Hayat gerçekten kısa. Zaman ise su gibi akıp gidiyor. İnsan çoğu zaman yaşadığını, büyüdüğünü, yaşlandığını fark etmiyor bile. Hele Iğdır gibi kadim bir şehirde yaşıyorsanız, zamanın nasıl geçtiğini anlamanız daha da zor. Bir bakmışsınız gençlik geride kalmış, bir bakmışsınız saçlara ak düşmüş.
1988 yılında babamı kaybettiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Henüz 62 yaşındaydı. O yaş bana o zaman çok büyük gelirdi. Babamın vefatıyla sanki zaman durmuştu. Hayatın anlamı kalmamış gibi hissetmiştim. İnsan, babasını kaybedince bir yönünü kaybediyor. Sırtını dayadığı dağ yıkılmış gibi oluyor. Ama zaman kimse için durmuyor. Ben de büyüdüm, evlendim, aile kurdum. Hayatın sorumluluğu omuzlarıma yüklendi. “Bir de ben varım” dedim kendi kendime. Aileme sahip çıkmalıyım. İşte bu düşünce beni ayakta tuttu.
Zaman su gibi akıp gitti. Aileden, akrabadan, dosttan, tanıdıktan nice insan bu dünyadan göçtü. Her cenazede insan biraz daha kendine dönüyor. Kendi ömrünü sorguluyor. Geçtiğimiz günlerde yine 62 yaşında bir yakınımız daha dünyasını değiştirdi. Babamın yaşı…
Dün babamızın yaşı bize büyük gelirdi. Bugün aynı yaşı çoktan aştık. O zaman 62 yaş, bize ihtiyarlığın son durağı gibi görünürdü. Şimdi dönüp bakınca, babamın aslında ne kadar genç yaşta hayata veda ettiğini daha iyi anlıyorum. O gün “yaşı vardı” diye teselli bulmaya çalışmıştık belki ama bugün aynı yaşın üzerine çıkınca insan daha çok hayıflanıyor. Demek ki gençmiş. Demek ki ömür sandığımızdan da kısaymış.
İnsan gerçekten farkına varmadan belli bir yaşa geliyor. Gençlikte yıllar geçmez sanıyoruz, meğer yıllar koşarak gidiyormuş. Bu dünya bir imtihan dünyası. Elimizde sandığımız hiçbir şey aslında bize ait değil. Makamlar, paralar, şöhretler… Hepsi geçici. İnsanın yanında götürebileceği tek şey yaptığı iyilikler ve bıraktığı güzel izdir.
Buradan dönüp kendi şehrime bakıyorum. Iğdır’a… Bu kadim topraklarda insanlar neden birbirine bu kadar ağır sözler söyler oldu? Neden iftira bu kadar kolaylaştı? Neden bir insanın onuru, şerefi, emeği bu kadar ucuz hale geldi?
Bir zamanlar sosyal medya yoktu. Bildiriler yazılırdı. Seçilmiş insanlara yönelik türlü ithamlar kaleme alınır, çoğu asılsız iddialar ortalığa saçılırdı. Şimdi ise iş daha kolay. Bir sahte hesap açıyorsunuz, kimliğinizi gizliyorsunuz ve istediğiniz kişiye istediğiniz iftirayı atıyorsunuz. Üstelik hiçbir sorumluluk hissetmeden.
Oysa geçmişte de benzer şeyler yapıldı. Devletin en üst makamına kadar yazılıp çizilen asılsız iddialar oldu. Ama gün geldi, o yazanlar bulundu ve hukuk önünde hesap verdi. Bugün de değişen bir şey olmayacak. Kim ki iftira ediyorsa, kim ki insanların namusuna, şerefine dil uzatıyorsa elbet bir gün hesabını verecek. Buna inancım tam.
İnsan ömrü bu kadar kısayken, neden başkalarının hayatını karartmaya çalışır? Neden kendine bir iş, bir hedef, bir meşgale bulmaz da başkalarının üzerinden var olmaya çalışır? “Ben de varım” demenin yolu iftira atmak mıdır?
Elbette hayatta haksızlığa uğrayan olur. Biz de zaman zaman haksızlıklara uğradık. Ama mücadele ederken haksızlık yapmadan mücadele etmek gerekir. Hak ararken iftiraya sapmadan, kimsenin onurunu zedelemeden yürümek gerekir. Aksi takdirde haklıyken haksız duruma düşersiniz.
Devlette görev almanın kuralları vardır. Emek vardır, liyakat vardır, süreç vardır. Belki bazı insanlara imtiyaz tanınmış olabilir ama bu 86 milyonun tamamına aynı şekilde tanınamaz. Hayat adalet terazisiyle işler; sabırla, çalışmayla, gayretle.
Unutmayalım, ömür kısa. Dün bize çok uzun görünen yaşları bugün geride bıraktık. Yarın hangi yaşta olacağımızı ise bilmiyoruz. Bugün konuşan, yazan, iftira eden yarın belki de bu dünyada olmayacak. Geriye ne kalacak? Birkaç satır kirli söz mü, yoksa hayırla anılan bir isim mi?
Tercih hepimizin.
Hayat kısa. İftira uzun sürmez ama izi kalır. Bu yüzden gelin, birbirimizi tüketmek yerine birbirimizi anlayalım. Çünkü bir gün hepimiz aynı gerçekle yüzleşeceğiz: Zaman su gibi akıp gidiyor ve geriye sadece yaptıklarımız kalıyor.











