Ortadoğu, son yüz yılın en büyük jeopolitik hesaplaşmalarına sahne olmuş bir coğrafyadır. Bu bölgede sınırlar cetvelle çizilmiş, halklar birbirinden koparılmış, devletler parçalanmış ve milyonlarca insan emperyal projelerin bedelini ödemiştir. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar yaşanan süreçlerin ortak noktası, dış müdahalelerle ülkelerin zayıflatılması ve içeriden çökertilmesi olmuştur. Ancak bugün İran üzerinde kurulan hesapların beklenildiği gibi sonuç vermediği görülmektedir.
ABD ve İsrail’in uzun yıllardır İran’a yönelik politikalarının temelinde yalnızca nükleer programı durdurmak ya da bölgesel etkinliğini sınırlandırmak düşüncesi bulunmamaktadır. Asıl hedeflerden biri, İran’ın iç dinamiklerini harekete geçirerek ülke içerisinde bir parçalanma süreci başlatmak ve merkezi otoriteyi zayıflatmaktır. Bu kapsamda bazı çevreler, İran’ın etnik yapısını kullanarak ülkenin içeriden bölünebileceğini hesaplamışlardır.
Özellikle İran’da yaşayan Türk nüfusu üzerinden yapılan değerlendirmeler, bölgeyi ve bölge insanını yeterince tanımayan çevrelerin bakış açısını ortaya koymaktadır. İran Türkleri, tarih boyunca bulundukları coğrafyanın en önemli unsurlarından biri olmuş, devlet yönetiminde etkin görevler üstlenmiş ve ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel hayatında belirleyici roller oynamıştır. Bu nedenle İran’daki Türkleri yalnızca bir etnik unsur olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bir milletin kendi devletiyle veya hükümetiyle ilgili eleştirilerinin olması başka bir şeydir, ülkesinin yabancı güçler tarafından işgal edilmesine destek vermesi ise tamamen başka bir şeydir. Tarih göstermiştir ki Türk toplulukları, hangi coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar, dış müdahaleler karşısında ortak bir refleks göstermektedir. Talepleri olabilir, eleştirileri olabilir, yönetime yönelik memnuniyetsizlikleri olabilir; ancak mesele vatanın bütünlüğü olduğunda tavırları değişmez.
İran’da yaşayan Türklerin de bu süreçte ortaya koyduğu duruş tam olarak budur. Emperyal güçlerin bölgeye yönelik hesaplarına destek vermek yerine ülkenin bütünlüğünden yana tavır almışlardır. Çünkü dış müdahalelerin sonucunda ortaya çıkan tabloyu en iyi bilenler yine bölge halklarıdır.
Irak bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Saddam Hüseyin yönetimine yönelik eleştiriler ne kadar fazla olursa olsun, ABD müdahalesi sonrasında ortaya çıkan tablo ülkeyi daha istikrarlı hale getirmemiştir. Aksine milyonlarca insanın hayatını etkileyen büyük bir kaos yaşanmıştır. Devlet kurumları çökmüş, mezhep çatışmaları derinleşmiş ve ülke uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlığın içine sürüklenmiştir.
Afganistan’da da benzer bir süreç yaşanmıştır. Yirmi yılı aşkın süren müdahalenin ardından geriye yıkılmış şehirler, ekonomik krizler ve toplumsal travmalar kalmıştır. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi sonrasında ülkenin demokratik ve güçlü bir yapıya kavuşacağı iddia edilmişti. Ancak bugün Libya hâlâ farklı güç merkezlerinin mücadele ettiği parçalanmış bir görüntü sergilemektedir.
Suriye ise son yılların en dikkat çekici örneklerinden biri olmuştur. On yılı aşkın süredir devam eden savaş, milyonlarca insanı yerinden etmiş, şehirleri harabeye çevirmiş ve bölgeyi büyük bir insani krizin içine sürüklemiştir. Eğer Türkiye belirli dönemlerde devreye girmemiş olsaydı, Suriye’nin de Libya veya Irak benzeri bir tabloyla karşı karşıya kalacağı yönündeki görüşler yabana atılacak değerlendirmeler değildir.
