Karabağ’ı anlamaya İstanbul’un, Bakü’nün, ya da gazetelerin sayfalarında okumak yetmiyor. O toprakların sesi, kokusu, yıkıntıların bıraktığı izler ve insanlar arasındaki suskunluk ancak orada görünce tam olarak çözülebiliyor. Bir Azerbaycan Türk’ü olarak bu gezi benim için bir haberden, bir belgeden daha fazlasıydı; hem tanıklık hem de hesaplaşma idi.
Tarihi gerçekler ağır: Azerbaycan, uzun yıllar boyunca işgallerin, katliamların ve sürgünlerin hedefi oldu. Sovyet döneminde aydınların kimlikleri yüzünden katledildiği; 1992’de, özellikle Hocalı’da, sivillere uygulanan vahşetin dünya medyasında yeterince yer bulmadığı yılları ne yazık ki hatırlıyoruz. Bu acılar, nesiller boyunca nakşedildi; Karabağ hasreti ninnilere, şarkılara, her sohbette tekrar edilen bir ağıda dönüştü.
2020 ise kırılma noktası oldu. Ermenilerin hayasızca saldırısı sonucu İlham Aliyev’in talimatıyla başlayan harekât sonucunda işgal kırıldı, bölgeler kontrol altına alındı ve Ermeni güçleri geri çekildi. Geriye, yakılmış, tahrip edilmiş, yağmalanmış bir coğrafya ve bu coğrafyanın üzerinde yaşanmış büyük acıların izleri kaldı. Azerbaycan devleti, işgal altındayken zarar görmüş yerleşim yerlerini modern köyler ve altyapı çalışmaları ile yeniden inşa etmeye başladı. Biz de Kars Başkonsolosluğu’nun daveti ve Cumhurbaşkanlığı onayıyla düzenlenen ve 15 Doğu Anadolu bölgesinden gazetecilerin katıldığı programın bir parçası olarak bu toprakları yerinde görmek üzere bölgeye götürüldük.
Ağdam: Yıkıntıdan yeniden doğuşa
Ağdam’a girer girmez gözünüzü alan ilk şey, her tarafta devam eden inşa faaliyetleri oldu. Binlerce yapının, yolların, altyapının aynı anda ele alındığı bu yeniden inşa süreci, bir yandan umudun göstergesi; diğer yandan geride bırakılmış yıkımın büyüklüğünü akla getiren bir tablo. İşgal sırasında taş üstünde taş bırakılmamış; geride sadece harap edilmiş evler, yakılmış ağaçlar, kurşunlanmış mezar taşları vardı. Kültür merkezine dönüştürülen alanda gördüğümüz mezarlık, bu coğrafyada yaşayan insanların ne kadar acı çektiğini ham bir netlikle gözler önüne seriyordu: İsimleri silinmiş, kurşunlanmış mezar taşları, ateşe verilmiş asırlık çamların kökleri.
Ağdam Cuma Camii’nin restorasyonu, hem sembolik hem de toplumsal açıdan önemliydi. İşgal sırasında caminin içine hayvan sokulmuş olması basına da yansımıştı; kısa sürede başkanlık kararıyla restore edilip açılışı yapılmış olan bu mabette öğle namazı kılma fırsatı buldum. Şehitler için edilen dualar, oradaki atmosferi daha da ağırlaştırdı; dua ederken hep aklımda o kayıpların isimleri, yüzleri, hikâyeleri vardı.
Hocalı: İnsan hikâyelerinin taşlaşmış yarası
Hocalı’ya yakınlaştığımızda yılların yarası yeniden açıldı. Parklarında, meydanlarında yapılan yenilemeye rağmen hafızalarda kalan o acı silinmiyor. Orada tanıklık eden üç kadın anlattı; her biri evinden, ailesinden kaybettikleri yakınların hikâyelerini paylaştı. Bazı aileler altmış, bazıları otuz kişiyi kaybettiğini anlattı. Zenura Selimova’nın sözleri hâlâ kulaklarımda: Yakınlarının bulunmasını bekleyen bir aile üyesinin yıllardır süren umudu, bazen yaşayanlar için mezar arayışına dönüşüyor. Bu anılarla yüzleşmek, gazeteci olarak kayda geçirmek bile kolay değil; o sözler, yürekte derin bir yara bırakıyor.
