III. Bölüm
Şehirle Özdeşleşen Kimlik
Felsefî anlamda vatan/sıla; kişinin aslında kendine dönmesi ve kendini bulmasıdır. Sılaya veya vatana yolculuk; biraz da epey uzak kaldığımız, ihmal ettiğimiz kendimize dönüşten başka bir şey değil ki zaten...
Bizi doğuran anada tercih olamayacağı gibi doğup büyüdüğümüz topraklarda da tercih sözkonusu olmaz... Belki de, İbni Haldun’un, “coğrafya kaderdir” demesi bundan dolayıdır. Yirmi yaşımdayken terk ettiğim Iğdır’a tam elli yıl sonra geri dönüşümdeki en büyük etken, Iğdırlılık tarafımın ağır basmasıydı. Karl Theodor Jaspers, “Vatan; anladığım ve anlaşıldığım yerdir” dese de, yaşadığı ömrün üçte ikisinden fazlasını ülke dışında geçirdikten sonra doğup büyüdüğü topraklara dönüş yapan birisi olarak; Vatan, ne doğduğun, ne de doyduğun yerdir. Vatan; gönül bağlarının olduğu yerdir, diyorum.
Mekân-kimlik ilişkisi
Dün, tek katlı bahçeli evlerden oluşan Iğdır’da bugün, her türlü mimarî estetikten yoksun betonlaşma sonrası insanca yaşama alanları çok katlı binalara feda edilmiş durumda. Aile boyu yaşama alanlarından mahrum bırakılmış bir şehrin insanlarından, yaşadıkları şehirle özdeşmeleri için özel sebepler olmalı.
Zaten kimliğin şekillendiği yöre ile irtibatı kesilen her insanda, şimdi yâd olan o yerlere olan özlem, ömrü billah devam eder. Saha uzmanlarının, “kültürel kimlik yedi yaşına kadar tamamlanır” dedikleri bir yaşa kadar Iğdır’da yaşamış her Iğdırlı, değil Türkiye’nin, dünyanın neresine giderse gitsin, ömrü billah Iğdır’ı zihin dünyasında yaşar ve yaşatır.
Bizim türkülerimizin yürek sızlatan en önemli konusu, ayrılıktır. Bu ayrılık da bilindiği gibi, bazen sılaya, bazen de sevgiliyedir. Fakat değil sadece oradaki eşe dosta, sılanın dağına, bağına, deresine, bayırına bile ayrı bir özlem vardır. “Ordu’nun Dereleri” ve “Erzincan’a girdim ne güzel bağlar/Erzurum’a vardım dumanlı dağlar” gibi yüzlerce türkümüz kadar, meşhur “Haydar Baba” şiiri de adını aynı isimli bir dağdan almaktadır. Bu da, bizim kültürümüzde insan-tabiat ilişkisinin önemine delalettir.
Meselâ, Uludağ deyince Bursa, Erciyes deyince Kayseri, Palandöken deyince Erzurum akla geldiği gibi, Ağrı deyince de Iğdır akla gelmeli. Ama gelgör ki, bütün ihtişamıyla Iğdır Ovası’nı adeta kucaklayan, bazen elinizi uzatsanız sanki zivedeki kara dokunacakmış gibi kendinize yakın hissetiğimiz Ağrı Dağı’yla Iğdır ne kadar özdeşleşebilmektedir? Kısa bir süre önce Van tarafından arabayla Doğubayazıt’a girmek üzereyken Ağrı Dağı’nın Doğubayazıt’tan görünüşünü resimledim. Daha sonra bu resmi Iğdır tarafından görünen Ağrı Dağı’yla kıyasladığımda; Doğubayazıt’a adeta arkası dönük olan Ağrı Dağı bütün ihtişamıyla Iğdır Ovası’nı kucaklıyordu. Komşu şehrimiz Doğubayazıt’ın, Ağrı Dağı’na Iğdır’dan daha çok önem vermesi ve yatırım yapması, takdire şayan bir girişimdir.
