Osmanlı İmparatorluğu 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşmasıyla (10.08.1920) fiilen sona ermişti. Sevr Antlaşması, Fransa’nın başkenti Paris’in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres), banliyösünde bulunan Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique), Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri (Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya) arasında imzalanmıştır. Antlaşma imzalandığı dönemde devam eden Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda Türklerin galibiyetiyle, bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanmış ve Sevr Antlaşması geçerliliğini yitirmiştir. Dünyadaki benzer diğer imparatorluklar gibi 620 yıllık Osmanlı İmparatorluğu da dönemini tamamlamış ve Cumhuriyete geçiş için çalışmalar hızlanmıştır. Öncelikle 13 Ekim 1923 yılında “Türkiye Devletinin Başkenti Ankara’dır” şeklinde tek maddelik kanun teklifi kabul ediliyor sonrasında ise 29. Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan ediliyor. Ankara, Türkiye Devleti’nin, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir ve Anayasaya da başkent olarak geçmiştir. Başkent değiştirmek başlı başına büyük bir karardır. Çünkü Başkent, devletin beynidir. İnsanın bütün sisteminin kalpte veya beyinde toplanması gibi, devletin bütün örgütleri de başkentte toplanır. Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarının merkezi başkenttir. Meclis başkenttedir; başkentte toplanır, kararlar başkentte çıkarılır ve emirler başkentte verilir. Devlet başkentte yönetilir. Ankara’nın başkent seçilmesi tesadüf değildir; milli mücadelenin azim ve kararlılığın cesur bir adımıdır. Bilindiği gibi 1920’lerde Ankara, keçisi, kedisi ve armuduyla meşhur sıradan bir kasabaydı. Bilinen başka bir özelliği yoktu. Diğer Anadolu şehir ve kasabaları gibi tozlu yollarıyla, sıtmalı veya bulaşıcı hastalıklarıyla bahşetmek için mücadele eden bir Anadolu kasabasıydı. İstanbul ise ilk çağdan itibaren imparatorluklara başkentlik yapmış devası bir şehirdi. Bin küsur yıl Doğu Roma-Bizans İmparatorluğu ve beş yüz yıl kadar da Osmanlı İmparatorluğunun başkentiydi. Bu bakımdan Ankara ile İstanbul kıyası dahi mümkün olmayan farklara sahipti. Adeta devle cüce gibi. Onun için olsa gerek; Cumhuriyetin ilk yıllarında Yahya Kemal Beyatlı’ya “Ankara’nın en çok neyini seviyorsunuz” diye sorulduğunda “-İstanbul’a dönüşünü” diyerek cevap vermiştir. Açıkçası o tarihlerde Ankara gibi sönük bir Anadolu kasabasının bilinen 3 imparatorluğa başkentlik yapmış anlı şanlı İstanbul’u başkentlik koltuğundan indirmesi, çelimsiz bir delikanlının yılların başpehlivanını yere serivermesi gibi şaşırtıcı bir olaydır. İşte Atatürk ve milli mücadele kahramanlarının karalılığı ile öncelikle bu durum gerçekleşmişti. Şüphesiz ki bu çok önemli bir olaydı. Artık Türk Devleti’nin ağırlık merkezi İstanbul’dan Anadolu’ya taşınmıştır. Çünkü Anavatan topraklarının büyük parçası Anadolu’da idi. Açıkçası başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması, Türkiye’nin devlet politikasında da köklü değişikliklere gidilmesi anlamını taşımıştır. Zira Atatürk, AVRASYA anlayışına sahip bir devlet adamıydı.
Onun için başta Can Azerbaycan olmak üzere Asya’da bulunan Türk Cumhuriyetleri ile sıkı ilişki içerisine girmiştir. 70 yıl sonra Sovyet imparatorluğunun yıkılacağını öngörmüş; “Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…” (4 Mayıs 1921).
