Prof. Dr. Kazım Yıldırım
Tanım ve Kavramlar
Cumhuriyet, Türkçeye, Arapça “cumhur” kelimesinden girmiştir. Toplu halde bulunan halk anlamına gelmektedir. Türk dil kurumu sözlüğünde “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlanmıştır. Halk kelimesinden türeyen cumhuriyetçilik düşüncesi, genel olarak halk ve yönetim kavramları ile ilişkili olarak halkın yönetime katılması veya halkın kendi kendisini yönetmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Antik Dönem Yunan dünyasından beri insanlık tarihinde var olmuş bir doktrindir. Özellikle Platon ve Aristoteles tarafından ortaya atılmış olan insanın sosyal ve siyasal bir varlık olduğu şeklindeki önerme, cumhuriyetçilik düşüncesinin de doğmasına neden olmuştur. İlk toplulukları oluşturmaya başladıkları andan itibaren insanlar, düzen problemi hakkında tartışmış ve bu problem ile ilgili farklı düşünceler geliştirmişlerdir. Başlangıçta demokrasi kavramı ile birlikte kullanılan cumhuriyetçilik, sonraları demokrasi, özgürlük, halk ve yurttaş gibi kavramlar ile birlikte değerlendirilmiştir. Kavram, Klasik Roma’da gelişmiştir. Machiavelli tarafından teorileştirilmiş, 17. yüzyılda İngiltere’de kullanılan kavrama dönüşmüştür. Toplum için ortaya çıkan özgürlük fikrini ifade eder. Özgürlüğün yanında katılım, çoğulculuk, kamu kurumları, hukuk vb. üzerinde odaklanmış, köklü geleneğe dayanan siyasi bir düşüncedir. Cumhuriyetçilik yurttaşlık erdeminin ve siyasi katılımın önemi, anayasanın ve hukukun üstünlüğünü esas alan sistemdir.
Teorisyenlerden J. J. Rosseau, “Bir arada yaşama olgusundan geriye dönüş yoktur.” diyor. O halde yapılması gereken şey, düzenin insanlara yarattığı eşitsizliklerden ve olumsuzluklardan kurtulmaktır. Bunun için ise bir toplum sözleşmesine gerek vardır. Temel olarak halkın kendi koyduğu yasalara tabi olarak yurttaşlık vasfına erişmesini öngören cumhuriyetçilik düşüncesi, bireysel istek ve arzulardan ziyade genelin isteklerinin peşinden koşulması gerektiğini iddia eder. Buna göre bireysel yararların ön plana çıktığı bir ideal düzenden bahsedilemez. Bunun yerine yurttaşların genelinin ortak yararlarının peşinden koşulması gereklidir.
Cumhuriyetin Felsefi Temelleri
Cumhuriyetin felsefi temellerini, kesin hatların içerisine hapsetmek mümkün olmamakla birlikte, Atatürk tarafından dikte edilen “Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” ifadesiyle başlayan temel dayanaklarını, ana hatlarıyla şöyle tasnif edebiliriz;
1-Devlet yönetiminde Millet ve millet egemenliği iradesi esas alınacaktır, Milletin adı Türk Milletidir,
2- Türk Milletinin yönetim biçimi Cumhuriyet ve demokrasi olacaktır,
3- Yönetim anlayışında akılcılık (rasyonellik) ve gerçekçilik temeli esas alınacaktır,
4- Türk Milletini ve kültürünü çağdaş dünyanın ötesine taşınması hedeflenecektir,
5 -Avrasya’yı dikkate alan bir anlayışa sahip olunacaktır; Türk Dünyasıyla İlişkiler sağlanmalı ve Türk Birliği mutlaka kurulmalıdır (Türk Devletleri Teşkilatı ile bu birlik kurulmuştur; ete ve kemiğe büründürülmelidir),
6- Yönetimde Dil, tarih, coğrafyaya önem verilmesi esas alınacaktır.
1-Devlet Yönetiminde Millet ve Millet Egemenliği
Atatürk tarafından ifade edilen “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” sözü yeni yönetimin meşalesi olmuştur. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Cumhuriyeti kuran Atatürk’e göre Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir. Kazandığı bütün başarılarını Türk Milletine mal ederek, her zaman içinden çıktığı bu milletle övünüp gurur duymuştur. Kendi deyimiyle: “1919 yılının Mayıs ayında Samsun’a çıktığı zaman elinde maddi hiçbir kuvvet yoktu, yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve kendi vicdanını dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı; işte O, bu milli kuvvete, Türk milletine güvenerek işe başlamıştır.
