Geçtiğimiz pazar günü, zihnimi dinlendirmek ve yaşadığım coğrafyayı daha yakından solumak adına Iğdır’ın sokaklarına bıraktım kendimi. Atatürk Caddesi’nden yürümeye başlayıp İbrahim Bozyel Caddesi’ne doğru uzandım. Adımlarım hızlandıkça, gözlerim çevremdeki insan manzarasını, kaldırımları ve mekânları bir bir kaydetti. Eve dönüp gördüklerimi hafızamda yeniden canlandırdığımda, içimi burkan o meşhur soru aklıma takıldı: Sahi, bir Iğdırlı kendisini nasıl tanımlıyor? Köylü mü, şehirli mi, yoksa Avrupalı mı?
Bu soruya yanıt ararken ilk durak, toplumsal hafızamızdaki köylülük kavramı oldu. "Köylü" deyince akıllarımıza hemen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o asil sözü çınlar: "Köylü milletin efendisidir." Ancak ne yazık ki modern zamanlarda köylülük; yasak bilmeyen, ortak yaşam kurallarını çiğneyen bir tiplemeyle özdeşleştirildi. Sokaklarımıza baktığımızda bu acı gerçekle yüzleşiyoruz. Apartmanların önleri, kaldırımlar adeta sigara izmariti tarlasına dönmüş durumda. Adam dairesinin balkonunda oturmuş, sigarasını tüttürüyor ve arkasını düşünmeden o izmariti sokağa fırlatıyor. Bizim köylerimizde yerleşik kurallar olmadığı için insanlar kendilerini buralarda tamamen hür zannediyorlar. Oysa bu yaşanan durum gerçek bir hürriyet değil, düpedüz kuralsızlıktır. İşte kent yaşamında bu kuralsızlığa maalesef "köylülük" deniyor.
Peki, ikinci seçeneğe gelelim: Şehirli miyiz? Sorduğunuz zaman herkes "Şehirliyiz" diyor. Fakat pratiğe baktığımızda, şehirlinin uyması gereken hiçbir kurala uyulmadığını görüyoruz. Şehirli olmak, sadece yüksek binalarda yaşamak değildir; hakka saygı duymaktır, sırasını beklemektir. Bizde ise bir yerde kuyruk oluşmaya görsün; arkalardan sıyrılıp en öne geçmeyi, başkasının hakkını gasp etmeyi kendince bir "uyanıklık" ya da "kahramanlık" olarak gören bir güruh var. Sıra kapmayı marifet saymak şehirli kültürüyle bağdaşmaz. Bu durum şehirli olmanın değil, cehaletin öne çıkan en net örneğidir.
Gelelim üçüncü ihtimale: Avrupalılık. Belki de Iğdır olarak Avrupa’yı yakaladığımız tek alan burasıdır. Caddelerde dolaştığınız zaman görsel olarak kendinizi bir Avrupa kentinde zannedebilirsiniz. Kadınlarımız, genç kızlarımız son derece modern, dekolte giyimli, yarı açık yarı kapalı stilleriyle tam anlamıyla Avrupalı bir görüntü sergiliyorlar. İşte bu noktada estetik olarak Avrupalıyız ve buna kimse itiraz edemez.
Ancak Avrupalılık sadece kıyafetle sınırlı kalabilir mi? Bir dönem Avrupa’ya gittiğimde dikkatimi çeken en büyük özellik, insanların sadece kendi işleriyle meşgul olmasıydı. Sokakta kimse kimseyi yargılamıyordu. Dönüp bizim sokaklarımıza baktığımızda ise durumun vahameti ortaya çıkıyor; biz üretmekle değil, sürekli birbirimizi eleştirmekle meşgulüz.
Ben istiyorum ki Iğdır gerçekten Iğdır olsun. Gözünü gerçeklere kapatmasın, aksine gözünü dört açsın. Çünkü şu anki genel manzara güzel değil ve bu manzarayı biz kendi ellerimizle yaratıyoruz. Sokaklara o çöpleri, izmaritleri biz atıyoruz. Kuyruklarda kaynak yapıp öne geçenler yine bizim insanımız. Kendi şehrimize kendimiz zarar veriyoruz.
Yiğidi öldürüp hakkını yememek de lazım; Iğdır, içinde bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi’nde sosyal yaşamda her zaman bir adım öndeydi, bölgenin en modern şehri olarak bilinirdi. Dönüp bölgemizdeki bazı şehirlere bakalım; oralarda kadınların caddeye tek başına çıkması bile hala ayıp sayılıyor. Öyle toplumların ne zaman düzeleceğini kestirmek gerçekten güç.
Bölge coğrafyasının bu katı gerçekleri karşısında Iğdır’ın kıymetini çok daha iyi anlıyorum. Diğer şehirlerin durumu elbet kendi meseleleridir ama "Ama Iğdır düzelsin, yeter" diyorum. Iğdır, o köhnemiş kuralsızlıkları ve sokaklarını kirletme alışkanlığını üzerinden atsın. Dışındaki o güzel, modern ve Avrupalı çehreyi, içindeki toplumsal ahlaka ve kurallara saygı bilincine de yansıtsın. Gerçek anlamda şehirli bir Iğdır, hem bölgesine ışık saçmaya devam edecek hem de kendi insanına layık olduğu huzuru sunacaktır.











