II. Bölüm
Şehir Kimliği
Şehirli kimliğe sahip olmakla şehir kimliği içiçe geçmiş kavramlardır. Şehrin kimliği, şehirlinin, şehirli kimliği sahiplenmesiyle bağlantılıdır. Bu da ancak yaşadığı şehri sahiplenmekle mümkündür. Çevre bilinci gelişmemiş, betonlaşma uğruna, şehrin içinden geçen çayların kurutulduğu, yeşilliklerin yok edildiği bir şehirde tabiî ve tarihî dokuyu koruyabilmek, “Muhafaza etmek için sevmek gerekir. Bir şehri sevmeyen, tanımayan, onu kırıp dökmekte beis görmez. Onu seveninin ise şehri tahrip oldukça dünyanın öbür ucunda olsa dahi canı yanar.”
İnsanın barınmak için binaya ihtiyacı olduğu kadar, özellikle şehir hayatında doğal güzellikleri korunmuş yeşil alanlara, çevreye de ihtiyaç var. “Etrafa bakmak bir sanattır; hayattaki incelikler buradan doğar. Etrafına bakmayı bilen insanların şehirleri de ona göre olur. Bu insanlar ırmağın akışıyla, rüzgârın esşiyle oynamazlar; şehirlerini coğrafyayla, tabiatla uyumlu kılarlar.Bir şehrin kimliğini oluşturan ögelerin başında kültürel varlıkları, doğal güzellikleri, şehrin kendine özgü mimarisi, bölge gelenekleri ve yaşadığı şehre şahsiyet kazandıran sanatçıları kadar, tarihî ve ebedî kişileri, hatta ünü şehir sınırlarını taşmış mutfak kültürü gelir.
“Söz konusu etmenlerin farklılığı ise her kenti birbirinden ayırır ve kente özgün kimliğini kazandırır. (…) Sürekli değişim ve gelişim halinde olan kent ve toplumsal ilişkiler de bu bağlamda kent kimliğinin yeniden tanımlanmasına sebep olur (ES, Muharrem , Kent Üzerine Düşünceler, s.48, İstanbul 2007). Sosyal ilişkilerin kent kimliğinin oluşmasında sağladığı etki, aynı zamanda onun kent kültürünün de ayrılmaz bir parçası olduğunu bizlere gösteri.”
Şehir kimliğinin oluşmasında sembolik değeri olan mekânlar, kollektif hafızanın canlı kalmasında da etkili olur. Sosyo-kültürel açıdan bakıldığında şehir, köyün aksine heterojen bir yapıya sahiptir. Çokkültürlü bir şehir hayatından bir şehirli kimliği doğar. Bir bakıma şehirli olmak, “öteki”yle yaşamasını öğrenmek demektir. Bu olması gereken şeyler gerçekleşmediğinde, farklılıklarla birlikte yaşama kültürü de ortadan kalkar ki, bu da şehir hayatında kutuplaşma, gettolaşma ve paralel toplum oluşmasına zemin hazırlar.
Iğdır’da, birbiriyle yüzleşmeğe cesaret edemeyen kesimler arasında böylesi bir kutuplaşmadan söz etmek mümkün... Açığa vurulmayan, yerine göre etnik ve yerine göre de dinî kimlik üzerinden kutuplaşmalar, Iğdır’da paralel toplum oluşmasının önünü açıyor. Paralel toplum, herkesin kendi dünyasında ve kendi semtinde yaşaması ve tarafların, karşılaşmak, yüzleşmek yerine birbirine teğet geçmesi demektir. Tarafların birbirini ötkileştirmesini kırmak için yüzleşmeleri gerekir. Aksi durumda alt kimliklerin öne çıktığı bu tür sosyolojik bir gelişmenin taban tutması, şehir kimliğinin oluşmasına engel olduğu gibi, şehirlilik (Iğdırlılık) üst-kimliğinin pekişmesi ve kabul görmesini de tehlikeye düşürür.
Fert olarak kendimizi siyasî, dinî veya kültürel kimlik çerçevesinde ifade edebiliriz ancak bir şehrin kimliği, ideolojik formatta etnik, dinî ve siyasî mülahazlara göre tarif edilemez.
İbni Haldun’un, tarım ve hayvancılıkla geçinen kesimlere “bedevi”, şehirdekilere “hedari” sınıflandırmasına karşılık, Alman sosyolog Ferdinand Tönnies de köy toplumuna “Gemeinschaft/Cemaat”, şehirlilere ise “Gesellschaft/Cemiyet/Toplum” demiştir.