Söz dağlardan açılmışken, Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın, çocukluğunu geçirdiği yörenin dağından adını alan meşhur “Heyder/Haydar Baba” şiirini anmamak olmaz...
“Heyder Baba, bulagların yarpızı
Bostanların gülbeseri garpızı”
Bu şiirde, bulagların (pınarlar) yarpuzu, bostanların gülbeseri (salatalık) ve karpuzu gibi tabiat varlıklarına yer verilmesi, kişinin doğup büyüdüğü toprağa ve orada yetişen ürünlere ayrı bir nostaljik duyguyla yakınlığını ele verir. Tıpkı her Iğdırlılının Iğdır Kaysı’sını bir parça Iğdırlılık olarak gördüğü gibi. Hatta “Iğdır’ın Al Elması” ve “Iğdır’ın Yolları Taştan” adlı türküler, Iğdır’ın tanıtımı kadar, Iğdırlıların da Iğdırlılığına katkı sağlamaktadır.
Heyder (Haydar) Baba’yı bizim kültür coğrafyamızda her okuyan insan, şiirde kendisinin çocukluk ve gençlik yıllarından birşeyler bulabilmektedir. Şehriyar’a bu şiiri yazdıran sebep, doğup büyüdüğü ve kültürel kimliğinin şekillendiği topraklara olan hasretten başka ne olabilir ki... Şiiri okuyanlar; gelenek, töre, inanç, aile, komşuluk, kollektif ve sözlü edebiyatın çerçevesini çizdiği ve nesilden nesile intikal eden kültür mirasının, tabiatla içiçe sürdürülen bir hayatta insanları nasıl yoğurduğunu göreceklerdir. Bütün bunlar, kişinin aidiyet duyduğu yöre kültürüne olan bağlılığını ifade eder ki, bu da sıla veya memleket dediğimiz yer ile alakalıdır.
Beş Şehir kitabının yazarı “Tanpınar için şehir bir medeniyet algısının şekle dönüştüğü yaşam alanıdır. Şehirli ise yaşadığı alanı tasarlayan, dönüştüren veya yeniden inşa eden kişidir. Her gün bir şekilden başka bir şekle dönüşen kentlerde nostaljiden söz edilemez, böylelikle şehir nostaljisi olmayan birey bir yabancı gibi şehirde yaşamaya başlar. İşte Tanpınar’ın fark ettiği şey 1950’den itibaren belirginleşen yanlış ve kimliksiz bir şehirleşme travmasıdır."
Bir milletin hafızası gibi bir şehrin hafızası da doğrudan kendi geçmişiyle bağlantılıdır. “Eski Iğdır Evleri”nden sözde koruma altında ama harabeye dönmüş birkaç binanın dışında ne kaldı? Sembolik değeri olan Iğdır Su Ambarı niye yıkıldı? Iğdır’ın aydınlık yüzü Iğdır Lisesi niçin aynı isim altında eğitim-öğretimine devam etmedi? Akla ziyan gelişmeler ve cevabı olmayan sorular... Bu doğrultuda Arslantürk Akyıldız Hoca bir köşe yazısında çok önemli tesbitlerde bulunmuş:
“Yeni yapılaşma furyası maalesef yıllar içerisinde çok bilinçsiz ve hoyratça sürdürüldüğü için, günümüze kadar gelmesi mümkün birçok eser yok edildi. Mesela, eski Postahane binası, şu anki Belediye binasının yerinde olan eski bina, Kurtuluş İlkokulunun eski taş yapılı binası, kısmen ahşap olan Askerlik şubesi, eski hükümet konağı, eski Hastahane binası… hepsi yok olup gittiler.. Adeta şehrin hafızasını da alıp götürdüler. Tabii ki birçok acı ve tatlı hatıralarıyla birlikte… Bu kategoride sayacağımız ve günümüze kadar gelen belki de tek yapı, eski Iğdır Lisesi ( Şimdiki Iğdır Ortaokulu binasıdır. )
Iğdır’ın neyi meşhur?
