Prof. Dr. Kazım YILDIRIM
İlk çağlarda engelli bireylerin sosyal, siyasal, ekonomik ve eğitsel haklara sahip olamadıkları bilinmektedir. Bu haklar bir yana, birçok toplumda engellilere yaşama hakkı bile tanınmamıştır. Özellikle Avrupa toplumlarında engelli bireyler ilk çağlardan orta çağa kadar uğursuz ve gereksiz görülmüş, kendi aileleri tarafından sokağa atılmış ve kötü davranışlara maruz bırakılmışlardır. Sparta’da sakat ya da cılız doğan çocukların yaşamlarına, iyi bir savaşçı olamayacakları düşüncesiyle daha doğar doğmaz son verilmiş ya da bu çocuklar vahşi doğaya terk edilmişlerdir. Milattan sonra beşinci yüzyılda Roma’da Justinyanus Kanunlarına göre işitme yetersizliği olan bireylerin sözleşme yapmalarına, mahkemelerde şahitlik yapmalarına ve diğer insanların sahip oldukları yasal haklara sahip olmalarına müsaade edilmemiştir. Cermen kabilelerinde de engelli çocuklar babaları tarafından boğulmuştur. Engelliliği doğrudan günahkârlık ve kötülüğe bağlayan yaklaşıma “moral/ahlaki model” denilmektedir. Bu bakış açısına göre engelliler, ebeveynlerinin ya da kendilerinin bazı günahlarından dolayı bu duruma maruz kalmışlardır. Bazı kişiler ise engelli bireylerin içinde şeytan olduğuna inanmıştır.
Tüm bu önyargı ve dogmalar nedeniyle engellilerin hayatta kalmaları zor olmuştur. Orta çağa gelindiğinde engelli bireylerin yaşamlarına son verilmesi gibi acı olaylar azalmıştır. Ancak bu çağda da engelliler eğlence amacıyla (cüce, palyaço olarak) kullanılmış, hapsedilmiş, kötü muameleye maruz kalmıştır. Başta Hristiyanlık olmak üzere semavi dinler Batıda yayıldıkça, engellilere yönelik bu kötü yaklaşımlar azalmaya başlanmıştır. Özellikle kilise ve manastırlarda engelli bireylere yönelik ilgi, şefkat ve koruma sağlanmıştır. Batıdaki dönüşüm engellileri de olumlu yönde etkilemiştir. Rönesans ve reform hareketlerinin etkisiyle insan hayatının değeri daha fazla öne çıkmıştır.
ENGELLİ BİREYLERİN EĞİTİMİ İÇİN ATILAN İLK ADIMLAR
Tüm etkenler sayesinde engelli bireylerin eğitimi konusunda da ilk adımlar atılmaya başlanmıştır. Engellilerin eğitimi alanındaki küçük girişimler 15. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Bu girişimler 17. yüzyıldan itibaren hız kazanmış olmakla beraber sistematik faaliyetler ancak 19. yüzyılda başlayabilmiştir. 1555 Pedro Ponce de Leon (İspanyol rahip) İşitme engellilere eğitim vermiştir. Tarihsel süreç içerisinde kayıtlara geçmiş Batıda bilinen ilk eğitim örneği budur. 1644 John Bulver İşitme engelliler eğitim ve İşitme engelli çocukların eğitimi konusunda ilk İngilizce kitabı yayımlamıştır. 1648 John Bulver İşitme engelliler için Londra’da Philoccopus isimli bir okul açmıştır. 1668 Cohannnes Levater İşitme engellilere İsviçre’de Sehola Mutorum AC Surdorum isminde bir okul açmıştır. 1680 George Dalgarno İşitme engelliler “Didasopholus; or, The Deaf and Dumb Man’s Tutor” isimli bir kitap yazmıştır. 1760 Abbe’de L’Epee İşitme engelliler için Fransa’da Sağırlar Enstitüsü (Institut pour sourds) isimli bir okul açmıştır. De L’epee (dactylologie) işaret yöntemini geliştirmiştir. Bu yöntem Avrupa’ya yayılmış ve Batı ülkelerinde işitme engellilere yönelik okulların açılmasında etkili olmuştur. 1767 Thomas Braidwood İşitme engelliler Edinburgh’da bir okul açmıştır. Okul, 1783 yılında Londra civarlarında bulunan Hackney’e taşınmıştır. 1784 Valentin Haüy Görme engelliler için Paris’te Genç Körler Ulusal Enstitüsünü kurmuştur. Görme engelli öğrencileri akranlarından ayırmak istemeyen Haüy, okula gören öğrencileri de alarak bir tür kaynaştırma uygulaması yapmıştır. Kendisi aynı zamanda görme engelliler için ilk kabartma yazıyı geliştiren kişidir. Lous Braille, bu 12 noktalı kabartma yazısının 6 noktasını alarak yeniden düzenlemiştir. 1798 Heinicke İşitme engelliler Heinicke (Methode Orale veya Artikulationsmethode) dudak okuma ve konuşma becerilerini geliştiren yöntemini uygulamıştır. 1801 jean Marc Gaspard Itard zihinsel engelli iki asilzade gence kendi geliştirdiği yöntemle konuşmayı öğretmiştir.