Köydeki cemaat anlayışı, şehirde cemiyetleşmiyor yani toplum anlayışına dönüşmüyorsa, orada şehirleşme sürecinde sıkıntı var demektir. Kültür zenginliğimiz; yerel kültürün ögelerini oluşturan örf, adet, folklor, şive ve mutfak çeşitliliği gibi farklı özelliklerin korunmasıyla mümkündür. Ancak, tarım ve hayvancılığın şekillendirdiği taşra hayat tarzı ve davranış biçimleri şehre taşındığında, şehir hayatına uyum sağlamanın önünde engel teşkil eder.
Iğdır örneğinde olduğu gibi, şehirleşme sürecinin akamete uğraması durumunda şehir, şehirli kimliğe sahip insanlarını peyder pey kaybetmeye başlar. Iğdır, bir taraftan yoğun bir şekilde aldığı iç göçlere paralel olarak özellikle ülkenin batısına göç veren bir Doğu Anadolu şehridir. Şehrin yeni yerlilerinin şehir hayatına uyum sağlayabilmesi için şehir idaresi yeni hemşerilerinin uyum sürecinin alt yapısını oluşturmalı, bu doğrultuda hizmet veren sivil kitle kuruluşları ve oluşumlara destek olmalıdır. Aksi taktirde şehrin sosyo-kültürel dokusu bozulmaya başlar ve ne şehirden şehir ne de köyden köy gibi bir sosyolojik gerçeklikle karşı karşıya kalınır.
Farklı kültürlere mensup toplumların karşılaşmasında başlayan akültürasyon ya da kültürel uyum süreci, genellikle baskın/üstün kültürün lehine sonuçlanır. Meselâ Almanya’daki Türklerde başgösteren bu süreç artık yer yer kültürel asimilasyona dönüşmüştür. Köyden veya farklı kültürel değerlerin hâkim olduğu yörelerden şehre göç edenlerde de şehirleşme veya akültürasyon süreci başlar. Şayet bu süreç işlemez ya da başarılı olmazsa, şehrin belli semtlerinde taşra kültürünün hâkim olduğu adacıklar/gettolar ortaya çıkar. Iğdır’ın belli semtlerinde oluşmaya başlamış bu durum, şehirleşme sürecinin önündeki en büyük engeldir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, sosyo-kültürel açıdan bakıldığında, etnik, dinî veya siyasî aidiyet gibi alt kimliklere öncelik verilmesiyle, farklı kesimlerin en büyük ortak paydası ve birlikte yaşama adına, Iğdırlılık kimliği geri plana atılmış olur.
Şehir Kimliği
Şehirli kimliğe sahip olmakla şehir kimliği içiçe geçmiş kavramlardır. Şehrin kimliği, şehirlinin, şehirli kimliği sahiplenmesiyle bağlantılıdır. Bu da ancak yaşadığı şehri sahiplenmekle mümkündür. Çevre bilinci gelişmemiş, betonlaşma uğruna, şehrin içinden geçen çayların kurutulduğu, yeşilliklerin yok edildiği bir şehirde tabiî ve tarihî dokuyu koruyabilmek, “Muhafaza etmek için sevmek gerekir. Bir şehri sevmeyen, tanımayan, onu kırıp dökmekte beis görmez. Onu seveninin ise şehri tahrip oldukça dünyanın öbür ucunda olsa dahi canı yanar.”
İnsanın barınmak için binaya ihtiyacı olduğu kadar, özellikle şehir hayatında doğal güzellikleri korunmuş yeşil alanlara, çevreye de ihtiyaç var. “Etrafa bakmak bir sanattır; hayattaki incelikler buradan doğar. Etrafına bakmayı bilen insanların şehirleri de ona göre olur. Bu insanlar ırmağın akışıyla, rüzgârın esşiyle oynamazlar; şehirlerini coğrafyayla, tabiatla uyumlu kılarlar.Bir şehrin kimliğini oluşturan ögelerin başında kültürel varlıkları, doğal güzellikleri, şehrin kendine özgü mimarisi, bölge gelenekleri ve yaşadığı şehre şahsiyet kazandıran sanatçıları kadar, tarihî ve ebedî kişileri, hatta ünü şehir sınırlarını taşmış mutfak kültürü gelir.
“Söz konusu etmenlerin farklılığı ise her kenti birbirinden ayırır ve kente özgün kimliğini kazandırır. (…) Sürekli değişim ve gelişim halinde olan kent ve toplumsal ilişkiler de bu bağlamda kent kimliğinin yeniden tanımlanmasına sebep olur (ES, Muharrem , Kent Üzerine Düşünceler, s.48, İstanbul 2007). Sosyal ilişkilerin kent kimliğinin oluşmasında sağladığı etki, aynı zamanda onun kent kültürünün de ayrılmaz bir parçası olduğunu bizlere gösteri.”
