Başlıktaki ifadeyi Giriş kısmından sonra iki açıdan değerlendirmek istiyorum. Birincisi Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamberin çizgisinde yürüyerek birlik ve beraberlik anlayışını ortaya koyanlar, ikincisi de ilmi ve insana saygıyı merkeze koyarak hareket edenlerin bizlere bıraktığı mirası tartışmak istiyorum.
Giriş
İnsanlar, yaradılış itibarıyla diğer insanlarla bir arada yaşamak zorundadır. Maddi ve manevi ihtiyaçları başta olmak üzere birçok açıdan da birlik ve beraberliğe ihtiyacı vardır. İslam Tevhit dinidir. Tevhit dini olan İslam’da insanın mutluluğu esastır. Bu mutluluğu sağlayacak olan da birlik ve beraberliktir. Birlik, sağlam ve sarsılmaz olduğu takdirde beraberinde rahmet, mutluluk ve huzur getirecektir. Bu konuda ilham alacağımız ilk rehberimiz Kuranı Kerimdir. Sonra da bizlere intikal eden Hz. Peygamber’in pratik hayatı ve hadisleridir. Kuran-ı Kerim, Ali İmran Süresi 103 ve 105 ayetlerinde Cenabı Allah birlik ve beraberliğin önemini belirtiyor. “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (3/103). “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (3/105). Buyurmaktadır. Kuranı Kerimde dolaylı veya dolaysız daha birçok ayette birlik ve beraberliğin öneminden bahsederek, bunun toplum hayatının sağlıklı bir şekilde devamında ve insanın huzurlu bir yaşam sürmesindeki gerekliliğine işaret edilmiştir.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin pratik hayatı ve sözlerinde de ayrılıktan sakınılması gerektiğini belirten görüşler vardır. Mesela: “Toplulukta, birlik ve beraberlikte rahmet var, ayrılıkta ise azab-ı ilahi vardır.” (Beyhaki; Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyn b. Ali el-Beyhakî; 994-1066). “İki kişi bir kişiden, üç kişi iki kişiden hayırlıdır. O halde birlik olun!” (İbn Asakir; Ali bin el-Hasan bin Hibetullah bin Abdullah bin el-Hasan Ebu'l-Kasım ed-Dımeşki eş-Şafii; 1105-1176). Hz. Ali Efendimiz ise “Kendinize Allah yolunda kardeşler edininiz. Çünkü onlar dünya için de ahiret için de lazımdır.” “Kalbi düşmanlıklarla meşgul olan kişi, faydalı işler yapamaz. Çünkü kalp, iki zıt meşguliyeti bir arada bulunduracak kadar geniş değildir.” Diyerek insanlarla iyi ilişkiler kurulmasını buyurmuştur. Ayet ve hadislerde sıklıkla vurgulanan ve önemine işaret edilen birlik ve beraberlik, toplum hayatının müspet yönde devamı ve dayanışmanın artması bakımından çok önemlidir. İstiklal marşımızın yazarı M. Akif Ersoy:
“Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez;
Toplu vurdukça gönüller, onu top sindiremez.
Sen, ben denir efrat, aradan vahdeti kaldır,
Millet için, işte kıyamet o zamandır.”
Akif’in dizelerinde anlaşıldığı gibi bir topluma ayrılık girmediği sürece o toplumu top ve tüfekle yıkmak mümkün değildir. Gönüller bir olduğu sürece düşmanın yaptığı, yapacağı hiçbir yıkım milleti yıkamaz. Böylece anlıyoruz ki birlik binasını inşa edebilmek için tuğlaların çok muntazam ve birbirine kenetlenmiş olması gerekmektedir. Milletler için zor zamanlarda bu binayı ayakta tutacak, onu ebedi olarak yaşatacak olan da budur. Bizi bir elin parmakları gibi bir arada tutan, kardeşlik duygularımızı pekiştiren ve istikbalimizin en önemli kıstası birlik ve beraberlik ağacının gövdesine sımsıkı sarılmaktır. Ancak bu şekilde o ağacın meyveleri daha verimli, daha lezzetli ve daha bol olacaktır.
Tarihsel Süreç İçerisinde Birlik ve Beraberlik
Tarihsel sürece baktığımız zaman birlik ve beraberlik içerisinde hareket eden, tefrikaya düşmeyen ecdadımızın birçok zorluğun üstesinden geldiğini görmekteyiz. Türk Milleti tarihte birçok zaferler kazanarak ve kahramanlık destanları yazarak birlik ve beraberliğin en güzel örneklerini vermiştir. Yakın tarihimizdeki İstiklal mücadelesi, bunun en açık göstergelerinden birisidir.