Louis Braille (1809-1852), görme engelliler için dünya çapında okuma ve yazma için kullanılan körler alfabesinin sistemini icat eden şahsiyettir. Buna Brail Alfabesi denir. Brail Alfabesi 1'den 6'ya kadar belli bir düzen içinde sıralanmış kabartmalı noktaları parmaklarla üstünden geçerek okunur. Özel karakterler içeren Asya dilleri dışında hemen hemen her dile uyarlanmıştır. Louis Braille'in kendisi de görme engelliydi. 1817 Thomas Hopkins Gallaudet İşitme engelliler Fransız yöntemini kullanan Amerikan Sağırlar Okulunu açmıştır. Bu okulun açılmasından bir yıl sonra New York Sağırlar Enstitüsü kurulmuş ve 1863 yılında ABD’deki benzer okulların sayısı 22’ye ulaşmıştır. 1829 Perkins Körler Okulu Görme engelliler ABD’de görme engelli çocuklar için ilk açılan okuldur. Okul, Watertown, Massachusetts’te kurulmuştur. Meşhur Helen Keller (1880-1968) bu okulda öğrenim görmüştür. Doğuştan itibaren kör, sağır ve dilsizdir. Engellerine rağmen başarısı, onu efsanevi bir kişilik haline getirmiştir. Helen Keller (1880-1968) Beş lisan bilen, bisiklet, kano ve yelkenli ile gezintiye çıkan, yüzen, satranç oynayan Helen Keller, yazdığı makaleler ve bir dizi kitapla kendisini engellilere yardımcı olmaya adamıştır. Başta Amerikan Görme Engelliler Vakfı olmak üzere çok sayıda organizasyonda görev almış ve görevleri nedeniyle dünyanın pek çok yerine seyahat etmiştir. Sağlıklı bir bebek olarak doğan Helen Keller, on dokuz aylık iken geçirdiği ateşli hastalık sonucu görme, işitme ve konuşma yetilerini yitirmiştir.
