Giriş
Sosyolojik olarak darbe bir grubun, zümrenin yönetimi, meşruiyetin veya demokrasi kuralları dışına çıkarak güç kullanıp ele geçirmesidir. “İhtilal” ise yönetimi ele geçirmenin yanında rejimi de değiştirmek anlamına gelir. 1789 Fransız İhtilali, 1917 Bolşevik İhtilali gibi hareketler bu niteliktedir. Hareketin sonucunda rejim de değişiyor. İkinci Meşrutiyet (1908-1920)’in oluşum sürecini de bir bakıma ihtilal olarak düşünebiliriz. Çünkü bu hadise ile baskı rejimi değişerek Türk demokrasi tarihinde bir çeşit ihtilal anlamı taşıdığını belirtmek mümkündür.
20. yüzyılda; Özellikle ve özetle demokrasilere ara veren, demokrasileri sonlandıran ve milletin iradesini bir tarafa bırakarak iktidara gelme kavgasının verildiği zorlama hareketlere ihtilal diyoruz. Tarih boyunca Türkiye’de veya dünyanın başka ülkelerinde kimi zaman ordunun kurumsal olarak, bazen de yüksek rütbeli bazı subayların kendi başlarına üstünlük alarak sivil yönetime el koyma girişimlerini genel anlamda darbe olarak nitelendiriyoruz. Bunların bazıları başarıya ulaşmış bazıları ise hükümetlere muhtıra niteliğinde uyarı olarak tarihe geçmiştir.
Türk demokrasisinin Tanzimat (1839)’tan itibaren 200 yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, darbeler yüzünden hala tam anlamıyla kurumsallaşamadığını söylemek mümkündür. Türk Demokrasisi, kendini toplumdan farklı ve belki de üstün gören bazı gruplar tarafından sık sık darbelerle kesintiye uğramış ve Osmanlı’dan bugüne “darbeler tarihi” oluşmuştur. Son olarak meczup bir imamın devşirdiği asker ve polislerle, Aytmatov’un deyimiyle mankurtlaştırılmış insanlardan oluşturduğu ve FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/ Parelel Devlet Yapılanması) adı verilen örgütün darbe girişimi de eklenmiştir. Türkiye’de ve dünyanın diğer ülkelerinde yönetime zorla el koyma çabaları sonucunda ortaya çıkan darbeler-müdahaleler-kalkışmalar, mevcut problemlere çare olmadığı gibi problemleri daha da derinleştirmiş ve en önemlisi bireyi, toplumu ve devleti birbirine yabancılaştırmıştır. Sadece devlet adamları ve politikacılar değil, milletin zihninde de derin travmalara yol açmıştır.
Darbelerin Tarihi ve Oluşturduğu Travmalar
20 Mayıs 1622 tarihinde Genç Osman’ın tahttan indirilmesiyle başlayan ve 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen hain FETÖ/PDY darbesine kadar gelinen süreçte yaşanan olaylarla, Türkiye’deki darbelerin Osmanlı dönemine kadar uzandığını söylemek mümkündür. Patrona Halil (1730), Kabakçı Mustafa (1807) isyanları, Kuleli Vakası (Olayı) (1859), 30 Mayıs 1876’da padişah Abdülaziz’e yapılan darbe, 9 Nisan 1909 (31 Mart vakası) sonrasında Meclis kararıyla Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve benzerlerinin gölgeleri bir şekilde Türkiye'nin üzerine düşmüş gibidir.
Geçmişteki Ulema-Yeniçeri iş birliğinin yerini zamanla ve özellikle Cumhuriyet döneminde bazı aydınların, gazetecilerin ve bazı iş adamları derneklerinin vb. iş birliğinin aldığını görmekteyiz. Zor kullanma bakımından Osmanlı döneminden Türkiye Cumhuriyeti’ne, yöntem ve tekniklerin dışında değişen fazla bir şey olmadığını belirtmek gerekir.
Yakın Tarihimizde: Cumhuriyet Dönemindeki Darbeler
• 1960 darbesinde Menderes ve arkadaşlarının idamları,
• 1970 yılında millet iradesine müdahale edilerek muhtıra ile hükümetin (Süleyman Demirel) ortadan kaldırılması,
• 1980 yılında yapılan (Kenan Evren ve arkadaşları) darbe ile reşit olmamasına ve mahkeme sürecinin tamamlanmamasına rağmen idamına karar verilip yaşı büyütülerek idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu gibi genç fidanların dramı, toplumda ciddi rahatsızlık ve travmalar yaratmıştır.