İşaret edildiği gibi toplumun birlik ve beraberlik içinde yaşamasını, sosyal dayanışmasını, kardeşlik duygularının pekiştirilmesini sağlayan dinamiklerimizden birisi inançtır. İslam inancı bu anlamda en son ve en kâmil dindir. İslam’ı insanlara tebliğ eden Hz. Peygamberin hayatında tam manasıyla tabii bir ahenk içinde, sevgi ile kuvvet, yücelik ile tabii, ilahi ile insani özelliklerin çok etkili BİRLİĞİ vardır. Hz. Peygamberin kişiliğinde dinle pratik hayatın meydana getirdiği bu ahenkli karışım, insanlara örnek olarak İslam toplumunun hayatında muazzam bir enerji ortaya çıkarmıştır. Aliya İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eserinde bu anlamda İslam’ın formülünün hayatın formülüyle tam bir ahenk içinde olduğunu belirtiyor. Ona göre İslam, her türlü ayrımcılığı reddederek birlik ve bütünlük içinde yaşamamızı emreden bir din olmuştur. İslam’ın en derin manası da buradadır. Toplum hayatı yaşamak zorunda olan insan için tekli hayat bir bakıma teknik olarak gayri mümkündür. Kuran’a göre “Kalü bela”dan itibaren insanın dünyanın içine veya sosyal hakikatin içine itildiği andan itibaren bu böyledir. İzzetbegoviç, “İnsan hayatı sadece üretim ve tüketimden ibaret değildir” diyor. Hakikati keşfetmekle uğraşan bir ilim adamı veya filozof, sadece düşünmekle daha yüksek olan öbür hayatı keşfedemez. Fakat gerçeği arayarak ve maddi yönünü ihmal ederek geçirdikleri hayat, beşeri var oluşun bu daha yüce şeklinden başka bir şey değildir. Başkaları uğrunda veya hakikat için, adalet ve iyilik için yapılan mücadele, her zaman, hayatın sınırlı ve son olduğunun inkârıdır. Ahlak prensiplerine riayet ederek hayat, hürriyet ve rahatını feda eden kimselerin feragati, bu prensipler ne olursa olsun insan hayatının ebediliğini ve onun daha yüksek olan öbür manasını en iyi şekilde açıklar. Düşünce ile eylem arasındaki tutarsızlığına rağmen, kâinat nasılsa öyle kalır, insan kâinatı değil, kendisini değiştirerek geliştirir. Bu anlamda fikirler de âlemde, zahiri ve geçici anlamlarına göre değil, fakat orijinal anlam ve maiyetlerine göre tesir icra ederler.
İslamiyet ve Birlik-Beraberlik
İslamiyet’i benimsemiş kimseler hem kendileriyle barışık hem de etraflarıyla barışık, kardeşlik ve sevgi içinde yaşamışlardır. Öyle de yaşamalıdırlar. Bilhassa kanaatkârlık, adalet, hoşgörü, küçüklere sevgi ve büyüklere saygı tutumunu Hz. Peygamberden devralıp kendi hayatında yaşatan her Müslüman; hangi mezhebin, meşrebin sahibi olursa olsun birlik ve bütünlük içinde yaşamanın gayretinde olmuştur ve öyle de olmalıdır. Düşünce ve öğretileriyle asırlardır sevgi, birlik, beraberlik ve barış ön planda olmuştur. İslamiyet’in kurduğu medeniyetin temelinde de bu anlayış vardır. Erol Güngör, “İslam medeniyeti denilen muhteşem hadisenin temelinde ve her safhasında İslamiyet'in bulunduğu muhakkaktır” diyor. Ona göre bunun en büyük varlık sahalarından biri ilim ve felsefedir. Akletmek, düşünmek ve İlim yapmak Allah’ın emridir. Bu emri yerine getirirken İslam’ın özelliklerinden ayrılmadan hareket etmek zorunludur. Bu bakımdan İslam dünyasının esas özelliği olan birlik ve bütünlüğü evvela anlamak, kabul etmek ve şahsına tatbik ederek her türlü “ÖTEKİLEŞTİRMELERDEN” uzaklaşmak, sonra da bunu içselleştirmek zorundadır. Her Müslümanın hayatında sadelik, tevazu, mertlik, cömertlik ve güzel huyluluk esas olmalıdır. Bu aynı zamanda Türk Milletinin temel prensibi ve arzusudur.