Türkiye’nin herhangi bir yerinde “Adana Kebap”, “Urfa Kebap” ya da “Antep Baklavası” yiyebildiğimiz gibi, “Iğdır Bozbaşı”, “Sabah Aşı” veya “Taş Köfte” yiyebilmeliyiz. Birkaç yıl önce Iğdır’a izine gelmek üzere mesai arkadaşımla vedalaşırken, adet üzere, “Memlekete gideceğim. Bir isteğin var mı?” dedim. O da bana, “Iğdır’ın neyi meşhursa ondan isterim” diyerek karşılık verince, beni bir düşünce aldı: Almanya’ya kadar götürebileceğim neyi vardı Iğdır’ın? Bir Ağustos ayında İstanbul’dan iki günlüğüne ilk defa Iğdır’a ziyaretimize gelen kadim dostum, kayısı diyarı Iğdır’dan dönerken Malatya işi “gün kurusu kaysı”yla yetinmek mecburiyetinde kaldı.
Şehirle Özdeşleşen Kimlik
Felsefî anlamda vatan/sıla; kişinin aslında kendine dönmesi ve kendini bulmasıdır. Sılaya veya vatana yolculuk; biraz da epey uzak kaldığımız, ihmal ettiğimiz kendimize dönüşten başka bir şey değil ki zaten...
Bizi doğuran anada tercih olamayacağı gibi doğup büyüdüğümüz topraklarda da tercih sözkonusu olmaz... Belki de, İbni Haldun’un, “coğrafya kaderdir” demesi bundan dolayıdır. Yirmi yaşımdayken terk ettiğim Iğdır’a tam elli yıl sonra geri dönüşümdeki en büyük etken, Iğdırlılık tarafımın ağır basmasıydı. Karl Theodor Jaspers, “Vatan; anladığım ve anlaşıldığım yerdir” dese de, yaşadığı ömrün üçte ikisinden fazlasını ülke dışında geçirdikten sonra doğup büyüdüğü topraklara dönüş yapan birisi olarak; Vatan, ne doğduğun, ne de doyduğun yerdir. Vatan; gönül bağlarının olduğu yerdir, diyorum.
Mekân-kimlik ilişkisi
Dün, tek katlı bahçeli evlerden oluşan Iğdır’da bugün, her türlü mimarî estetikten yoksun betonlaşma sonrası insanca yaşama alanları çok katlı binalara feda edilmiş durumda. Aile boyu yaşama alanlarından mahrum bırakılmış bir şehrin insanlarından, yaşadıkları şehirle özdeşmeleri için özel sebepler olmalı.
Zaten kimliğin şekillendiği yöre ile irtibatı kesilen her insanda, şimdi yâd olan o yerlere olan özlem, ömrü billah devam eder. Saha uzmanlarının, “kültürel kimlik yedi yaşına kadar tamamlanır” dedikleri bir yaşa kadar Iğdır’da yaşamış her Iğdırlı, değil Türkiye’nin, dünyanın neresine giderse gitsin, ömrü billah Iğdır’ı zihin dünyasında yaşar ve yaşatır.
Bizim türkülerimizin yürek sızlatan en önemli konusu, ayrılıktır. Bu ayrılık da bilindiği gibi, bazen sılaya, bazen de sevgiliyedir. Fakat değil sadece oradaki eşe dosta, sılanın dağına, bağına, deresine, bayırına bile ayrı bir özlem vardır. “Ordu’nun Dereleri” ve “Erzincan’a girdim ne güzel bağlar/Erzurum’a vardım dumanlı dağlar” gibi yüzlerce türkümüz kadar, meşhur “Haydar Baba” şiiri de adını aynı isimli bir dağdan almaktadır. Bu da, bizim kültürümüzde insan-tabiat ilişkisinin önemine delalettir.
