Türk Dil Kurumu Kadın kelimesini “Erişkin dişi insan; hatun, hatun kişi, bayan, karı, nisa, zen” olarak tanımlanmıştır. Bunun dışında isim, sıfat ve mecaz anlamlarında da kullanılmıştır. Zen kelimesi Farsça kadın anlamındadır. Biyolojik olarak kadın veya erkek olarak doğarız. Bunda seçim yapamayız. Fakat kadınlık ve erkeklik sonradan toplumsallaşma süreci ile öğrenilir. Buna toplumsal cinsiyet denir. Cinsiyet kavramının biyolojik cinsiyet yerine cinsiyetin toplumsal anlamına ve bu anlam karşılığında ortaya çıkan rollere odaklanır. Başka bir deyişle toplumsal cinsiyet, insanın doğuştan gelen biyolojik cinsiyeti yerine cinsiyetin içinde yaşanılan toplumda ne anlama geldiğine ve bu anlamdan doğan rollere odaklanmasıdır. Simone de Beauvoir, bu durumu “The Second Sex” (İkinci Cins) isimli kitabında “Dünyaya kadın olarak gelinmez. Zamanla kadın olunur” ifadeleri ile açıklamıştır. Bunun anlamı kadın olmanın doğal ve doğuştan tanımlanmış bir olgu olmadığı, aksine kültürel ve toplumsal olarak doğumdan itibaren öğrenilen bir oluşum olduğudur. Bu nedenle toplumsal cinsiyet, her cins için belirli şekilde davranılmasını şart koşan cinsiyet rollerini doğurur, kadın ve erkek rollerini tanımlar, dikte eder ve bu rollerin gerçekleştirilmesini bekler. Roller; toplumun cinsiyete yüklemiş olduğu davranış kalıplarından öğrenilir. Kadın ve erkeklerin nasıl davranmasını ve başkalarının onlara nasıl muamele edilmesini tanımlar. Roller büyük oranda basmakalıptır ve insanlar arasında ayrımcılık yaratır. Bu da toplumlarda içselleştirilerek zamanla kadın erkek arasında ciddi manada bazı farklılıklara ve eşitsizliklere yol açıyor. Açıkçası zaman içerisinde çoğu toplumlarda kadınların cinsiyetinden dolayı sistematik sosyal adaletsizliğe maruz kaldığı; kadın-erkek arasındaki fırsat eşitliğini gerçekleştirmek ve kadınların kişisel, politik, kurumsal ve ekonomik güce sahip olmalarını engellemek adına barikatlar oluşturulmuş olduğu belirtilebilir.
Kadın erkek arasındaki farklılığı tarihsel olarak avcı-toplayıcı toplumlara kadar geri götürmek mümkündür. O tarihlerde kadının düşük statüsü ile sonuçlanan süreçlerin başlangıcını görebiliriz. Erkekler avcılık yaparken kadınlar bitki, yemiş ve diğer gıdaları toplamakla ilgilenmişlerdir. Bu rol farklılaşmasının birkaç açıklaması olabilir. Erkekler avcılığa daha uygundu ve şartlardan dolayı bebek ölüm oranları fazlaydı. Onun için kadınların evde kalıp çocuk doğurup çocuk bakması gerekliliği ön plana çıkmıştır. Muhtemelen çok basit anlamda başlangıçta rol farklılıklarının temeli bu şekilde atılmış olmalıdır. Avcı-toplayıcı toplumlardan günümüz modern toplumuna kadar geçen zaman içinde cinsiyetler arasındaki farklılaşma devam etmiş ve toplumsal yaşamda kadını bugün de etkileyen çok değişik dezavantajlara sebep olmuştur.
Zamanla cinsiyet rolleri ayrımına davranışsal kalıplar da eklenmiştir. Neredeyse tüm toplumlarda kadınlar; yiyecek yetiştirme, kıyafet dikme, bahçedeki ekinleri ekme-biçme, sekreterlik görevleri yapma, çiftlik işlerine yardım etme gibi ekonomik destek sağlayan görevler üstlenmişlerdir. Fakat onların bu sorumlulukları sıklıkla “ikinci sınıf” ve “çok yetenek gerektirmeyen işler” olarak görülmüştür. Zaman zaman da deyimlere konu olacak derecede küçümsenmiştir. Mesela; “Elinin Hamuruyla Erkek İşine Karışma!”
Toplumsal cinsiyet ailede öğrenilmeye başlanır. Mesela kız bebeklere pembe, erkek bebeklere mavi kıyafetler almak gibi. Ayrıca “kız gibi ağlama”, “erkekler ağlamaz” gibi yaygın kullanılan telkinler de toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmiştir. Erkek-kadın arasındaki toplumsal farklılıklara bazı mesleklerin erkek mesleği ve bazılarının kadın mesleği olarak görülmesi de örnek gösterilebilir. Kadınlar için öğretmenliğin, erkekler için mühendisliğin daha iyi olduğunu düşünmek toplumsal ayrımcılığa verilebilecek örneklerdir.
Kadınların tarihsel süreç içinde gelişmiş olan dezavantajı hakları ve erkekler ile eşit olması mücadelesi 20. Yüzyıldan itibaren artarak devam etmiştir. Bu durum Feminizm gibi bazı akımların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Feminizmin farklı ve olumsuz türleri olmakla birlikte kadınla erkek arasındaki toplumsal farklılık ve farklılık olgusunun anlamını, nedenlerini ve sonuçlarını bilimsel anlamda araştırmayı da konu edinmiştir. Düşünmeyi, eyleme geçmeyi hedefleyen bu anlamdaki feminizm, kadınların toplum içindeki rol ve haklarını geliştirici bir öğreti olmuştur. Kadınların toplumda mevcut bulunan engelleri aşabileceğini ve ekonomik güvence elde ederek daha fazla bağımsızlık kazanabileceğini hedeflemiştir.
Kadın insandır; insan olması bakımından doğuştan itibaren erkekle aynı haklara sahiptir. Biyolojik ve psikolojik farklıları vardır; bu durum biyolojinin ve psikolojinin konusudur fakat hak bakımından farklıları olamaz. Ne bir milim ileri ne de geri. Kadının hakkını gasp eden ve onu toplumda dezavantajlı duruma sokan toplumların kendisidir. Bu durum erkek egemen toplumlarda daha da belirgindir.
Kadın ve erkeklerin hak eşitliğini temel ilke edinen Cumhuriyetin kurucuları, Atatürk’ün öncülüğünde Türk kadınının dezavantajlı durumlarını analiz ederek, onlara, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren önemli haklar sağlamışlardır. Bu anlamda öncelikle 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi Kanunlar ile önce belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olabilme, ihtiyar meclislerine seçilebilme hakkı tanınmıştır. En temel adımlarından birisi de kadınların seçme ve seçilme hakkının anayasal güvenceye kavuşturulması olmuştur. Bu hak 91 yıl önce 05 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan Kanun değişikliği ile gerçekleştirilmiştir.
Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı vererek çağdaş bir toplumun temellerini atan Mustafa Kemal Atatürk’ü minnetle anarken, Türk kadınının özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğu için açtığı yolda ilerlemeye devam edilmesini umuyorum. Bu vesile ile 05 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü, saygıdeğer Türk ve Dünya kadınlarına sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum. Kadın Hakları Gününüz Kutlu Olsun efendim.