EĞİTİM HİKÂYEMİZ
Cumhuriyet kurulmuştu: Öncelikli hedef cehaleti ortadan kaldırmaktı. Onun için Cumhuriyet döneminin ilk işlerinden birisi EĞİTİMDİ. Fakat nasıl ve neler yapılacaktı. İnsanları nasıl eğitip cehaletten kurtaracak; ilim ve teknikte ileri gitmiş ülkelerin seviyesine ulaştıracaktı. Hatta onunla da kalmayarak “çağdaş dünyanın önüne geçecekti.” Planlı hareket etmek zorundaydılar. Savaştan yorgun çıkmışlardı fakat durmak yoktu, rehavete kapılamazlardı. Eğitim denilince akla gelen ilk şey öğrencileri yetiştirecek öğretmen, bilim denilince de araştırma yapacak olan üniversitelerdi. Öğretmen sayısı çok sınırlıydı üniversite ise sadece bir taneydi ve o da İstanbul’daydı (İstanbul Üniversitesi). Fakat işin başka zorlukları da vardı. İnsanlara ulaşmakta da zorluklar çekiliyordu, çünkü nüfusun çoğu yolu dahi bulunmayan köylerde yaşıyordu ve köylerdeki insanlara ulaşmak kolay değildi. “Gidemediğin yer senin değildir” diyen Osmanlı Döneminin Sivas Valisi (1882-1885) Halil Rıfat Paşa (1827-1901)’nın dediği gibi pek çok köy adeta kaderine terk edilmiş gibiydi çünkü ulaşılamıyordu. Her yere ulaşmak ve bütün insanlara başta eğitim ve sağlık hizmeti götürmek Cumhuriyet döneminin temel prensibiydi. İnsanlar öncelikle salgın hastalıklardan kurtularak sağlıklı olacak, eğitim yoluyla cehaletten kurtularak aklını kullanma cesaretini göstererek aklını kullanacak, bilim ve teknikte ileri hamleler yapılarak ileri gidilecektir. Genel anlamda Cumhuriyet Döneminin aydınlanması budur. Bunun için eğitimle ilgili denemeler yapılmıştır. Mesela çok dillendirilen “KÖY ENSTİTÜLERİ” bu denemelerden birisidir.
CUMHURİYET ÖNCESİ KISACA EĞİTİM KURUMLARI VE EĞİTİM DURUMU
Cumhuriyetten önce eğitim kurumları, ağırlıklı olarak ulusal bir nitelik taşımaktan uzaktı. Okullar, birbirine kapalı dikey kuruluşlar halinde, üç ayrı kanalda yapılanmıştı. Bu yapılanma içinde ilk ve en yaygını, Kur’an öğretimine, Arapça’ya, ezberciliğe dayalı mahalle mektepleri ve medreselerdi. İkinci olarak yenilikçi Tanzimat okulları, idadîler ve sultanîler, üçüncü olarak da yabancı dilde öğretim yapan kolejler ve azınlık okullarıydı. Bu üç kanalda üç ayrı görüşün, üç ayrı yaşam biçiminin, hatta üç ayrı çağın insanı yetiştirilmekteydi. Bu sistemle milli birlik ve bütünlük, ulusal birlik ve beraberliğin ve milli heyecanın oluşturulması güçleşiyordu.
Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında Türkiye’de İlkokul sayısı 4.894, öğrenci sayısı 341.941 ve öğretmen sayısı 10. 238 idi. Cumhuriyetle başlayan değişim süreci içerisinde, 3 Mart 1924’te 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır. Bu Kanun ile üç ayrı eğitim kanalı birleştirilmiş; birinci kanaldakiler kapatılmış, İkinciler geliştirilmiş, üçüncüler ise Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimine alınmıştır. Cumhuriyet idaresinin eğitimcilerden ve eğitim kurumlarından beklentisi, Atatürk’ün ifadesiyle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin yetiştirilmesidir. Bunun için de çağın gereklerine göre bu nesilleri yetiştirecek kurumların kurulması ve eğitimcilerin-öğretmenlerin yetiştirilmesi, Cumhuriyetin ilânıyla birlikte çok önem verilen konulardan olmuştur. Cumhuriyet öncesi dönemden devralınan 7’si kız 13’ü erkek olmak üzere sayıları 20 olan İlk öğretmen Okulları, çeşitli evrelerden geçirilerek ve sayıları artırılarak Cumhuriyetin ilk elli yılında ilkokulların temel öğretmen kaynağı olmuşlardır. O yıllarda öğretmenliği meslek hâline getirmek için önemli çabalar harcanmıştır. 13 Mart 1924 tarihli Orta Tedrisat Muallimleri Kanununun 1. maddesine göre öğretmenlik, “Devletin umumî hizmetlerinden talim ve terbiye vazifesini üzerine alan, müstakil sınıf ve derecelere ayrılan bir meslek” olarak tanımlanmıştır. 22 Mart 1926 tarihli ve 789 sayılı Maarif Teşkilâtına Dair Kanunun 12. maddesine göre de “maarif hizmetlerinde aslolan”ın öğretmenlik olduğu belirtilmiştir.