TÜRKLERDE ENGELLİ BİREYLERE YAKLAŞIM
İslamiyet öncesi Türk toplumlarında engelli bireylerle ilgili bilgiler sınırlıdır. Orhun Abidelerinde sosyal devlete vurgu yapan pek çok unsur olmakla birlikte özel olarak engelliler konusunda bilgi mevcut değildir. İslâm öncesi Türk toplumlarında insana ve dolayısı ile engellilere ilişkin olumlu yaklaşımların bazı işaretlerini görebiliyoruz. Mesela Kültigin kitabesinde “Tanrı öyle buyurduğu için, bahtım, talihim olduğu için, ölecek halkı diriltip doyurdum. Çıplak halkı giyimli kıldım, yoksul halkı varlıklı kıldım, az halkı çok kıldım.” ifadeleri geçmektedir. Bu ifadeler, İslâm öncesi Türk toplumlarında yoksula, zayıfa verilen önemi göstermektedir. Nitekim Türklerin henüz İslâm’ı benimsedikleri dönemlere yakın bir zamanda yazılmış olan Yusuf Has Hacip (1017-1077)’in “Kutadgu Bilig” adlı eserinde insana verilen önem dikkatleri çekebilmektedir. Yusuf Has Hacip, eserinde insan olabilmenin pek çok şartları olduğunu, bunların başında merhamet, vefa, cömertlik gibi duyguların olgunlaştırılıp geliştirilmesinin gerekliliğini vurgular ve seçkin bir insanın başkalarının iyiliğini isteyen insan olduğunu belirtir. Yunus Emre de bir şiirinde, “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil, yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil” ayrıca “Benim karıncaya bile ali nazarım vardır” ifadeleriyle canlılara, insana verdiği değeri gösterir ki, bu anlayış elbette engelliler için de geçerlidir. Geçmişte her toplumun engelli kavramına kendine özgü olumlu veya olumsuz anlamlar yüklediğini anlıyoruz. Kaynaklarda Türklerde olumsuzluklara rastlanılmamıştır. Olumsuz anlamların yüklendiği toplumlarda, bireyler aynı toplumun içerisinde olmakla birlikte, önemli toplumsal mesafeler ortaya çıkmıştır.
İslamiyet sonrası durumu anlamak için ise Hz. peygamberin bu konudaki yaklaşımını anlamakta fayda bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in engellilere iyi davrandığı ve onlarla iyi geçinilmesini tavsiye ettiği bilinmektedir. Peygamberliğinin ilk yıllarında kendisine vahyedilen bir ayetle (Abese/12) engelliler konusunda uyarılmıştır. Engelli sahabelerine iyi davranmasının yanı sıra onlara dini, siyasi ve askeri görevler de vermiştir. İslam inancı gereği her insan emsalsizdir ve eşrefi mahlûkattır. Akli melekeleri yerinde olmayan hafif engelliler veya diğer engeli bulunan insanların da dini ve toplumsal norm ve kuralları yerine getirmekle görevli olduğu bilinmektedir. Bu felsefe ve yaklaşımın sonucunda, Müslüman toplumlarda engelli bireylerin yaşam şartlarının olumlu yönde etkilendiği söylenebilir.
ABESE süresi Mekke’de inmiştir. İsmini birinci âyetindeki yüzünü (buruşturdu) ekşitti anlamına gelen “abese” kelimesinden almıştır. Peygamberimiz, Mekke'nin ileri gelenlerine dinî davette bulunduğu oldukça hassas bir zamanda Mekke'nin fakir halkından ve âmâ (gözleri görmeyen) olan ABDULLAH BİN MEKTUM yanına gelerek kendisine Kur'an'dan bir şeyler anlatmasını istemiştir. Peygamberimiz de böyle hassas bir zamanda kendisinin rahatsız edilmesinden dolayı kızmış ve bu şahsa yüzünü ekşiterek sırtını dönmüştür.
Belirtilen ayet ile Peygamberimizin uyarıldığı belirtilmiştir. Şevkânî, 11. ayetin başındaki “hayır!” uyarısının açılımını şöyle ifade eder: “Artık bundan sonra böyle hatalar yapma” (Hz. Peygamberin uyarıldığı kast edilmiştir); “zengine dönüp onunla ilgilenirken fakire ilgisiz kalma (V, 443).” Aynı ayette birer öğüt olduğu bildirilen “bu ayetler” ifadesiyle surenin başındaki uyarıcı ve eğitici on ayetin veya surenin tamamının kastedildiği anlaşılmaktadır. “Dileyen ondan öğüt alır” mealindeki 12. ayette ise şu iki noktaya dikkat çekilmiştir: a) Bu uyarı, yalnız Resûlullah’a değil, onun şahsında bütün ümmetine ve insanlığa yöneliktir. b) Uyarıyı dikkate alıp yanlışını düzeltmek de hiçe sayıp hatalarında ısrar etmek de insanın kendi iradesine bağlıdır, sonucu da buna göre alacaktır. (SELÇUKLU, OSMANLI CUMHURİYET DÖNEMİNDEKİ UYGULAMALARLA DEVAM EDİLECEKTİR).











