Dünya siyasetini anlamak için bazen haritaya değil, kavramlara bakmak gerekir. Bugün karşımızda iki büyük anlatı duruyor: biri uyumun, diğeri çatışmanın dili.
Francis Fukuyama, Soğuk Savaş’ın ardından liberal demokrasiyi insanlığın ulaştığı son liman olarak tanımladı. Ona göre ideolojik mücadeleler bitmiş, insanlık en rasyonel yönetim biçimini bulmuştu. Demokrasi, küresel bir “şilep” gibi ağır ama istikrarlı biçimde yol alacak, dünya limanlarına birer birer yanaşacaktı.
Öte yandan Samuel P. Huntington, aynı dönemde bambaşka bir tablo çizdi. Ona göre ideolojiler geri çekilmiş, fakat yerlerini daha derin ve daha sert bir fay hattı doldurmuştu: medeniyetler. Bu durumda dünya, uyum arayan bir ticaret gemisinden çok, güç dengeleriyle ilerleyen bir “savaş filosu”na benziyordu.
Bugün bu iki yaklaşımı sınayan yerlerden biri de Hürmüz Boğazı. Küresel enerji akışının kalbi olan bu dar geçit, sadece petrol tankerlerinin değil, fikirlerin de sınandığı bir sahne.
Burada soru şudur:
Dünya, serbest ticaretin ve karşılıklı bağımlılığın mantığıyla mı hareket edecek, yoksa kimliklerin, güç mücadelelerinin ve jeopolitik gerilimlerin belirlediği bir rotaya mı girecek?
Fukuyama’nın şilebi, istikrar ve rasyonaliteye dayanır. Yavaş ilerler ama batmaz. Ancak bu geminin zayıf noktası, insanın yalnızca akılcı bir varlık olduğu varsayımıdır. Oysa insan; gurur, kimlik ve tanınma ihtiyacıyla da hareket eder.
Huntington’un güç gemisi ise bu gerçeği kabul eder. Ama o da riski büyütür: dünyayı keskin hatlarla bölerek, farklılıkları kaçınılmaz bir çatışma olarak okur.
Gerçeklik ise bu iki geminin arasında bir yerde akıyor. Hürmüz’den geçen sadece petrol değil; aynı zamanda karşılıklı bağımlılık ile güç mücadelesinin iç içe geçtiği bir dünya düzenidir.
Bugün hiçbir ülke tamamen Fukuyama’nın dünyasında yaşamıyor. Ama hiçbir ülke de tamamen Huntington’un öngördüğü bir çatışma düzenine teslim olmuş değil.
Belki de asıl soru şudur:
Hangi gemi geçecek değil, insanlık bu dar boğazdan geçerken hangi aklı kullanacak?
Çünkü tarih, tek bir geminin değil; farklı yönlere çekilen akıntıların içinden yol bulma sanatıdır.
Son söz belki de Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e ait olmalı: Tarih, yalnızca çatışmaların değil, aynı zamanda uzlaşma arayışlarının da yürüyüşüdür. Diyalektik süreç, karşıtlıkları yok etmek için değil, onları daha yüksek bir düzeyde anlamlandırmak içindir. Bu yüzden Hürmüz’den geçecek olan, ne sadece Fukuyama’nın şilebi ne de yalnızca Huntington’un güç gemisidir; asıl geçiş, insanlığın iyiliği çoğaltma iradesiyle mümkün olacaktır. Çünkü nihayetinde medeniyet dediğimiz şey, yalnızca güçle değil, iyiliği örgütleyebilme kapasitesiyle ayakta kalır.
DENİZ PARILTI