1924 yılından önce ilkokul sonrası 4 yıl olan bu okulların eğitim süresi; 1924’te 5 yıla ve 1932-33 öğretim yılında da 6 yıla çıkartılmıştır. 1970-71 öğretim yılına kadar ilkokul öğretmenleri lise düzeyindeki 3 yıllık bu İlk öğretmen Okullarında yetiştirilmişlerdir. Bu okulların eğitim süresi 1970 yılından sonra ilkokul üzerine 7 ve ortaokul üzerine 4 yıla çıkarılmıştır. 1974-75 öğretim yılında bu okulların sayısı, 89’u bulmuştur. 1932-33 öğretim yılından itibaren 6 yıllık sürenin ilk 3 yılında “alan ve kültür eğitimi”ne, ikinci 3 yılında ise “meslekî eğitim”e ağırlık veren eğitim programları uygulayan Öğretmen Okullarının ortaokul bölümleri bir süre sonra kaldırılmış ve ortaokul mezunu öğrenci alan 3 yıllık eğitim kurumları hâline getirilmiştir. Ortaokul mezunları doğrudan meslekî eğitime alınarak yetiştirilmiş ve bu sitem yıllarca sürmüştür.
Öğretmen Okullarının, ilkokulların ve özellikle köy ilkokullarının öğretmen ihtiyacını yeterince karşılayamadığı düşünülmüş, 1920’li yılların sonunda başlayan ancak sisteme tam adapte edilemeyen yeni model arayışları sürdürülmüştür (mesela 1927-28 öğretim yılında kurulan ve birkaç yıl sonra kapatılan Köy Muallim Mektepleri gibi) Bu okullar 1930’lu yılların sonuna doğru meyvelerini vermeye başlamıştır. 1930’lu yıllardaki çeşitli denemelerin devamı olarak (Eğitim Yurtları, Köy Eğitim Kursları gibi) 1940 yılında ise 3803 sayılı kanunla köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla ilköğretim üzerine beş yıl eğitim veren bazılarının yıllarca dillerinden düşüremediği meşhur Köy Enstitüleri kurulmuştur.
KÖY ENSTİTÜLERİNE DOĞRU
% 80 köylerde yaşayan ülkemizin en temel problemlerden birisi köydeki eğitimin nasıl gerçekleştirilebileceğiydi. Bu durum II. Meşrutiyet döneminde (1908-1914) “köy için eğitim” adıyla tartışılmış ve Cumhuriyet döneminin de en acil konusu olmuştur. 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresinde de bu konuyla ilgili bazı kararlar alınmıştır (geniş bilgi için bkz. Akyüz, 2009: 392). Bu karalarda en ilginç olanı: köy ilkokullarının geniş bahçeleri ve bahçeler içerisinde ahır ve kümeslerin yer alması ve öğretmenlerin denetiminde öğrenciler tarafından işletilen bu ahır ve kümeslerde uygulamalı eğitimin yapılmasıydı. Ayrıca orta ve yüksekokulları bitirenlerin, medrese mezunlarının en az bir yıl köylerde öğretmenlik yapmaları zorunluluğu idi (Akyüz, a.g.e. 392).