Hoca Ahmet Yesevi; “Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalp kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir” diyor. “Tatlı tatlı yiyenler; türlü türlü giyenler; altın tahta oturanlar, toprak altında kalmışlardır.” Hacı Bektaşi Veli:
“Sürekli olarak mutlu olmak istiyorsan, herkesle dost ol, kimseye kin ve haset besleme; İnsanın cemâli sözünün güzelliğidir” diyor. İslam dünyasının her döneminde manevi değerlerle sosyal yapı unsurları ahenkli bir sentez teşkil etmiştir. Bu bakımdan sosyal bünyenin maddi ve manevi unsurları arasında en uygun birleşimi sağlayan kıymet hükümleri vardır. yazımı ilme saygı ve insana saygı prensibinden söz ederek sürdürmek istiyorum
İlme Saygı:
Hz. Ali hakkında pek çok hadis söylenmiştir. Onun ilmi yönünü dile getiren Hz. Peygamber bir hadisinde: “Ben ilmin/hikmetin şehriyim. Ali bu şehrin kapısıdır.”(Tirmizî, menâkib, 20). Hz. Ali efendimiz, Peygamberi’in deyimiyle “İlim beldesinin kapısı” olarak ümmetin en bilgini olarak tanımlanmıştır. Yine Hz. Ali efendimiz; “Âlimlere: “Niçin öğretmediniz?” sorusu sorulmadan, cahillere: ‘’Niçin öğrenmediniz?’’ sorusu sorulmayacaktır” diyor.
“İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır.”
“Çalışan kötülük düşünemez, çalışmayan da kötülükten kurtulamaz.”
“Bilgi kadar zenginlik yoktur. Cehalet kadar yoksulluk yoktur.”
Hacı Bektaşi Veli ise; Yolumuz ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdâdır (ayrıdır) diyor. Ona göre en yüce servet ilimdir. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu. Auguste Comte üç hal kanunu ile insan düşüncesinin dini-felsefi ve ilmi olmak üzere üç safha geçirdiğini belirterek yaşanan çağa, yani on dokuz ve yirminci yüzyıla pozitivizm çağı adını vermiştir. Ona göre insanlık her çağı dini-felsefi ve pozitif olmak üzere ayrı ayrı yaşamıştır diyor. Dini izah devresinde olaylar arasında sebep-sonuç bağı Allah’ın iradesiyle, felsefi devrede sadece akıl, ilmi devrede ise ilmi izahlar yapılabilmiştir. Yani olaylar arasındaki değişmez sebep-sonuç bağlarının varlığı inceleme ve deneyimler sonunda tabiat kanunları halinde tespit edilebilmiştir. Auguste Comte’nin belirlediği dini izah devrinden kademe kademe ilmi izah devrine geçiş, batı dünyasında uzun bir süreyi kapsamıştır. Oysa İslam dünyasının birlik akidesiyle Auguste Comte’nin anlattığı bu teoriyi yaşamamıştır. İslam dünyasında teoride yer alan dini-felsefi ve ilmi düşüncenin birlikte ve iç içe yaşanmış olduğunu belirtebiliriz. Batı kültürü için bu teori normaldir. Çünkü batı kültüründe ilimle uğraşmak uzun zamanı gerektirmiştir. Batının karanlık çağı olarak bilinen orta çağda din ve ilim çatışma halindedir. Onların o dönemdeki anlayışına göre tabiatın sırlarını çözmeye çalışmak, tabii nizam hakkında fikirler öne sürmek, küfürdür ve Allah’a asi olmaktır. Onun için batı kültüründe o dönemlerde ilimle uğraşmak dine karşı bir meydan okuma ve küstahlık olarak kabul edilmiştir.
İslam dünyasında ise ilimle din zıt sahalar olarak düşünülmemiştir. Batıdaki bu çatışma Rönesans döneminden önce İslam dünyasında alınan etkilerle aşılabilmiştir. Mesela batıda ilmi düşüncenin ilk kıvılcımları sayılan bilimsel şüphecilik prensibinin ilk nüvesini 973’te Harezm’de doğmuş Biruni’de görebiliyoruz. Biruni ilim için ön fikirlerden, peşin hükümlerden kurtulmak gerektiğini belirtirken 1650 yılında ölen Descartes’de aynı gerçeğe vurgu yapmıştır. Descartes, ilmi gerçekleri anlayabilmek için zihnimizde yer eden bütün ön fikirleri şüphe ile karşılamak gerektiğine işaret etmiştir. Descartes’ten farklı olarak Biruni akılcı metottan başka deneye (tecrübe) de önem vermiştir. Bu özelliği ile Biruni, tümevarım metodunu kullanan XVII asır metot bilgini Bacon (1561-1626)’dan önce, deneyci (tecrübeci) bir ilim adamı olarak tarihe geçmiştir. XIII yüzyılda yaşamış olan Artukoğulları saray mühendisi Cezzari (Cezzeri) ise Diyarbakır’da kendi kendine hareket edebilen ilk aleti üretme başarısını göstermiştir. Cezzeri’nin bu alandaki çalışmasını anlatan eserlerini değişik dillere tercüme edenler, O’nun XIII asırda mekanik sistemlerle ilgili olarak ortaya koyduğu bilgileri şaşkınlık yarattığını belirtmişlerdir. Bunlardan sonra manevi değerlerimizle ilgili şu hükümlere varmak mümkündür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamberin gösterdiği istikamette birlik ve beraberliğimizi muhafaza ederek ilimle uğraşıp gerçeği aramak temel prensip olmuştur.