Meselâ, Uludağ deyince Bursa, Erciyes deyince Kayseri, Palandöken deyince Erzurum akla geldiği gibi, Ağrı deyince de Iğdır akla gelmeli. Ama gelgör ki, bütün ihtişamıyla Iğdır Ovası’nı adeta kucaklayan, bazen elinizi uzatsanız sanki zivedeki kara dokunacakmış gibi kendinize yakın hissetiğimiz Ağrı Dağı’yla Iğdır ne kadar özdeşleşebilmektedir? Kısa bir süre önce Van tarafından arabayla Doğubayazıt’a girmek üzereyken Ağrı Dağı’nın Doğubayazıt’tan görünüşünü resimledim. Daha sonra bu resmi Iğdır tarafından görünen Ağrı Dağı’yla kıyasladığımda; Doğubayazıt’a adeta arkası dönük olan Ağrı Dağı bütün ihtişamıyla Iğdır Ovası’nı kucaklıyordu. Komşu şehrimiz Doğubayazıt’ın, Ağrı Dağı’na Iğdır’dan daha çok önem vermesi ve yatırım yapması, takdire şayan bir girişimdir.
Söz dağlardan açılmışken, Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın, çocukluğunu geçirdiği yörenin dağından adını alan meşhur “Heyder/Haydar Baba” şiirini anmamak olmaz...
“Heyder Baba, bulagların yarpızı
Bostanların gülbeseri garpızı”
Bu şiirde, bulagların (pınarlar) yarpuzu, bostanların gülbeseri (salatalık) ve karpuzu gibi tabiat varlıklarına yer verilmesi, kişinin doğup büyüdüğü toprağa ve orada yetişen ürünlere ayrı bir nostaljik duyguyla yakınlığını ele verir. Tıpkı her Iğdırlılının Iğdır Kaysı’sını bir parça Iğdırlılık olarak gördüğü gibi. Hatta “Iğdır’ın Al Elması” ve “Iğdır’ın Yolları Taştan” adlı türküler, Iğdır’ın tanıtımı kadar, Iğdırlıların da Iğdırlılığına katkı sağlamaktadır.
Heyder (Haydar) Baba’yı bizim kültür coğrafyamızda her okuyan insan, şiirde kendisinin çocukluk ve gençlik yıllarından birşeyler bulabilmektedir. Şehriyar’a bu şiiri yazdıran sebep, doğup büyüdüğü ve kültürel kimliğinin şekillendiği topraklara olan hasretten başka ne olabilir ki... Şiiri okuyanlar; gelenek, töre, inanç, aile, komşuluk, kollektif ve sözlü edebiyatın çerçevesini çizdiği ve nesilden nesile intikal eden kültür mirasının, tabiatla içiçe sürdürülen bir hayatta insanları nasıl yoğurduğunu göreceklerdir. Bütün bunlar, kişinin aidiyet duyduğu yöre kültürüne olan bağlılığını ifade eder ki, bu da sıla veya memleket dediğimiz yer ile alakalıdır.
Beş Şehir kitabının yazarı “Tanpınar için şehir bir medeniyet algısının şekle dönüştüğü yaşam alanıdır. Şehirli ise yaşadığı alanı tasarlayan, dönüştüren veya yeniden inşa eden kişidir. Her gün bir şekilden başka bir şekle dönüşen kentlerde nostaljiden söz edilemez, böylelikle şehir nostaljisi olmayan birey bir yabancı gibi şehirde yaşamaya başlar. İşte Tanpınar’ın fark ettiği şey 1950’den itibaren belirginleşen yanlış ve kimliksiz bir şehirleşme travmasıdır."