1924 yılında Jhon Dewey tarafından yazılan raporda da köy öğretmeni yetiştirme konusuna yer verilmiştir. Benzer raporu Kuhne (1925) de vermiştir. O dönemin yerli eğitimcileri de benzer görüşler belirtmişlerdir. Bu görüşler paralelinde 1926 yılında Mustafa Necati’nin bakanlığı döneminde “KAYSERİ ZİNCİDERE” köyünde”KÖY MUALLİM MEKTEBİ”nin açılmasıdır. Bu okul köyler için açılan ilk öğretmen okuludur. 6 yıl öğretim yapıldıktan sonra 1 Eylül 1932 yılında kapatılmıştır. 1927 yılında ise “Denizli Erkek Muallim Mektebi”nin “Köy Muallim Mektebi”ne çevrilmesi de bu alanda atılmış ilk örneklerdendir. Bu okul da 1933 yılında kapatılmıştır (Akyüz, 2009: 392).
Bundan sonra 1933 yılında Bölge Muallim Mektepleri açılması tartışılmış ise de uygulama şansına sahip olamamıştır. 1936 da Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde Atatürk’ün emriyle Eskişehir’in Mahmudiye Köyünde bir Eğitmen Kursu açılmıştır. Amaç askerde onbaşı, çavuşluk yapmış köy gençlerinin altı aylık kurslardan sonra “eğitmen” unvanıyla küçük köylere ve üç yıllık ilkokullara gönderip öğretmen sıkıntısını gidermekti. Aynı yıl (1936) nüfusu 400 ün üzerinde bulunan köyler için öğretmen yetiştirmek üzere İZMİR KIZILÇULLU ve ESKİŞEHİR ÇİFTELER’de KÖY ÖĞRETMEN OKULLARI açıldı. Bunlar sonradan KÖY ENSTİTÜLERİ’NE dönüştürüldü. Böylece görüldüğü gibi Atatürk’ün döneminden itibaren Köy Enstitülerinden önce bazı uygulama ve denemeler yapılmış ve konu ciddi anlamda tartışılmıştır (bkz. Akyüz, a.g.e.: 392-393).
KÖY ENSTİTÜLERİ
Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile ilkokullara öğretmen yetiştirilmesi amacıyla açılan okullara verilen addır. Yahya Akyüz’e göre Köy Enstitüsü projesi bütünüyle Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir ve dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından yönetilmiş bir programdır. Programın hayata geçmesinde Hasan Ali Yücel kadar İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un da büyük emeği vardır. Şehirden uzak kırsal kesimlerde kurulması öngörülmüş ve öyle kurulmuşlardır (bkz., Akyüz, 2009: 393; Kaya, 2009: 305-319. Bu iki ana kaynağın dışında konusu genelde “Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim” olan benzer yayınlar yapılmıştır, mesela bkz.,Binbaşıoğlu, Demirtaş, Özgen, Erçelebi, Türköğlu, Kurtuluş gibi).
KURULUŞ AMACI
Kaynaklara göre 1940 yılında 6 yaşın üstündeki nüfusun % 78 okur yazar değildi. %80nin yaşadığı Köylerde bu oran % 90 dı. Kadınlar için durum hiç iç açıcı değildi. Ayrıca köylerde sağlık, temizlik gibi gelişme imkânlarından da uzaktı. Bu yaygın bilgisizlik ve cehaletle daha etkili mücadele etmek ve köylerin sosyal ve ekonomik yapısında gelişmeler meydana getirmek ve eğitimi teşvik için ilköğretim ihtiyacını karşılamak maksadıyla açılmıştır. Köy Enstitüleri, ilk etapta ulaşım bakımından tren yollarına yakın ve tarıma elverişli 21 bölgede kuruldu. Köy Enstitüleri’nde eğitim görenler hem teorik eğitim aldı hem de modern tarım teknikleri konusunda uygulamalı bilgiler edindi. Böylece o yıllar için tarımda verimliliğin arttırılması planlandı.