Esgeran Kalesi ve Şuşa: Tarihin ve direnişin mekânları
Esgeran Kalesi’ni gezerken bölgenin stratejik önemini bir kez daha anladım. Dağların eteğine kurulmuş bu yapı, Karabağ’ın savunma tarihinin somut izlerinden biri. Rehberimizin verdiği bilgiler, kalenin nasıl iki yakaya yayıldığını, burçlarla güçlendirildiğini açıkladı; ama en fazla etki bırakan, bu kalelerin tarih boyunca bu toprakları korumak için nasıl işlev gördüğünü düşündüğüm anlardı.
Şuşa’da Cıdır düzüne çıktığımda, o zirvelerin ve sarp kayalıkların arasından kahramanların nasıl ilerlediğini gözümün önüne getirdim. Orada durmak, o mücadeleyi yaşayanların cesaretini hissetmek demekti. Dizlerimin çöktüğü, gözyaşlarına hakim olamadığım anlar oldu; burası sadece coğrafi bir yer değil, aynı zamanda tarihle yüzleşme mekânıydı.
Hankendi: Terk edilmişliğin izleri ve insani duruş
Hankendi’yi gezerken karşılaştığım nokta da çarpıcıydı: Ermenilerin çekilirken geride bıraktıkları bazı simgeler dokunulmamıştı. Bu, kulağa şaşırtıcı gelebilir ama orada gördüğüm davranışın bir izahı vardı: Türk milletinin, bir zafiyeti affetse bile zarar vermekten kaçınma eğilimi — tarihten gelen bir karakter ögesi belki de. Ancak genel tablo, terk edilmişliğin, kayıpların ve ardından gelen yeniden inşa çabalarının bir toplamıydı.
Şahitlik ve sorumluluk
Bu gezi bana hem şahitliği hem de hatırlamayı öğretti. Gazetecilik mesleği, böyle anlarda sadece haber aktarmakla kalmıyor; tanıklığı kayda geçirmek, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri canlı tutmak da görevlerimiz arasında. Gördüklerimi ve dinlediklerimi Güven Gazetesi’nde paylaşacağım; çünkü bu tür acılar unutulmamalı, dünyaya anlatılmalı.
Ziyaretimizin son durağı büyükelçilik ve şehitlik ziyaretleriydi. Nuri Paşa’nın Azerbaycan’da ne kadar saygı gördüğünü ve anıldığını görmek, tarihin bazı köprüleri nasıl kurduğunu somutlaştırdı. Cumhurbaşkanı yardımcısı Hikmet Hacıyev ile yaptığımız görüşmede ise Karabağ çerçevesinde siyasetin, bölgesel projelerin (özellikle Zengezur koridoru) ve gümrük-ticaret süreçlerinin ne kadar kritik olduğu konuşuldu. Iğdır’ın Nahçıvan sınırı olması dolayısıyla yaşanan sorunları da kendisine ilettik; gümrükten tur araçlarının geçememesi gibi pratik meselelerin çözümü için inceleme sözü alındı.
Kapanış: Anma, inşa ve sorumluluk
Karabağ’da geçirdiğim günler, sadece geçmişe bir bakış değil, geleceğe dair bir sorumluluk hissi de verdi. Şehitlerin anıları, geride kalan ailelerin beklentileri ve yeniden inşa sürecinin zorlukları birbirine örülmüş durumda. Gazetecilik, bu hikâyeleri hem doğrulukla hem de insanîlikle aktarmayı gerektiriyor. Bu yazıda anlattıklarımı daha detaylı olarak araştırıp Güven Gazetesi’nde haberleştireceğim; gördüklerimi ve dinlediklerimi, tanıklıkla desteklenmiş biçimde okurlarımıza ulaştıracağım.
Bu programın düzenlenmesine vesile olan Azerbaycan’ın Kars Başkonsolosluğu’na, Cumhurbaşkanlığı’na ve bizi kabul eden tüm yetkililere teşekkür ederim. Karabağ’da şehit düşen Azerbaycan Türklerine rahmet; gazilere acil şifalar, emek veren herkese kolaylıklar diliyorum. Karabağ’ı anlamak istiyorsanız, oraya gitmek yetmez; orada dinlemek, tanıklık etmek ve sonra anlatmak gerekiyor. Ben gördüklerimi anlattım; şimdi sıra onları hak ettikleri şekilde kayda geçirmek ve hatırlatmakta.