(Bilindiği gibi Mustafa Pehlivanoğlu idamdan sonra beraat etmiştir). Pehlivanoğlu’nun ailesine yazdığı son mektubu TBMM’deki grubunda okuyan Sayın Cumhurbaşkanımız, duygulanmış ve gözyaşlarına hâkim olamamıştır.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası idam edilen Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun ağabeyi Oktay Fırtına, kardeşinin ölümünün ardından 10 gün içerisinde soy isimlerinin değiştirildiğini ifade etmiştir. “Benim istediğim tek şey Cumhurbaşkanımız ile görüşerek soy ismimizi geri almaktır. Annem, babam bana vasiyet etti, onlar da uğraşıp alamamışlar. Cumhurbaşkanımız kabul ederse hemen görüşmeye hazırım, bu yara kapanmıyor. 70 yaşında bunu gerçekleştirmeden ölürsem gözüm arkada kalır" demiştir.
1980 yılındaki darbe ile haksız idamlar, ölümle biten işkenceler, haksızlıklar ve akla hayale gelmedik farklı işkenceler-travmalar, ülkemizin her tarafında ve farklı kesimlere yapılmıştır. Mesela Diyarbakır hapishanesi, Ankara Ulucanlar ve Mamak hapishaneleri, İstanbul Selimiye Kışlası hapishane duvarları, bu travmaların, yapılan işkencelerin canlı şahitleridirler. Bu konuda yazılmış çok sayıda kitap, makale olduğu gibi internette de çok farklı bilgiler bulmak mümkündür.
• 1997 yılında 28 Şubat surecinde Erbakan Hocaya yapılan post modern darbe ve mütedeyyin insanlara reva görülen haksızlıklar,
• başörtü zulmü ile yapılan işkenceler,
• İstanbul Üniversitesi öncülüğünde başlatılan “İkna Odaları” gibi ortaçağ kalıntısı uygulamalar,
• İmam hatip Okullarının lise kısmına geçişlerini engellemek için kesintisiz sekiz yıllık İlköğretim Okulları’nın açılması,
• Katsayı zulmü ile İmam Hatip okulu mezunlarının ve dolayısıyla meslek lisesi mezunlarının üniversiteye geçişlerinin engellenmesi, Türk milletinin hafızasında silinmesi zor derin izler bırakmıştır.
Yine o dönemlerde;
• Ordu içerisinde yüksek rütbeli bazı subaylar tarafından gizli kurulan illegal “BATI ÇALIŞMA GRUBU” adlı örgüt, istihbarat birimleri tarafından deşifre edilmiştir. Ordu içerisinde bir kısım üst rütbeli subaylar tarafından gizli olarak kurulan bu örgüt, o dönemlerde, Hz. Peygamberin ismi dolayısıyla “Mehmetçik” olarak adlandırdığımız gözbebeğimiz güzide ordumuzu da tartışır hale getirmiştir.
İşkence ve haksızlıklara rağmen millet ve devletine bağlı insanlar asla devlet ve milletine karşı kin ve nefret içinde olmamışlardır. Haksızlıklara uğrayan, bir kısmı işkence görmüş ve hemen tamamı rahmetli olmuş siyasi liderlerimiz; mesela Erbakan, Demirel, Türkeş, Ecevit, Yazıcıoğlu gibi; devletine, ordusuna ve milletine küsmemişlerdir. Bunca olumsuzluklara rağmen 27 Nisan 2007 tarihinde gecenin ilerleyen saatinde Genel Kurmay Başkanlığı tarafından internet sayfasında yayımlanan bildiri ise, darbe anlayışının henüz bitmediğinin değişik bir göstergesi olarak algılanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanlığının cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısı ile 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20’de yaptığı, laiklikle ilgili açıklama, yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir. Bu tartışmada “özde ve sözde demokrat”, “özde ve sözde laik” gibi tuhaf, içi boş sözlerle zihinler bir defa daha karıştırılmıştır. O dönemde TBMM başkanı olan Cemil Çiçek, 27 Nisan e-muhtırasının, “27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 darbelerinin devamı niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Çiçek, 27 Nisan e-muhtırasının “darbeler zinciri” içerisinde önemli bir kırılma noktası teşkil ettiğini; “ayıp, ahlak, kural dışı bir bildiri; kayıt dışı siyasetin tezahürü” olduğunu ifade etmiştir. Türk kamuoyunda hâkim olan görüş, bu basın açıklamasının “muhtıra” olduğu yönündedir. Bildiri internet aracılığıyla verildiği için “E Muhtıra” olarak tarihe geçmiştir.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı Seçimi Olayı
Ancak e muhtıra öncesinde herkesin hatırlayacağı gibi Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Sayın Abdullah Gül’ün başı örtülü eşi üzerinde yaşanan tartışma ve o tartışma dolayısıyla emekli Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun 26 Aralık 2006 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yazdığı makale ile tartışmanın boyutu başka bir alana yönelmiştir. Hatırlanacağı gibi eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 26 Aralık 2006’da Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan yazısında, anayasada belirtilen 367 Milletvekili sayısının sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu ortaya atmıştır. Bu görüşe göre cumhurbaşkanlığı oylamalarına en az 367 milletvekilinin katılması gerektiği, aksi halde sonucun geçersiz olacağı iddia edilmiştir. Bu iddia hukukçular tarafından uzun süre tartışılmıştır. Makaledeki görüşlerin isabetsiz olduğu düşüncesi ağırlık kazanmış olmakla birlikte yine de Sabih Kanadoğlu’nun iddiaları ciddiye alınmıştır.