KÖY ENSTİTÜLERİNİN BULUNDUĞU İL VE İLÇELER
Akçadağ, Malatya (1940) - Akpınar-Ladik, Samsun (1940) - Aksu, Antalya (1940) - Arifiye, Sakarya (1940) - Beşikdüzü, Trabzon (1940) – Cılavuz (Susuz), Kars (1940) - Çifteler, Eskişehir (1939) - Dicle, Diyarbakır (1944) - Düziçi, Adana (1940) - Erciş, Van (1948) - Gölköy, Kastamonu (1939) - Gönen, Isparta (1940) - Hasanoğlan, Ankara (1941)- İvriz, Konya (1941) - Kepirtepe, Kırklareli (1939) - Kızılçullu, İzmir (1939) - Ortaklar, Aydın (1944) - Pamukpınar, Sivas (1941) - Pazarören, Kayseri (1940) - Pulur, Erzurum (1942) ve - Savaştepe, Balıkesir (1940).
Köy Enstitüleri, 1946 yılında Hasan Ali Yücel'in Milli Eğtim Bakanlığı görevinden ayrılmasına kadar işlev görmeye devam etti. Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı görevini sürdüren Reşat Şemsettin Sirer Köy Enstitüleri'ni Köy Öğretmen Okulları'na dönüştürdü. Köy Öğretmen Okulları da 27 Ocak 1954 tarihinde kapatılmıştır. Köy enstitülerinin kapatılmasıyla ilgili politik veya ilmi, iç veya dış çok çeşitli sebepler sayılmış ve yayınlar yapılmıştır (bkz. Akyüz ve Kaya).
Dış sebep olarak ikinci Dünya Savaşı'nın sonlarında 1945’te Sovyetler Birliği Türkiye’den Kars, Artvin, Ardahan’ı istemenin yanında boğazlarda da askeri üs talebinde bulunması ve İsmet İnönü’nün bu sebeple ABD’den askeri yardım talep etmesi olarak zikredilmiştir. Destek talebini kabul eden ABD, Truman Doktrini ile yardımlara başlamış fakat bunun karşılığında Türkiye’de demokrasi düzeninin tesisi için 5 yıllık kalkınma planı ve Köy Enstitüsü gibi Sovyetler Birliği'ndeki sistemlere benzer uygulamaların kaldırılması talebinde bulunmuştur. İç sebep olarak siyasi çekişmeler gösterilmektedir. Bu konuda yazılmış çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ancak çoğu siyasi nitelikte ve polemik oluşturacağı cinstedir. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasıyla bu okullar ilk olarak İlk öğretmen okullarına dönüştürülmüştür.
1954 yılında kapatılan Köy Enstitüleri, 6 yıllık ilk öğretmen Okulu adı altında yeniden düzenlenmiştir. Bu tarihten itibaren bu okullar yine ağırlıklı olarak köy ilkokulu mezunu öğrenciler almaya devam etmiş ve diğer 3 yıllık ilk öğretmen Okulları ile birlikte lise seviyesinde program bütünlüğü sağlanmıştır. Böylece köy ve şehir ilkokullarına farklı kaynaktan öğretmen yetiştirme uygulaması sona ermiştir. Ancak yeni düzenlemeye göre köy ilkokullarının öğretmen ihtiyacını karşılamak amacıyla hem 3 hem de 6 yıllık İlk öğretmen Okullarının mezunlarının zorunlu hizmetlerini köy ilkokullarında tamamlamaları sağlanmış ve öğretim programlarına Köy Enstitüleri programlarından kalan “iş ve tarım dersleri” konmuştur. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla ilkokul öğretmeni yetiştiren kurumların yapılarında ve programlarında belirli bir standartlaşma sağlanmıştır. Bu şekilde ilk öğretmen Okulları mezunlarının hem köyde hem de şehir ilkokullarında öğretmenlik yapabilecek şekilde yetiştirilmeleri öngörülmüştür. İlk Öğretmen Okullarının eğitim süresi 1970-71 öğretim yılında bir yıl artırılmış; böylece ilk öğretmen Okulları, normal lise eğitim programının tamamını uygulama ve öğretmenlik mesleği ile ilgili derslerin sayısını arttırma imkânına kavuşmuşlardır.
