Hiçbir olay, hiçbir gelişme bugünden yarına ortaya çıkmıyor. Her şeyin bir tarihî arka planı olduğu gibi, ülke bazında az veya çok gelişmişliğin de yüzyıllara dayanan bir arka planı vardır. Belki de İkinci Viyana Bozgunu’ndan (1683) beri, “Batı’yla olan yarışta biz neden geri kaldık?” sorusuna Türk/Müslüman aydınları cevap aramaktadır. Yazar Ahmet T. Kuru da, özellikle Müslüman ülkelerde çok ses getiren, “İslam/Otoriterlik ve Geri Kalmışlık/Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma” başlıklı kitabında, “Neden Müslüman ülkeler daha otoriter ve daha azgelişmiş durumda? (s.18)” olduğunu sorguluyor.
Bu yazımızda yukarıda adı geçen kitaptan alıntıladığımız bölümlere daha çok yer verirken sadece sayfa numarasını vermekle yetineceğiz. Prof. Ahmet Kuru, İngilizce ’den Türkçe’ye tercümesinde (2025) bu kitabı yazış sebebini şöyle anlatıyor:
“On üç yıl önce diğer Arap toplumları hakkında daha ümitliydim. Birçok insan ‘ABD’ye gidelim, çocuğumuz orda doğar ve vatandaş olur” derken, eşim ve ben aksini yaptık. 2012’de, onun hamile olmasına rağmen, benim Arap Baharı üzerine bir yıllık araştırma bursu kazandığım Katar’a gittik. (…) Sonrasında Arap Baharı kışa döndü ve bu beni otoriterlik konusunda yazmaya teşvik etti. Kitap bittiğinde Arap Baharı’nın ürettiği tek bir demokrasi kalmıştı -Tunus. Artık o da yok. (s. 308-309)”
Ulema-devlet ittifakı
Kitap, İslâm’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerden günümüze kadar uzanan bir zaman diliminde çok doyurucu bir çalışmayla, Müslümanların Batı dünyası karşısında niçin geri kaldıklarını ya da az geliştiklerini tartışmaya açıyor. “Doğrusu: Batılılar eleştirinin gücünü iyi anlamışlar; kendilerini eleştiriyor ve böylece düzelip, gelişiyorlar. Aslında benim de Müslüman toplumlar hakkında bu kitabı yazmakta amacım buydu. (s.309)” Demek istiyor ki, kendilerini eleştiren Batı toplumları gibi biz de bu kitapta öne çıkan sorunlarımızı tartışarak çözüm üretebiliriz. Dini temsil eden ulema ile siyasî otoriteyi temsil eden devlet yöneticileri arasında varılan ittifaklara geniş yer ayıran yazar, bu kitabında, Sâsânî din-devlet kardeşliği kavramından ilham alan ulema-devlet ittifakı’nın, Müslümanların birçok krizinin ana kaynağı olduğunu (s. 305)” ortaya koymaktadır.
Emevîlerle başlayan bu din-devlet ittifakı, Abbasi, Selçuklu, Babürlü, Osmanlı ve Safeviler gibi imparatorluklarda giderek kök saldığına kitapta genişçe yer verilmiş. “Selçuklu vezir-i azamı Nizamülmülk bir medrese zinciri oluşturmaya başladı. Nizâmiyye adı verilen bu medreseler -o döneme kadar birbirlerine rakip olan- Sünnî fıkıh ve kelâm okullarını sentezleme görevini üstlendi. Bu medreselerin eğitim müfredatı Şiiler, Mutezililer ve filozofları dışlayacak bir anlayışla şekillendi. (…) Gazâlî, eserlerinde dört mezhebe dayalı Sünniliğin inşasına hizmet ederken bu Sünni sentezin ‘ötekisi’ olarak konumlandırılan Şiiler, Mutezililer ve filozofları eleştiren tesirli kitaplar yazdı. Nizamiye medreseleri 11. asır sonrasını şekillendirecek ulema-devlet ittifakının kurumsal temelleri oldu. (s.21)”
“Rosenthal’ın atıfta bulunduğu İtikatta İtidal (veya İnançta Orta Yol) adlı eserinde Gazâli gerçekten de din ve devleti ikiz olarak tanımlamaktadır. ‘Şöyle denmiştir: Din ve melik ikizdir. Din temeldir, melik ise muhafız. Temeli olmayan çöker ve muhafızı olmayan yok olur.’(…) Aslında, ‘din ve melik (kral) ikizdir’ deyimi Peygamber’e ait olmayıp, Sâsâni kökenli meşhur bir sözdür. (s. 28)”
Devleti dinin, dini de devletin yerine koyduğunuzda veya din eşittir devlet kuralına ulemanın fetvasıyla, o da yetmez; Hz. Peygamber’i kaynak göstererek uydurulmuş bir hadisle dokunulmaz hâle getirdiğinizde ne devletle bütünleşen din, ne de dinle bütünleşen devlet hakkında eleştiride bulunamazsınız. Tarih boyunca işleyen bu sistemin neticesi olarak; “Özgürlük Evi (Freedom House) kurumunun raporlarına göre 2023 yılı itibariyle, laik anayasalara sahip 23 Müslüman ülkeden 19’u otoriter rejimlerle yönetilmektedir. (s. 65)”
8.-11. yüzyıl ve sonrası
Özellikle 8. yüzyıldan 11. yüzyılın ortalarına kadar İslam âlimlerinin veya ailelerinin %72,5’i ticaret ve zanaatla iştigal ettiğini (s. 19) ifade eden A. Kuru, Müslümanların yükseliş devrinde; İslam âlimlerinin devletten bağımsız oluşu ve tüccarların ekonomik gücü sayesinde filozofların özgür düşünceye sahip olabildiğine vurgu yapmaktadır (s.20). Fakat bu gidişat uzun sürmemiş ve “Müslüman ülkelerde 11. yüzyılda başlayan ulema-devlet ittifakı, filozofları ve tüccarları ezmiştir. Entelektüel ve burjuva sınıflarının tarihten gelen zayıflığı bu ülkelerde sivil toplumu cılız bırakmış ve sonuçta devlet laikleşse bile demokratikleşmemiştir. (65-66)” Bugünkü Siyasal İslamcılığın başlangıcı, yazarın deyimiyle, “Günümüzde din-devlet ayrımını reddeden İslamî söylem, 11. Yüzyıl gibi geç bir dönemde egemen olmaya başlamıştır. (s. 63)”
11. yüzyılda yaşanan ulema ve askerin yönettiği devlet işbirliği, yazarın ifadesiyle bu büyük dönüşüm, ulema ve askerî devleti bir araya getirdi. Bu süreç, devlet tarafından yönetilen medreseler aracılığıyla Müslüman âlimlerin devlet memuru haline getirilesini; iktâ sistemi aracılığıyla ekonominin askerileştirilmesini ve buna mukabil filozoflarla tüccarların marjinalleştirilip kenara itilmesini içeriyordu. (s. 131)” Netice olarak, “Özellikle 16. Ve 18. Yüzyıllar arasında İslam dünyası durgunlaşırken, Batı Avrupa ardı ardına dönüşüm ve devrimler yaşadı. (s.19)”
Dün olduğu gibi bugün de eleştirel düşüncenin, bir tarafta din adına diğer tarafta devlet adına kıskaca alındığı bir rejimde, elbette ki düşüncede ilerleme, ekonomide kalkınma olmaz.
Not: Konuya devam edeceğiz.