Buna göre meclisteki sandalye sayısı 354 olan iktidar partisi (Ak Parti), tek başına kendi oylarıyla cumhurbaşkanı seçemeyecektir. Aynı dönemde ana muhalefet partisi (CHP) lideri Deniz Baykal, iktidar partisinin uzlaşma olmadan kendi adayını çıkarması durumunda oylamalara katılmayacaklarını ve 367 tartışmalarının ciddiye alınması gerektiğini açıkça ve defalarca tekrarlamıştır. Acaba rahmetli Baykal’ın tekrarlamalarının arkasında başka güçler var mıydı sorusu insanın aklına geliyor.
İlk tur oylama 27 Nisan 2007’de yapıldı. Toplam 361 oy kullanılırken, Abdullah Gül 357 oy aldı. Oylamanın hemen sonrasında, CHP 367 iddiasıyla seçimi Anayasa Mahkemesine taşıdı. Anayasa Mahkemesi belki de tarihinde ilk defa hızlı davranarak adeta Ana muhalefet partisi lideri Sayın Baykal’ın görüşleri doğrultusunda 01 Mayıs 2007 tarihinde kararını verdi. Karar muhalefet lideri Baykal’ın beklediği gibiydi. Anayasa Mahkemesi 367 iddiasını kabul ederek yapılan birinci tur oylamayı iptal etti. Bunun üzerine 06 Mayıs’ta yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının (367) bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilemedi. Sonrasında erken seçim kararı alındı. Seçimde yüzde 47 gibi ezici bir çoğunlukla sonuç alan AK Parti, bir kez daha 367 sorunuyla karşı karşıyaydı. CHP, yine Meclis'i boykot ederse seçim için yeterli katılım oranı yani 367 yeter sayısı nasıl sağlanacaktı. İşte tam bu notada AK Parti'ye sürpriz bir destek geldi. MHP Genel başkanı, Bilge Lider Sayın DR Devlet BAHÇELİ, “Ak Parti kimi isterse aday gösterebilir. Biz Meclis'e gireriz, 367 sorunu yaşanmaz” açıklamasıyla krizin çözülmesini sağladı. 3'ncü tura 448 milletvekili katıldı ve Gül, 339 oyla 11'inci Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Milliyetçi Hareket Partisi bir defa daha krizin aşılmasını sağlayarak tarihi bir rol oynamıştır. Başbuğ Alparslan Türkeş liderliğindeki 1977’de MHP, fikir olarak muhalif olduğu CHP’nin TBMM adayı Cahit Karakaş’a oy vererek meclis başkanlığı krizini de çözmüştü. 1977 yılında TBMM başkanlığı için 38 tur seçim yapılmış ve 17 Kasım 1977 tarihinde yapılan 38. Turda Milliyetçi Hareket Partisi’nin desteği ile Cahit Karakaş 227 oyla Millet Meclisi başkanı seçilmiştir. Bilindiği gibi Milliyetçi Hareket Partisi’nin önceliği her zaman milletin ve devletin geleceği (bekası) olmuştur.
