaldığını hiç sormuyorsak… orada bir boşluk var demektir. Ve o boşluk, sandığımızdan daha tehlikeli.
Ama bu “sürekli kontrol et, baskı kur” demek değil. Tam tersine… konuşmak demek. Dinlemek demek. Yargılamadan anlamaya çalışmak demek.
Bir çocuk yaşadığı öfkeyi, korkuyu ya da yalnızlığı ailesine anlatamıyorsa, o duygu başka bir yerden çıkar. Bazen de en yanlış şekilde çıkar.
Bir de dijital dünya var… görmezden gelemeyeceğimiz kadar büyük bir gerçek.
Çocuklar şiddeti izliyor, oynuyor, maruz kalıyor. Bu her çocukta aynı etkiyi yaratmaz, evet. Ama denetimsiz olduğunda risk büyür.
O yüzden yasaklamak yerine öğretmemiz gerekiyor.
Ne izlediğini sorgulamayı, gördüğünün gerçek olmadığını anlamayı, duygularını kontrol etmeyi öğretmemiz gerekiyor.
Okullarda medya okuryazarlığı artık “olsa iyi olur” değil, zorunluluk.
Ve son olarak şunu da unutmayalım…
Bir çocuğun hayatı sadece okul ve ev arasında geçmemeli. Spor yapabileceği, kendini ifade edebileceği, enerjisini atabileceği alanlar olmalı. Çünkü boş kalan her alan, başka şeylerle doluyor.
Şimdi tekrar başa dönelim.
Kahramanmaraş’ta yaşanan o acı olay…
Eğer gerçekten “bir daha olmasın” diyorsak, sadece üzülmek yetmez.
Biraz daha ilgilenmemiz, biraz daha sormamız, biraz daha dinlememiz gerekiyor.
Çünkü mesele sadece güvenlik değil.
Mesele, bir çocuğun fark edilip edilmediği.
Ve bazen bir çocuğu koruyan şey, bir kapıdaki görevli değil…
Onu gerçekten anlayan bir yetişkindir.
DENİZ PARILTI