İran söz konusu olduğunda ise yalnızca siyasi ya da etnik unsurları dikkate almak yeterli değildir. İran toplumunun önemli bir bölümünü şekillendiren güçlü bir tarihsel ve dini bilinç bulunmaktadır. Bu bilincin temelinde Kerbela ve Hz. Hüseyin anlayışı önemli bir yer tutmaktadır.
İran halkı içerisinde farklı etnik kimliklere sahip milyonlarca insan bulunmaktadır. Türkler, Farslar, Kürtler, Araplar, Beluçlar ve diğer topluluklar farklı kültürel özelliklere sahip olsalar da ülkenin karşı karşıya kaldığı dış tehditler söz konusu olduğunda ortak bir refleks gösterebilmektedirler. Bunun nedenlerinden biri de Hüseyni duruş olarak ifade edilen fedakârlık, direnç ve bağımsızlık anlayışıdır.
Bu anlayış, yalnızca dini bir inanç meselesi değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir direnç kültürüdür. Bu nedenle İran yönetimine yönelik eleştiriler ne kadar yoğun olursa olsun, dışarıdan gelen baskılar ve tehditler karşısında toplumun önemli bir kesimi devletinin yanında yer almaktadır.
Bugün gelinen noktada dikkat çekici bir başka gelişme ise ABD ile İran arasında zaman zaman ortaya çıkan diplomatik temas ve uzlaşı arayışlarıdır. Son günlerde uluslararası basında yer alan değerlendirmeler, taraflar arasında gerilimin düşürülmesi yönünde bazı girişimlerin bulunduğunu göstermektedir.
İsrail’in ise İran konusunda daha sert bir politika izlenmesini savunduğu bilinmektedir. Bu nedenle bölgede yaşanan gelişmeler yalnızca İran ile ABD arasındaki ilişkiler üzerinden okunmamalıdır. Ortadoğu’daki güç dengeleri, enerji yolları, ekonomik çıkarlar ve güvenlik hesapları bu sürecin temel belirleyicileri arasında yer almaktadır.
Eğer önümüzdeki dönemde İran üzerindeki yaptırımların önemli bir kısmı kaldırılır, ekonomik ambargolar hafifletilir ve ülke dünya ekonomisiyle daha güçlü ilişkiler kurabilirse bundan yalnızca İran değil, bütün bölge fayda sağlayacaktır. Seksen milyondan fazla nüfusa sahip İran’ın ekonomik olarak güçlenmesi, ticaret hacminin artması ve uluslararası sisteme daha fazla entegre olması bölgesel istikrara da katkı sunabilir.
Bu durum Türkiye açısından da önemlidir. Çünkü Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, enerji ticaretinin büyümesi ve bölgesel iş birliğinin artması her iki ülkenin de çıkarınadır. İstikrarlı bir İran, istikrarlı bir Ortadoğu anlamına gelebilir.
Son yaşanan gelişmeler göstermiştir ki dışarıdan çizilen haritalar her zaman sahadaki gerçeklerle örtüşmemektedir. İran’ın kısa sürede içeriden çökeceğini, halkın topyekûn ayaklanacağını ve ülkenin parçalanacağını düşünenler bekledikleri sonucu alamamıştır. Çünkü devletler yalnızca askeri güçle değil, toplumsal hafıza, ortak tarih ve ortak aidiyet duygusuyla ayakta kalırlar.
İran halkı bu süreçte kendi içinde farklı görüşlere sahip olsa da ülkesinin geleceği konusunda ortak bir refleks ortaya koymuştur. Tarih boyunca dış müdahalelerin yol açtığı yıkımları gören bölge insanları, benzer senaryoların yeniden sahnelenmesine karşı temkinli yaklaşmaktadır.
Günün sonunda kazananın savaş değil barış olması gerekir. Ortadoğu’nun yeni yıkımlara değil, kalkınmaya, istikrara ve iş birliğine ihtiyacı vardır. Eğer diplomasi silahların önüne geçebilir ve bölge halkları kendi geleceklerine kendileri yön verebilirse, kazanan yalnızca İran değil bütün bölge olacaktır.