15 Temmuz 2016 FETO/PYD Darbesi
15 Temmuz 2016’daki hain FETÖ/PDY darbesi ise dünya tarihinde eşi benzeri bulunmayan facia niteliğindedir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan’a yapılan suikast girişimi ve 250’den fazla şehidimize, binlerce insanımızın yararlanıp gazi olmasına yol açan bu kanlı darbe, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın İstikamet vermesi ile milletimizin dik duruşu sayesinde bedel ödenerek bertaraf edilebilmiş, demokrasinin önü açılmış ve zafere ulaşılmıştır. Ancak darbenin oluş biçimi milletimizin hafızasına travma olarak kazınmıştır. 15 Temmuz 2016 Cuma akşamı girişilen bu darbe, önceki müdahalelerden farklı, oldukça garip ve paralel devlet görünümlü bir olay olarak kayıtlara geçmiştir. Milletimizin kalbi olan Meclisin bombalanması, 250’den fazla insanımızın şehit, binlerce insanımızın gazi olmasına yol açmıştır.
Hangi gerekçeyle kimin veya ne adına yapılırsa yapılsın hangi şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin darbe, şiddeti içeren totaliter bir eylemdir. Darbe, bireyin gelişimi ve saygınlığı, toplumsal barış, hak ve özgürlükler, hukuk, demokrasi, sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınma önünde çok büyük bir engeldir. Türkiye, 100 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca sürekli darbe girişimlerinin bulunulduğu bir ülke olmuştur. 15 Temmuz darbesinden sonra, hiç ders alınmamış gibi 4 Nisan 2021 tarihinde bir de emekliye ayrılmış 103 denizci amiralin bildirilerine tanık olunmuştur. Demokrasinin oldukça olumlu mesafe aldığı bir ortamda bir grubun eski alışkanlıklarıyla kendilerini milletin üstünde ve farklı görerek hükümetlere muhtıra nitelikli bildiriler yayımlayabilmesi, eski marazi hastalıkların bu grup tarafından hala devam ettiğinin göstergesidir.
Cumhuriyet Dönemi: Atatürk ve Sonrası
Türk Milleti tarihî süreç içinde bir medeniyet değiştirme projesi uygulamayı denemiştir. Batılılaşma veya modernleşme adı verilen bu ilerleme projesi doğrultusunda neler yapılmasının sağlıklı, neler yapılırsa zararlı olacağı, meşrutiyet döneminden beri tartışıla gelmiştir. Cumhuriyet döneminde hızlanan bu değişim süreci özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra kendi köklerinden kopartılacak şekilde bir yol izlemeye yönelmiştir. 1940’lı yıllarda girişilen eğitim reformları, kültürel mirasını bir kenara bırakarak Batı klasikleri çevirileri ile Türkiye’de yetişen aydınların ve bürokratların milletin önceliklerinden uzaklaşmalarına yol açılmıştır. Bu dönemin Türk kültürünün tarihî gelişiminde bir kırılmaya işaret ettiğini belirtmek mümkündür. Kültürel değerlerini bir kenara bırakıp, yok sayarak sadece Batı çizgisinde ilerleyen bir grup Cumhuriyet aydınları, Atatürk’ün yerleştirmeye çalıştığı devletin kuruluş felsefesi olan milli anlayıştan uzaklaşmışlar ve kendi değer yargılarına, kültürüne ve tarihine yabancılaşmışlardır. Türkiye’de batı kökenli ideolojik hareketlerin kolay zemin bulmasında bu grup aydının önemli rol oynadığı söylenebilir. Bu gelişmelerden rahatsız olan milletin asli çoğunluğu ise demokrasiye geçmek ve kendisi gibi düşünen insanları iş başına getirmekle ferahlanacağını düşünmüşlerdir. Ancak her defasında darbe ve muhtıralarla milletin iradesine müdahale edilerek Türkiye’de demokrasinin kökleşmesine zarar verilmiştir. Bu süreçte Batılı bazı devletlerin, milletimizle yaşadıkları emperyalist işgal mücadelesi ise safların belirlenmesinde gerçekten kafaları karıştıracak boyutlara ulaşmıştır.