Bir milletin hafızası gibi bir şehrin hafızası da doğrudan kendi geçmişiyle bağlantılıdır. “Eski Iğdır Evleri”nden sözde koruma altında ama harabeye dönmüş birkaç binanın dışında ne kaldı? Sembolik değeri olan Iğdır Su Ambarı niye yıkıldı? Iğdır’ın aydınlık yüzü Iğdır Lisesi niçin aynı isim altında eğitim-öğretimine devam etmedi? Akla ziyan gelişmeler ve cevabı olmayan sorular... Bu doğrultuda Arslantürk Akyıldız Hoca bir köşe yazısında çok önemli tesbitlerde bulunmuş:
“Yeni yapılaşma furyası maalesef yıllar içerisinde çok bilinçsiz ve hoyratça sürdürüldüğü için, günümüze kadar gelmesi mümkün birçok eser yok edildi. Mesela, eski Postahane binası, şu anki Belediye binasının yerinde olan eski bina, Kurtuluş İlkokulunun eski taş yapılı binası, kısmen ahşap olan Askerlik şubesi, eski hükümet konağı, eski Hastahane binası… hepsi yok olup gittiler.. Adeta şehrin hafızasını da alıp götürdüler. Tabii ki birçok acı ve tatlı hatıralarıyla birlikte… Bu kategoride sayacağımız ve günümüze kadar gelen belki de tek yapı, eski Iğdır Lisesi ( Şimdiki Iğdır Ortaokulu binasıdır. )
Iğdır’ın neyi meşhur?
Türkiye’nin herhangi bir yerinde “Adana Kebap”, “Urfa Kebap” ya da “Antep Baklavası” yiyebildiğimiz gibi, “Iğdır Bozbaşı”, “Sabah Aşı” veya “Taş Köfte” yiyebilmeliyiz. Birkaç yıl önce Iğdır’a izine gelmek üzere mesai arkadaşımla vedalaşırken, adet üzere, “Memlekete gideceğim. Bir isteğin var mı?” dedim. O da bana, “Iğdır’ın neyi meşhursa ondan isterim” diyerek karşılık verince, beni bir düşünce aldı: Almanya’ya kadar götürebileceğim neyi vardı Iğdır’ın? Bir Ağustos ayında İstanbul’dan iki günlüğüne ilk defa Iğdır’a ziyaretimize gelen kadim dostum, kayısı diyarı Iğdır’dan dönerken Malatya işi “gün kurusu kaysı”yla yetinmek mecburiyetinde kaldı.
Kavimler geçidi, farklı kültürlerin harmanlandığı, bir taraftan Kafkas halkları, diğer taraftan Şark’ın kadim toplumlarıyla içli dışlı olmuş Iğdır, Kuzey ve Güney Azerbaycan kültür coğrafyasının bir uzantısı olması hasebiyle de tarih ve kültür zengini bir şehirdir. Fakat mevcut durumu en iy şekilde şair Hayali’nin,
“Cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bimezler
Ol mahiler ki derya üzredir, deryayı bilmezler” dizeleriyle izah etmek mümkündür.
Teşbihte hata olmaz; deryadaki balıklar suyun farkında olmadığı gibi Iğdırlılar da galiba üzerine oturduğu bu kültürel zenginliğin farkında değil. “Ağaçların çokluğundan orman görünmüyor” deyimini Iğdır için, “sahiplerin çokluğundan bu şehrin sahibi yada sahipleri görünmüyor” şeklinde uyarlasak yeridir. Soğuk Savaş döneminden kalma ideolojik saplantılar yüzünden bir şehir kendi kimliğine kavuşamıyor. Bir şehri “sahiplenmek”, arsa, daire, dükkân, yani mal-mülk sahibi olmakla olmaz! Hatta siyasî üstünlük sağlamakla da olmaz... Bir şehri sahiplenenlerin, şehrin kültürel hayatına, sanatına ve şehir sosyolojisine katma değer olarak ne verdiğine bakmak lazım.
