Iğdır’ın bugününe ve yarınına dair konuşacaksak, işe üniversiteden başlamamız gerekiyor. Çünkü bir şehir, üniversitesi kadar üretir, üniversitesi kadar büyür, üniversitesi kadar söz sahibi olur. Ne yazık ki Iğdır Üniversitesi geride kalan on altı yılını verimli şekilde değerlendiremeyen, potansiyelini ortaya koyamayan bir yapı görüntüsü verdi. Bu durumun elbette birçok nedeni var ama en temel sebep, şehrin bu kuruma yeterince sahip çıkmaması ve üniversitenin de şehrin beklentilerini karşılayacak bir vizyon ortaya koyamamasıydı.
Bugün karşımızda farklı bir tablo var. Üniversitenin başında bu şehrin havasını solumuş, insanını tanıyan, beklentilerini bilen bir isim bulunuyor. Prof. Dr. Ekrem Gürel’in çabası; yıllardır “neden bu üniversite ayağa kalkmıyor?” diye soran herkes için bir fırsat niteliğinde. Bu nedenle üniversitenin attığı her adımı desteklemek, eleştiri yapılacaksa bile yapıcı anlayışla yaklaşmak, sadece üniversiteye değil, Iğdır’ın geleceğine yatırım yapmak anlamına geliyor.
Son aylarda üniversiteye yapılan hayırlı olsun ziyaretleri bunun işareti. Fakat yüzlerce kişinin ziyaret sırasında iş talebinde bulunması da başka bir gerçeği ortaya koyuyor. Iğdır Üniversitesi, yıllardır bir eğitim yuvası olmaktan çok, bir istihdam kapısı olarak görülmüş. Bu algının oluşmasında vatandaşın olduğu kadar geçmiş yönetimlerin de payı var. Üniversite eğer hak ettiği gibi bir bilim ve üretim merkezi olsaydı, bugün kimse “acaba buradan bana bir iş çıkar mı?” düşüncesiyle kapılarını zorlamazdı.
Her şeyden önce kabul etmemiz gereken şudur: Üniversiteler iş kapısı değil, bir şehrin beyni, lokomotifi ve geleceğe uzanan köprüsüdür. Eğer üniversite güçlü projeler üretir, araştırma merkezleri kurar, bilimsel üretimin odağı haline gelirse zaten şehirde o kadar geniş bir iş alanı açılır ki, bugün konuşulan istihdam talepleri kendi kendine çözülür. Bir şehre en büyük istihdam, en büyük ekonomi ve en büyük canlılık üniversiteden gelir. Bunu görmek zorundayız.
“Erzurumlular nasıl yapıyor?” diye bakmak yerine, “Biz neden yapamadık?” demeliyiz
Sık sık Erzurum örneği verilir. Çünkü orada şehir, üniversiteyi sahiplenmiştir. Erzurum’da üniversitelerin yönetiminde yıllarca yine Erzurumlular yer aldı. Hemşerilerine sahip çıktılar, birlikte hareket ettiler, şehrin çıkarlarını üniversitenin gündeminde tuttular. Böylece oradaki üniversiteler bölgenin bilim, kültür ve ekonomi merkezine dönüştü.
Bizde ise tam tersine bir durum yaşandı. On altı yıl boyunca bir kez bile Iğdırlı rektörün görev yapmaması sadece bir tesadüf değil. Şehrin kendi içinde birlik olamadığının göstergesi. Fırsat yakalandığında bile bir grup başka bir grubun, bir başkası da başka bir kesimin ayağını çekti. Bu yüzden rektörler şehre odaklanmak yerine “kiminle aramı iyi tutayım, kime yakın durayım?” derdine düştü. Bilim üretmesi gereken makamlar, bürokratik denge hesaplarına kurban gitti.
Görevden ayrılan rektörlerin yıllar sonra bile üniversite üzerinde etkilerini sürdürmeye çalışması, gruplar oluşturması, Iğdırlı bir rektörün başarısını gölgelemeye uğraşması ise ayrı bir sorun olarak karşımızda duruyor. Öyle ki bu tutum, kurumun kurumsallaşmasını geciktirmek, gelişmesini engellemek için yapılmak istendi.
Oysa aidiyeti olan, bu şehrin toprağına bastığında kendini evinde hisseden bir rektör, görev süresi bittiğinde bile üniversitesi için mücadele eder. Bu farkı artık daha net görmeliyiz.
Basının, STK’ların ve kurumların birlikte hareket etmesi şart
Bugün Iğdır hem siyaset hem yönetim hem üniversite açısından iyi bir dönemin eşiğinde. Uyumlu bir çalışma ortamı var. Bu ortamı değerlendirebilmek için basına da önemli görev düşüyor. Basın, eleştirilecekse doğruyu söylemeli, desteklenecekse de samimiyetle yanında durmalı. Çünkü Iğdır’ın geleceği ortak bir emektir. Sivil toplum örgütleri, iş dünyası, kamu kurumları, yerel yöneticiler ve üniversite aynı hedef etrafında birleşmedikçe bu şehir büyüyemez.
Geçmişin acı tecrübeleri bize önemli dersler veriyor
Geçmişte yaşananları unutmamalıyız. 1990’lı yıllarda Nahçıvan’dan yapılan mazot ticareti, Iğdır’a tanınan ayrıcalıklar ve bu ayrıcalıkların nasıl kişisel menfaatlere kurban edildiğini hatırlayanlar bilir. Karne sistemiyle sadece Iğdırlıların faydalanabileceği bir hak, bazı kişilerin küçük çıkar hesaplarıyla dışarıdan gelenlere verilmişti. Sonuçta sistem bozuldu, iş bitti, kazananlar çekip gitti, yük ise yine Iğdırlının sırtına kaldı.
Zamanın defterdarının anlattığı o çoban meselesi hafızalardadır. Haberi bile olmayan bir şirket, adına yapılmış işler, birikmiş vergi borcu ve defterdarın karşısında “Benim geri dönecek yol param yok” diyen bir adam… Bu hikâye sadece bireysel bir dram değil, sistemin nasıl kötüye kullanıldığının açık bir göstergesidir.
Bu örnekler neden önemli? Çünkü yeni bir dönemin eşiğindeyiz ve aynı hataları tekrar etme lüksümüz yok.
Zengezur ve Ermenistan kapısı. Iğdır’ın önünde tarihî bir fırsat var
Bugün siyasiler, bürokratlar ve bölgeyi bilen herkes aynı şeyi söylüyor:
Ermenistan kapısının açılması an meselesi. Zengezur Koridoru bir iki yıl içinde faaliyete geçecek.
Bu ne demek?
• Iğdır’ın uluslararası ticaret merkezi haline gelmesi demek.
• Lojistik, depo, nakliye, turizm ve üretim sektörlerinin büyümesi demek.
• Binlerce kişiye istihdam demek.
• Üniversitenin uluslararası projeler, araştırmalar ve iş birlikleri için büyük fırsatlar yakalaması demek.
Bu durum Iğdır’ın kaderini değiştirecek kadar büyük bir gelişme. Şehrin her kurumunun buna hazırlanması gerekiyor.
Iğdır artık yeni bir döneme giriyor. Bu şehirde yaşayan herkesin, üniversitesinden kamu kurumlarına, iş insanından gazetecisine kadar herkesin ortak görevi, Iğdır’a sahip çıkmak, doğruyu desteklemek ve elini taşın altına koymaktır.
Bilene destek olmalı, bilmeyene yol göstermeli, bu şehrin geleceğini kişisel hesaplara değil, ortak akla teslim etmeliyiz. Iğdır bunu fazlasıyla hak ediyor.