Çevremizdeki Bazı Ülkelerin Tavrı ve Türk Milleti
Bir tarafta tarihî açıdan çok da barışık olmadığımız kuzey komşumuz diğer yanda Çanakkale’de durdurmak için istikbalimiz olan on binlerce gencimizi feda etmek zorunda kaldığımız Batılı emperyalist devletler. Bu ülkelerin iç dinamiklerimizi ayrıştırarak birlik ve beraberliğimizin ve demokrasimizin zedelenmesi için sürekli gayret ve çabanın içerisine girdikleri gözden kaçmamıştır. FETÖ/PDY darbesindeki rolleri de böyle olmuştur. Dışarıdan yapılan bu tür müdahaleler Türk Milletini asli misyonuna doğru bir gelişmeye, demokrasiye yöneltmiş, kendi fikri zeminlerini kendi kültürlerinde aramaya yol açmış ve asli misyonuna sahip çıkma rolünü düşündürmeye başlamıştır. Böylece sömürgecilikten öteye geçmeyen Batılı devletlerin kültürel yapısı, binlerce yıllık zengin kültürü miras alan Çin, Arap, Acem ve Türk dünyasında kaybolmaya mahkûm olmuştur.
Osmanlı’dan Cumhuriyete taşıdığı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Batı’ya yönelik yetiştirdiği yönetici ve aydın kesimin toplumdan gittikçe uzaklaşması ile toplumun alt kesiminden yukarıya yükselmelerin sonucunda Türk demokrasisi önemli derecede mesafe almıştır. Cumhuriyet döneminde oluşmaya başlayan Batılı çizgisindeki seçkinler zümresine alternatif yeni bir kadro hareketi yetişmiştir. Bu durum belli seçkinler grubunu oldukça tedirgin ve rahatsız etmiş, ortaya çıkan Dikey Sosyal Hareketlilik ister istemez toplumun üst katmanlarında yer alan bir kısım seçkinler zümresini ürkütmüştür. Zira bu seferki kadro hareketi toplumun değerlerini muhafaza ederek idealist iddiaları olan bir toplum hareketidir ve başarılı işler yaparak demokrasisini zafere ulaştırmıştır. Hala FETÖ/PDY'nin kripto damarının dip dalga içinde faaliyet içinde olduğunu belirtmek mümkündür.
Sonuç
Özetle; 15 Temmuz 2016’da vatan kurtarılmış, Devlet kurtarılmış, millet kurtarılmıştır. Türk Milletinin demokrasiye olan aşkı, canı pahasına gerçekleşmiş ve zafere ulaşılmıştır. Demokrasimiz hiçbir hainin darbe yoluyla bir daha cesaret edemeyeceği derecede kökleşmiştir. Milletimiz 15 Temmuz kanlı FETÖ/PDY darbe kırıntısını bertaraf etmek ve demokrasisini yaşatmak için göğsünü siper etmiştir. Darbeye karşı genç ve yaşlımız; kadın ve erkeğimiz, canını dişine takarak mücadele ederken, bize dost gibi görünen sözüm ona, bazı emperyalist güçler ise, heyecanlı bir futbol müsabakasını seyreder gibi ihaneti seyretmişlerdir. Şehitlerimize minnet ve rahmet, gazilerimize sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum. Allah Türk milletine bir daha darbeleri yaşatmasın ve darbecilere fırsat vermesin temennisiyle; Necmettin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” isimli şiirini biraz değiştirerek son olarak diyorum ki:
“Düşün ki, haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir darbenin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.”
Vatan, devlet ve millet için canını feda etmiş bütün şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum. Ruhları şad mekânları cennet olsun.












Kazım Hoca'm yalnızca sunduğu bilgilerin derinliği değil aynı zamanda didaktik uslubuyla fark yaratmış. Ele aldığı konuyu adeta bir kılavuz gibi son derece net ve sistematik bir şekilde okuyucuya aktarmış. Öğretici bir metin olmasından dolayı yazıyı okurken " sıkılacağım" düşüncesi ile başladım lakin Kâzım Hoca'm burayı da düşünmüş ve bu harika konulu metni tekdüzelikten çıkarıp karşımıza sonunu merakla beklediğimiz efsane bir roman metni havasına bürümüş. Karmaşık görünen kavramları ve tarihleri dahiyane bir şekilde adım adım ilerleten, mantıksal bir havaya sokmuş. Öğretme sanatını böylesine ustaca kul***an bir deneyimin kaleminden süzülen bu satırları okumak gerçekten ilham verici. Son olarak bu yazı bilginin aktarilma şeklini en az bilgi kadar değerli olduğunu gözler önüne süren efsane bir örnek. Kıymetli Hocam, kaleminize, yüreğinize, elinize sağlık...