Atatürk’e göre millet, geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve siyasi birlik olan insanlar topluluğudur. Atatürk’ün tanımladığı millet anlayışında; din ve ırk ayrımı yoktur. Vatandaşlık değerlerine dayandıran sivil bir anlayışıdır. Milliyetçilik anlayışı da aynı şekilde belirtilmiştir. Ona göre milliyetçilik; din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını vatandaşlık ve üst kimlik değerlerine dayandıran sivil milliyetçi bir vatanperverlik anlayışıdır. Afet İnan'ın Medeni Bilgiler isimli kitabında Atatürk kendi millet tanımını açıklamış ve bu tanımın içine ırk, etnik köken ve din gibi hususları katmamıştır diyor.
Bir bakıma Türk devlet felsefesi, Mete Han’ın “Türk Devleti’ne saygı gösteren herkesi Türk kabul ederim” anlayışıyla şekillenmiştir denilebilir. Bu ifade cumhuriyetin teorisyeni Gökalp ve Atatürk’ün düşüncesinde de etkili olmuştur. Bireylerin hangi dilden, dinden-mezhepten veya kökenden geldiğine bakmaksızın, ortak bir geleceğe olan inancı esas alır. Türkiye Cumhuriyeti’nin milli kimliği, bu birleştirici güce dayanır. Türk milleti; ortak tarih, ortak değerler ve ortak hukuk çerçevesinde bir araya gelmiş bir bütündür. Bu aynı zamanda Orhan Türkdoğa’ının ifadesiyle Türk milletinin milletleşmesidir. Türk esnafının birleştirici rolü Türk milletinin bir diğer güçlü özelliği, halkın sorun çözme iradesi ve pratik aklıdır. Bu özellik, kasap, balıkçı, berber, manav gibi toplumun en temel kesimlerinden kaynaklanır. Türk esnafı, milli kimliğin en somut ve güçlü temsilcisidir. Bir balıkçı veya manav, hangi dili konuştuğuna bakmaksızın tüm müşterilerine aynı hizmeti sunar. Bu davranış, toplumun gündelik hayatındaki birliği ve milli kimliğinin gücünü açıkça gösterir
Atatürk, milleti “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen (kültür) birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal heyettir” diyerek tarif etmiştir. Kahramanlıkta olduğu kadar, kabiliyet ve hünerde de üstün özelliklere sahip olduğunu belirtiyordu. O’na göre “Türkler, aynı zamanda çalışkan, zeki, karakteri yüksek, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilen bir milletti”.
Türk milletinin devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmasına büyük önem vermiştir.
“Benim gayem, Türkiye Cumhuriyeti’nde millet egemenliğini güçlendirmek ve ebedileştirmektir” diyen Atatürk, millet egemenliğinin önemini şöyle açıklıyor;
“Millet egemenliği özgürlüğün, eşitliğin, adalet ve istikrarın dayanak noktasıdır. Milli egemenliği idrak etmek, onu milletin eline vermek ve milletin elinde tutmak, bütün kuvvetlerin üstünde bir kuvvettir. Bugün bütün dünya milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar; oda millet egemenliğidir.
“Efendiler, bilirsiniz ki irade denilen bir şey vardır. Bir insanın iradesi olduğu gibi, insanlardan oluşan herhangi bir toplumun da iradesi vardır. İrade; vicdanın eğilimi, arzusu demektir; yani bu, manevi bir şeydir. Külli iradeyi Allah’a bırakarak, şeriat dili ile ifade etmek isterseniz, buna cüz’i irade deyiniz. Bu manevi olan iradenin belirmesi için bir vasıta lazımdır ve vardır ki ona egemenlik derler! Egemenliğine sahip olmayan bir insan veya bir toplum hiç bir zaman iradesini kullanamaz. Egemenliğini herhangi birisine bırakan bir insan, kendi iradesinin kullanılıp uygulanacağından emin olamaz. Bunun içindir ki insanlar ve milletler; kendi iradelerini ve kendi vicdanlarının eğilimini icra ve tatbik etmek istiyorlarsa, egemenliklerini mutlaka ellerinde tutmak zorundadırlar.
