Zaman zaman bazı örneklerle izah etmeye çalışıyorlar: Kurtla kuzu hikâyesi mesela... Veya Ortadoğu coğrafyasına bakın: Afganistan, Libya, Irak, İran… Her birine farklı gerekçelerle müdahale edildi. Kimi zaman “insan hakları ihlali” dediler, kimi zaman “nükleer silah” bahanesi öne sürüldü. Fakat hepsinin sonunda aynı manzara ortaya çıktı: yıkım, kan ve gözyaşı.
Peki, Gazze? Oradaki mazlumların ne suçu vardı? O çocukların ne günahı olabilir? Vicdanım elvermiyor artık haberleri açmaya. Gazzeli çocukların gözlerindeki korkuyu, yüzlerindeki mermi izlerini, bedenlerindeki yara izlerini izlemek, bir insanın yüreğine sığmaz. Sessizce, çaresizce ölen çocuklara bakıp hiçbir şey yapamamanın acısı, anlatılamaz bir utanca dönüşüyor.
Biz Müslümanız diyoruz, İslam ülkeleriyiz diyoruz. Ama her seferinde, "Bize dokunmasınlar" korkusuyla koltuklarımıza yapışıp sessizliği tercih ediyoruz. İran’ı eleştirdiğim çok oldu, politikalarını beğenmediğim zamanlar da. Ama şunu açık yüreklilikle söylemeliyim: Bu son süreçte, Gazze’ye yapılan saldırılara karşı 12 gün boyunca İsrail’in karşısında dimdik durdular. Geri adım atmadılar, şehit verdiler ama geri çekilmediler. En azından zalimin karşısında “Ben buradayım” dediler.
Ben bu nedenle İran halkını kutluyorum. Fakat İran’ın bundan sonrası için daha dikkatli olması gerek. Dostunu, düşmanını iyi analiz etmeli. Kiminle ne zaman, hangi zeminde duracağını iyi hesaplamalı. Sadece kahramanca durmak yetmez; akıllıca hareket etmek de gerekir. Planını, programını, stratejisini ona göre belirlemeli.
Türkiye olarak biz başından beri hem İran’ın hem de Gazze’nin haklı mücadelesini destekledik. Cumhurbaşkanımız, ilk günden itibaren net bir duruş sergiledi. Hem ulusal hem uluslararası platformlarda haksızlığı yüksek sesle dile getirdi. Kamuoyumuzun büyük çoğunluğu da bu duruşu destekledi. Vatandaşların kalbi Gazze için atıyor, yüreği Filistinli çocuklarla yanıyor.
Ama bir de öyleleri var ki… Kendilerini “insan hakları savunucusu” ilan eden ülkeler, açık açık İsrail’e destek verdiklerini söylemekten çekinmediler. “İsrail güvenliğini sağlamalı” dediler. Yüzleri bile kızarmadan, utanmadan… Peki ya o Gazzeli çocuklar? Onların güvenliği? Onların hayatı? Bir an için düşünün, o enkazın altındaki çocuk sizin çocuğunuz olsaydı? O ağlayan kadın sizin kardeşiniz olsaydı?
Ama yok… Vicdan kaybolmuş. Merhamet çoktan yitirilmiş. Herkes gücün peşinden koşuyor. Kimin haklı olduğu değil, kimin güçlü olduğu önemli hale gelmiş. Ne yazık ki bu güç hayranlığına İslam dünyasından bazı ülkeler de dahil.
İnsanlık, büyük bir sınavdan geçiyor. Sessiz kalanlar, zalime dolaylı ortak oluyor. Bugün susanlar, yarın tarih önünde bu suskunluğun hesabını veremeyecek. Çünkü insanlık, sadece yaşamakla değil; zulme karşı durmakla da tanımlanır.
Ve biz, tarih boyunca daima mazlumun yanında yer aldık. Bundan sonra da öyle olmalı. Gazzeli çocuklara borcumuz var: Sessiz kalmayarak, unutarak değil; hatırlayarak, haykırarak… En azından bunu yapmalıyız. Çünkü onların çığlığı, bizim insanlığımızın sınavıdır.