Meselâ;
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Yazar ve Şairler Haftası,
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Ressamlar Haftası,
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Ses ve Saz Sanatçıları, Ozanlar Haftası
düzenlenerek kültürel hayata katkı sağlanabilir. Bunca okumuşuna rağmen sanata dair hiçbir etkinliğin olmadığı, müzesiz, tiyatrosuz hatta sinemasız bir şehirden öncelikli olarak aydın kesimin göç edeceği kadar öngörülebilir başka ne olabilir ki... Bir şehrin tarihini, sosyo-kültürel hayatını ve derin hafızasını müzelerde sergilenen objeler üzerinden en iyi şekilde tanıma fırsatı varken, Iğdır böylesi bir imkândan mahrumdur.
Arkeolojik çalışmalar neticesinde ortaya çıkan bulgular Iğdır’ın tarihî derinlikleriyle tanışma imkânı sağlarken, amatör bir ruhla kültür hayatımıza kazandırılan Melekli Ata Ocağı ve benzerleri de kültürel aidiyete önemli ölçüde katkı sağlayabilir. “Iğdır Otağı” bünyesinde yapılacak edebiyat, sanat ve kültür eksenli çalışmaların da şehrin kültürel hayatında yeni bir ufuk açacaktır.
Üç ülkeyle sınır komşusu olan Iğdır, doğal güzellikleri, kültürel zenginliği ve gönüllü kültür elçileri, kanaat önderlerinin yanısıra eğitimli insanlarıyla yakın zamanda hak ettiği kimliğine kavuşarak bölgenin örnek bir sınır şehri olabilir.
“Cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bimezler
Ol mahiler ki derya üzredir, deryayı bilmezler” dizeleriyle izah etmek mümkündür.
Teşbihte hata olmaz; deryadaki balıklar suyun farkında olmadığı gibi Iğdırlılar da galiba üzerine oturduğu bu kültürel zenginliğin farkında değil. “Ağaçların çokluğundan orman görünmüyor” deyimini Iğdır için, “sahiplerin çokluğundan bu şehrin sahibi yada sahipleri görünmüyor” şeklinde uyarlasak yeridir. Soğuk Savaş döneminden kalma ideolojik saplantılar yüzünden bir şehir kendi kimliğine kavuşamıyor. Bir şehri “sahiplenmek”, arsa, daire, dükkân, yani mal-mülk sahibi olmakla olmaz! Hatta siyasî üstünlük sağlamakla da olmaz... Bir şehri sahiplenenlerin, şehrin kültürel hayatına, sanatına ve şehir sosyolojisine katma değer olarak ne verdiğine bakmak lazım.
Meselâ;
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Yazar ve Şairler Haftası,
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Ressamlar Haftası,
Yılda en az bir kere; Iğdırlı Ses ve Saz Sanatçıları, Ozanlar Haftası
düzenlenerek kültürel hayata katkı sağlanabilir. Bunca okumuşuna rağmen sanata dair hiçbir etkinliğin olmadığı, müzesiz, tiyatrosuz hatta sinemasız bir şehirden öncelikli olarak aydın kesimin göç edeceği kadar öngörülebilir başka ne olabilir ki... Bir şehrin tarihini, sosyo-kültürel hayatını ve derin hafızasını müzelerde sergilenen objeler üzerinden en iyi şekilde tanıma fırsatı varken, Iğdır böylesi bir imkândan mahrumdur.
Arkeolojik çalışmalar neticesinde ortaya çıkan bulgular Iğdır’ın tarihî derinlikleriyle tanışma imkânı sağlarken, amatör bir ruhla kültür hayatımıza kazandırılan Melekli Ata Ocağı ve benzerleri de kültürel aidiyete önemli ölçüde katkı sağlayabilir. “Iğdır Otağı” bünyesinde yapılacak edebiyat, sanat ve kültür eksenli çalışmaların da şehrin kültürel hayatında yeni bir ufuk açacaktır.
Üç ülkeyle sınır komşusu olan Iğdır, doğal güzellikleri, kültürel zenginliği ve gönüllü kültür elçileri, kanaat önderlerinin yanısıra eğitimli insanlarıyla yakın zamanda hak ettiği kimliğine kavuşarak bölgenin örnek bir sınır şehri olabilir.