Yunus Emre’nin deyimiyle:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir.
Manevi değerlerimizin yüksekliği, ilmi seviyemizin yüksekliği dönemleriyle paralel olmuştur. Bunun üç sebeple yapılmış olduğunu belirtebiliriz:
Birincisi gerçekleri aramanın kutsallığı
İkincisi ilim için ilim yapma prensibi
Ve üçüncüsü de Allah’ı bilmenin tabiatı, cemiyeti ve kendini bilmek suretiyle mümkün olacağıdır.
Manevi değerlerimizin yanlış anlaşılmaya başlandığı veya yanlış yorumlandığı, birlik-beraberliğimizin zayıfladığı devrelerde ne yazık ki ilimde de gerilemelerimiz olmuştur.
İnsana saygı:
Türk Dil Kurumu sözlüğünde saygı; değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram anlamları şeklinde tanımlanmıştır. Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu olarak da belirtilmiştir. Saygı, sadece insanlarla, kişiler arası ilişkilerle sınırlı değildir; hayvanlar, gruplar, müesseseler ve ülkeler arasında kullanabilen bir terimdir. Bazen kibarlık veya görgü ile eş anlamlı da kullanılıyor. Fakat saygı bunu aşarak tutumla ilgili bir kavramı ifade eder. Çünkü kültürler arası farklılıklar ve aynı davranışın farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıması sonucu bazılarınca saygısızlık kastı olmasa da saygısız olarak tanımlanabilen davranışlar olabilir. Oysa saygı anlayışını hayatın odağına bir tutum olarak koyanlar bunu her zeminde, her şartta gösterirler. Hz. Peygamberin örnek hayatı ile her Müslümana benimsettiği şey saygıdır. Saygı, insanın kendisinden başlayarak ailesine, çevresine ve yakınlarına karşı takındığı tutumdur. Karşındakini anlamaya çalışmayan, dinlemeyen, kendi kalıpları dışındaki insanı dışlayan insan, Hz. Peygamberin ahlakından uzaklaşmış demektir. Farklı kökenlere, duruşa, bakış açısına sahip insanlar olabilir. Hepsini ve herkesi olduğu gibi kabul ederek saygı duymak zorunludur. Bu anlamda farklılıklar tehdit değildir, zenginliktir; onun için insana saygı Türk Dünyasının- Türk Milletinin temel prensibi olmuştur. Yunus Emre: ”72 Millete aynı gözle bakmayan halka müderris olsa, Hakka asidir” diyor. Bununla yukarıdan itibaren anlatmaya çalıştığımız birlik-beraberlik-saygı ve sevgi duygusunu; Türk Milletinin ve İslam’ın güzelliklerini ve ahlak yapısını net olarak özetlemiştir.
Bunun için Hacı Bektaşi Veli: “Okunacak en büyük kitap insandır” diyor.
– İnsanın değeri, yüreğinin ağırlığı kadardır.
– Düşünce, eylem ve sevgi, Tanrı’nın tadıdır.
– En büyük keramet çalışmaktır.
– Okunacak en büyük kitap insandır.
Sonuç olarak:
Belirtildiği gibi huzurlu ve mutlu toplum için “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak” birlik ve beraberliğin muhafaza edilmesi bakımından önemli ve zorunludur. Bunun için ilme ve insana saygı gösterilmesi gerekir. Hiç kimsenin mezhebi, meşrebi, rengi ve kökeni için ötekileştirilmeden, dışlanmadan olduğu gibi kabul edilmesi ve saygı duyulmasının önemi ve mecburiyeti vardır. Sevgi değil fakat saygı zorunludur. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ya:
“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.”