Daha önce genel lise mezunu sayılabilmek için fark derslerini tamamlamak zorunda olan ilk öğretmen Okulu mezunu öğrenciler, bu uygulamayla genel lise mezunlarına denk sayılmışlar ve üniversiteye girme hakkını elde etmişlerdir. Hem yapıda hem de programlarda değişiklik getiren bu düzenleme ile ilk öğretmen Okullarının statüsü biraz daha yükseltilmiş, programlar daha kapsamlı hâle getirilmiş ve mezunlarının diğer lise mezunlarına denk sayılması sağlanmıştır. Ayrıca ilk öğretmen Okullarının eğitim sürelerinin arttırılması birkaç yıl sonra gerçekleşecek olan ilkokul öğretmeni yetiştirme işini yükseköğretim seviyesine taşıma girişimleri içinde önemli bir başlangıç olmuştur.
ÖĞRETMEN OKULLARINDAN ÖĞRETMEN LİSELERİNE GEÇİŞ VE İLK ÖĞRETMEN OKULLARI İÇİN SONUN BAŞLANGICI
1973 yılında yürürlüğe giren 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 43. maddesi, “Öğretmenlik, devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir” öğretmenliğin yasal tanımını yeniden yapmış, her seviyedeki öğretmenlerin yüksek öğrenim görmesi ilkesini ön plâna çıkarmış ve buna göre öğretmen yetiştiren kurumların lisans öncesi, lisans ve lisansüstü seviyelerde yatay ve dikey geçişlere imkân verecek şekilde yeniden düzenlenmesini karara bağlamıştır.
Bu hükümler çerçevesinde 1974-75 öğretim yılında, köklü bir geçmişe ve deneyime sahip ilk öğretmen Okullarının bir bölümü işlevlerini yitirerek 3 yıllık “Öğretmen Lisesi” hâline getirilmiş, diğerleri ise kapatılmıştır. İşlevlerini kaybeden İlköğretmen Okullarının yerine 1974-75 öğretim yılından itibaren Temel Eğitim I. Kademe okullarına (ilkokullara) öğretmen yetiştirilmek üzere liseye dayalı 2 yıllık “Eğitim Enstitüleri” açılmaya başlanmıştır. Öğretmen lisesi mezunu öğrencilere Eğitim Enstitülerine girişte çeşitli avantajlar sağlanarak bu iki kurum arasında zayıf da olsa bir devamlılık kurulmaya çalışılmıştır. İki yıllık Eğitim Enstitülerinin sayısı 1976 yılı itibarıyla 50’ye ulaşmış; ancak, teknik eğitime geçiş gerekçesiyle 1980 yılına kadar bunlardan 30 tanesi kapatılmıştır.
Eğitim Enstitüleri, 1975-1980 yılları arasında öğretim elemanı eksikliği, genellikle düşük puanlı öğrencilerin alınması, politik olaylar ve baskılar gibi ağır sorunlarla yüz yüze gelmişler ve normal programın dışında “hızlandırılmış eğitim” yoluyla öğretmen yetiştirmek zorunda kalmışlardır. 1981 yılında yapılan düzenleme ile Ağrı, Amasya, Bolu, Burdur, Çanakkale, Denizli, Edirne, Erzincan, Giresun, Hatay, Kastamonu, Kırşehir, Manisa, Muğla, Niğde, Siirt ve Van Eğitim Enstitüleri olmak üzere bu okulların sayıları 17’ye indirilmiştir. 25 Temmuz 1982 yılında bu enstitüler “Eğitim Yüksek Okulu” adıyla üniversitelerin çatısı altına alınmıştır. 1983 yılında toplam 17 olan Eğitim Yüksek Okullarının sayısı; 1984 yılında 20’ye, 1986 yılında 21’e, 1987 yılında 22’ye, 1989 yılında 23’e ve 1990 yılında da 24’e çıkmıştır. 1973 tarihli Millî Eğitim Temel Kanunu ile getirilen, “tüm öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri” ilkesini gerçekleştirmek için, 1986 yılı Nisan ayından itibaren önceki yıllarda orta öğrenim düzeyinde yetişmiş ilkokul öğretmenlerine –sayıları 130.000 kadardır- Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi tarafından 2 yıl süreli “Eğitim Ön lisans Programı” başlatılmıştır.