Bütün dünya bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiç bir kuvvet yoktur; hiç bir makam yoktur. Yalnız bir makam vardır; o da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır.” İşte “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deyimi ile egemenliği milletin sorumluluğunda tutmaktır ve bu egemenliğin bir zerresini, kim olursa olsun, hiç bir makama vermemek, verdirmemek demektir.” Ona göre aslında millet iradesini milletin tamamının kullanması gerekir, fakat bu fizik olarak ve maddede ten mümkün değildir. Onun için meclis vasıtasıyla uygulamaktan başka çare yoktur.
2- Cumhuriyet ve Demokrasi
Dünyanın gelişen ülkeleri, imparatorluklar dönemini bitirmiş, milli devlet modeline geçiş yapmıştır. Türk Milleti bundan mahrum kalamazdı. Başlarında Atatürk olmak üzere Cumhuriyet kurucuları, daha Kurtuluş mücadelesi sırasında, “Egemenliğin kayıtsız şartsız millette ait olduğu” gerçeğini dünyaya haykırmışlardır.
Onun için gereken yapılmış, cumhuriyet ilan edilerek, şahısların elinden alınan “egemenlik”, gerçek sahipleri olan millete ve onun temsilcilerine verilmiştir. Artık Yeni Türkiye’nin devlet modeli cumhuriyettir. Bununla amaç, Türkiye’yi, Türk Milletini; tam bağımsız bir şekilde çağdaş dünyanın seçkin ortağı yapmaktır. Çağdaş dünya derken, o günün bilim ve teknikte ileri giden ülkelerini kastediyorlardı. Bunun yolu belliydi; akılcılık ön plana çıkarılarak, bilimi rehber alan bir eğitim ve yönetim anlayışını hayata geçirmekti. Bilim, “tercümeyle değil, tetkikle olur” diyordu ve bunun için Türkçeyi eğitim ve bilim dili olarak öne çıkarmıştı.
Zaferleri kazandıktan sonra Atatürk, ömrünün önemli bir kısmını, Türk milletinin haklarını, insanlığa hizmetlerini ve tarihte hak ettiği üstün kabiliyetlerini ispat etmekle geçirmiştir. Türk milletinin büyüklüğüne, gücüne, üstün özelliklerine, medeniyete olan katkılarına ve sahip olduğu insani vazifelerine sarsılmaz inancı vardı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarak hâkimiyetin millete ait olduğunu göstermiştir. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk milleti, kendi yöneticilerini seçerek demokratik hayat biçimini günlük hayatında uygulayan medenî milletler arasında yerini almıştır. Bu açıdan Demokrasi hedefleri arasındaydı; “Biz ne Bolşevik, ne komünist olmalıyız. Çünkü biz milliyetçi ve dinimize saygılıyız. Bizim hükümet şeklimiz, tam bir demokrasi hükümetidir.” Diyordu. İşte bu amaçla, 23 Nisan 1920’de Ankara’da, Meclisi toplantıya çağırmak için, 21 Nisan 1920 tarihinde bütün kolordu, müstakil tümen, müstakil alay, bütün vilayetlerle Müdafaa-i Hukuk merkezleri ve belediye başkanlıklarına: “Allah’ın izniyle Nisan’ın 23 üncü Cuma günü, Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplanacaktır.” Diyerek meclisin açılışını gerçekleştirmişti.
3- Yönetim Anlayışında Akılcılık (Rasyonellik) ve Gerçekçilik Esası
Aklı ve bilimi önder yapmasının tabii sonucu olarak gerçekçi bir anlayış benimsenmiştir. Gerçekçilik “akılcılığının” ayrılmaz parçasıdır. Ülke ve dünya gerçeklerini çok iyi değerlendirmek için boş hayallere kendini kaptırmadan gerçeklerden hareket etmek gerekiyordu. Bu da akılcılıkla olur. 1921 yılında Atatürk’ün yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Efendiler, büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağı şeyleri yapar görünen insanlardan değiliz.” Aklın ve bilimin gösterdiği yoldan yürüyerek, gerçeklikten ayrılmayarak, azim ve sebatla, en güç engelleri aşmaya çalışacağız.











