sorusu, aslında yalnızca bir seçim sorusu değil; modern demokrasinin aynaya bakma sorusu.
Çünkü mesele sadece Donald Trump değil.
Mesele, dünyanın en güçlü teknolojik uygarlığının neden bazen en basit sloganlara teslim olabildiği.
Antik Yunan’da meydanlarda konuşan sofistler vardı.
Hakikati değil, alkışı hedefleyen kelime cambazları…
Sonra Sokrates çıktı ve sordu:
“İkna etmek başka, doğru olmak başka değil mi?”
Aradan iki bin yıl geçti.
Agora dijitalleşti.
Meydanın yerini televizyon stüdyoları, algoritmalar ve sosyal medya aldı.
Fakat insan psikolojisi pek değişmedi.
Çünkü kalabalık:
bazen filozofu yavaş bulur,
düşünceyi sıkıcı görür,
öfkeye ise hızla bağlanır.
İşte burada modern demokrasinin ironisi doğuyor: Oy vermek, düşünmenin garantisi değildir.
Platon bu yüzden demokrasiden korkuyordu.
Çünkü ona göre halk:
bilgeyi değil,
kendisini en güçlü hissettiren kişiyi seçebilirdi.
Bugün ekranlarda bağıran bir siyasetçinin milyonları etkilemesi, aslında yeni bir olay değil; yalnızca teknolojik olarak büyütülmüş eski bir insan refleksi.
Ve belki de asıl trajikomik soru şu:
Silikon Vadisi’ni kuran,
uzaya araç gönderen,
yapay zekâ geliştiren,
dünyanın en büyük üniversitelerine sahip olan bir toplum…
Neden bazen en karmaşık sorunlara en basit cümlelerle cevap veren liderlere yöneliyor?
Belki de çünkü modern insan bilgiyle büyüdü ama anlamla aynı hızda büyüyemedi.
Çünkü teknoloji ilerledi;
ama insan zihninin eski korkuları yerinde kaldı:
ekonomik kaygı,
kimlik korkusu,
öfke,
dışlanmışlık hissi…
Ve demagog tam burada doğar.
Demagog, halkın aklına değil önce yarasına konuşur.
Filozof ise yarayı gösterir, nedenini sorar, düşündürür.
Bu yüzden filozof alkışı geç alır; demagog ise manşeti hemen toplar.
Şimdi soru hâlâ masada:
ABD’ye yaraşan şey nedir?
Gücü sloganla yöneten bir medya gladyatörü mü?
Yoksa düşünceyi yeniden ciddiye alan bir uygarlık mı?
Belki de cevap, yalnız Amerika için değil bütün dünya için aynı:
Demokrasi sandıkla kurulur…
Ama medeniyet, sorgulamayla ayakta kalır.