EĞİTİM YÜKSEKOKULUNDAN EĞİTİM FAKÜLTESİNE GEÇİŞ
Tüm seviyelerdeki öğretmenlerin en az lisans öğrenimi görmelerini öngören 23.5.1989 tarih ve 89.22.876 sayılı YÖK kararıyla iki yıllık Eğitim Yüksek Okullarının öğrenim süresi 1989-90 öğretim yılından itibaren 4 yıla çıkarılmış; 3.7.1992 tarih ve 3837 sayılı kanunla da Eğitim Fakültelerinin Sınıf Öğretmenliği Bölümü hâline getirilmişlerdir. Eğitim Fakülteleri içindeki Sınıf Öğretmenliği Bölümlerinin sayısı 1990 yılında 24 iken bu sayı yıldan yıla arttırılmıştır. Ancak 1983 yılından itibaren sınıf öğretmeni yetiştiren programların sayısının artması, bu programların toplam kontenjanlarında aynı derecede bir artışı beraberinde getirmemiştir. Eğitim süresinin 4 yıla çıkarılması ve 1992 yılında da Eğitim Fakülteleri altında bölüm hâline getirilmesi sonucu, sınıf öğretmeni yetiştiren programlar yeniden düzenlenmiş ve gerek alan derslerine gerekse öğretmenlik mesleğine hazırlayıcı formasyon derslerine daha fazla zaman ayrılmıştır. Sınıf öğretmeni yetiştiren programların eğitim süresinin 4 yıla çıkartılması, ilkokul öğretmeninin daha kaliteli yetiştirilmesine yönelik önemli bir çaba olarak görülmüştür. Ancak lisans mezunlarına dönüştürülen bu yapısal değişiklik, bazı olumlu etkenlerle birlikte (emekliliğin özendirilmesi, ilköğretim okulları sayısının artması, Sınıf Öğretmenliği Bölümlerinin ve kontenjanlarının ihtiyaç oranında arttırılmaması gibi) öğretmen ihtiyacının karşılanmasında önemli bir probleme geçici olarak yol açmış ve MEB, sınıf öğretmeni ihtiyacının karşılanmasında liseye branş öğretmeni olarak yetişen üniversite mezunlarının ve diğer çeşitli fakülte mezunlarının sınıf öğretmeni olarak atanması gibi pedagojik yönden uygun olmayan alternatif önlemler almaya başlamıştır.
SONUÇ
Cumhuriyetin ilk yılların çok önemli ve prestijli bir meslektir. O yıllarda öğretmenler il ve ilçelerde vali ve kaymakamdan dahi önde ve itibarlı idiler. Fakat sonradan kapısı açık, girişi kolay, bir meslek haline getirilmiştir. Öğretmen yetiştiren kurumların ihtiyacı karşılamaktan uzak; bazı dönemlerde, doğru düzgün eğitim görmemiş veya “öğretmenlik eğitimi” adı altında gelişi güzel metotlarla eğitilmiş olanların bile öğretmen olmasına sebep olunmuştur. Bu da, öğretmenlik mesleğinin itibar kaybetmesine yol açmıştır. Nitelikli öğretmen yetiştirme amacının unutulması, zaman zaman işsiz üniversite mezunlarının istihdam alanı olarak öğretmenliğin görülmesi, toplumda “en azından öğretmen olursun” yargısının gelişmesine yol açmıştır. İktidarların çoğunlukla politik nedenlerle eğitim ve öğretime müdahaleleri, eğitim politikalarının sık sık değişmesi gibi sebepler de öğretmenlik mesleğinin itibar kaybetmesine neden olmuştur. Ancak son yıllarda mesleğe itibar kazandırmak için önemli çabalar gösterilmiş ve Öğretmenlik Meslek Kanunu çıkarılmıştır (Bkz. 7528 sayılı Kanun; Resmi Gazete Yayın Tarih ve Sayısı: 18.10.2024; 32696.)











