Son yıllarda Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) güçlenmesi, Türk dünyası açısından tarihi bir kazanım olarak değerlendiriliyordu. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye’nin asli üye, Macaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkmenistan’ın gözlemci statüsünde yer aldığı bu birlik, ortak bir dil, kültür ve tarih etrafında şekilleniyordu. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, bu dayanışmanın ne kadar kırılgan olabileceğini gösterdi.
Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın, Avrupa Birliği’nden (AB) yaklaşık 12 milyar Euro tutarında yardım alarak Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıma yoluna gitmeleri; yalnızca KKTC açısından değil, Türkiye açısından da derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Zira bu adım, Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin karşısında konumlanan Yunanistan ve AB’nin elini güçlendiren, uluslararası dengeleri değiştirebilecek bir gelişme niteliği taşıyor.
Bu ülkelerin böyle bir tercihte bulunmalarının arka planında yalnızca ekonomik çıkarlar değil, büyük güçlerin bölgeye dair jeopolitik hesaplarının da etkili olduğu açıktır. İsrail ve Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’deki etkinliğinden rahatsızlık duyduğu biliniyor. ABD ve AB’nin ise uzun vadeli planları doğrultusunda Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmak istediği ortada. Hal böyleyken, Türkiye’nin öncülüğünde bir araya gelen Türk Cumhuriyetlerinin, Türkiye’ye karşı bloklaşan güçlerin yanında yer almaya başlaması manidar olduğu kadar kabul edilmesi güç bir durumdur.
Ukrayna örneği çok açık: NATO’ya yaklaşma adına Rusya’ya sırt çeviren bir ülkenin başına neler geldiğini hepimiz gördük. Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırının ardından yaşanan gelişmeler, güç dengelerini gözetmeden atılan her adımın nasıl felaketlere yol açabileceğini bir kez daha ortaya koydu.
Türkiye, Türk Cumhuriyetlerini sadece bir araya getirmek değil, aynı zamanda onların güvenliğini sağlamak, birlikten kuvvet doğacağını göstermek amacıyla da bu yapıya öncülük etti. Bu birliktelik, aynı zamanda dış güçlere karşı aba altından bir sopa göstermeydi. Lakin geldiğimiz noktada, dost bildiğimiz ülkelerin Türkiye karşıtı cephelere yanaşması, dış politikamızın yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor.
Bu süreçte ani ve duygusal kararlar almak yerine serinkanlılıkla hareket etmek gerekir. Olaylar halen sıcak. Ancak şurası net: Türkiye Cumhuriyeti olarak biz, her zaman Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yanındayız. Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmak, onlara sahip çıkmak bizim tarihî, millî ve vicdanî sorumluluğumuzdur.
Attığımız her adımda bu gerçeği göz önünde bulundurmalı, stratejik davranmalı ve gelişmeleri titizlikle takip etmeliyiz. Şapkamızı önümüze koyup düşünmenin tam zamanı. Zira yaşananlar sadece dış politikamızın değil, Türk dünyasının geleceğinin de şekillendiği bir dönemin habercisidir.