Şehir kimliğinin oluşmasında sembolik değeri olan mekânlar, kollektif hafızanın canlı kalmasında da etkili olur. Sosyo-kültürel açıdan bakıldığında şehir, köyün aksine heterojen bir yapıya sahiptir. Çokkültürlü bir şehir hayatından bir şehirli kimliği doğar. Bir bakıma şehirli olmak, “öteki”yle yaşamasını öğrenmek demektir. Bu olması gereken şeyler gerçekleşmediğinde, farklılıklarla birlikte yaşama kültürü de ortadan kalkar ki, bu da şehir hayatında kutuplaşma, gettolaşma ve paralel toplum oluşmasına zemin hazırlar.
Iğdır’da, birbiriyle yüzleşmeğe cesaret edemeyen kesimler arasında böylesi bir kutuplaşmadan söz etmek mümkün... Açığa vurulmayan, yerine göre etnik ve yerine göre de dinî kimlik üzerinden kutuplaşmalar, Iğdır’da paralel toplum oluşmasının önünü açıyor. Paralel toplum, herkesin kendi dünyasında ve kendi semtinde yaşaması ve tarafların, karşılaşmak, yüzleşmek yerine birbirine teğet geçmesi demektir. Tarafların birbirini ötkileştirmesini kırmak için yüzleşmeleri gerekir. Aksi durumda alt kimliklerin öne çıktığı bu tür sosyolojik bir gelişmenin taban tutması, şehir kimliğinin oluşmasına engel olduğu gibi, şehirlilik (Iğdırlılık) üst-kimliğinin pekişmesi ve kabul görmesini de tehlikeye düşürür.
Fert olarak kendimizi siyasî, dinî veya kültürel kimlik çerçevesinde ifade edebiliriz ancak bir şehrin kimliği, ideolojik formatta etnik, dinî ve siyasî mülahazlara göre tarif edilemez.
İbni Haldun’un, tarım ve hayvancılıkla geçinen kesimlere “bedevi”, şehirdekilere “hedari” sınıflandırmasına karşılık, Alman sosyolog Ferdinand Tönnies de köy toplumuna “Gemeinschaft/Cemaat”, şehirlilere ise “Gesellschaft/Cemiyet/Toplum” demiştir.
Köydeki cemaat anlayışı, şehirde cemiyetleşmiyor yani toplum anlayışına dönüşmüyorsa, orada şehirleşme sürecinde sıkıntı var demektir. Kültür zenginliğimiz; yerel kültürün ögelerini oluşturan örf, adet, folklor, şive ve mutfak çeşitliliği gibi farklı özelliklerin korunmasıyla mümkündür. Ancak, tarım ve hayvancılığın şekillendirdiği taşra hayat tarzı ve davranış biçimleri şehre taşındığında, şehir hayatına uyum sağlamanın önünde engel teşkil eder.
Iğdır örneğinde olduğu gibi, şehirleşme sürecinin akamete uğraması durumunda şehir, şehirli kimliğe sahip insanlarını peyder pey kaybetmeye başlar. Iğdır, bir taraftan yoğun bir şekilde aldığı iç göçlere paralel olarak özellikle ülkenin batısına göç veren bir Doğu Anadolu şehridir. Şehrin yeni yerlilerinin şehir hayatına uyum sağlayabilmesi için şehir idaresi yeni hemşerilerinin uyum sürecinin alt yapısını oluşturmalı, bu doğrultuda hizmet veren sivil kitle kuruluşları ve oluşumlara destek olmalıdır. Aksi taktirde şehrin sosyo-kültürel dokusu bozulmaya başlar ve ne şehirden şehir ne de köyden köy gibi bir sosyolojik gerçeklikle karşı karşıya kalınır.
Farklı kültürlere mensup toplumların karşılaşmasında başlayan akültürasyon ya da kültürel uyum süreci, genellikle baskın/üstün kültürün lehine sonuçlanır. Meselâ Almanya’daki Türklerde başgösteren bu süreç artık yer yer kültürel asimilasyona dönüşmüştür. Köyden veya farklı kültürel değerlerin hâkim olduğu yörelerden şehre göç edenlerde de şehirleşme veya akültürasyon süreci başlar. Şayet bu süreç işlemez ya da başarılı olmazsa, şehrin belli semtlerinde taşra kültürünün hâkim olduğu adacıklar/gettolar ortaya çıkar. Iğdır’ın belli semtlerinde oluşmaya başlamış bu durum, şehirleşme sürecinin önündeki en büyük engeldir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, sosyo-kültürel açıdan bakıldığında, etnik, dinî veya siyasî aidiyet gibi alt kimliklere öncelik verilmesiyle, farklı kesimlerin en büyük ortak paydası ve birlikte yaşama adına, Iğdırlılık kimliği geri plana atılmış olur.












