Bir bina inşaatının önünden geçerken uyarıcı levhalar dikkatimi çekti. “İnşaata girmek tehlikeli ve yasaktır” yazısı vardı fakat caddeye sıfır noktasındaki inşaat alanının önü açıktı. Ondan daha önemlisi; “Baretsiz çalışmak yasaktır!” uyarısıydı. Talimat gereği her inşaat alanına insan güvenliği için asılan levhalardan biri. İnşaatta çalışanlara baktım: Hiçbirinin başında baret yoktu. Çok da şaşırmadım çünkü, gelişmiş toplumlarla azgelişmiş toplumlar arasındaki fark tam da burada zuhur etmişti: Nitekim yaptığı anayasaya, koyduğu kurallara riayet eden topluma “gelişmiş”, diğerine ise “azgelişmiş” toplum denir.
Bu toplum düzelmez mi?
Bir yakınımla yine bozulan toplumu konuşuyorduk. Sıkça duyduğum bir kötümser ve teslimiyetçi edayla, “Bu toplum düzelmez!” dedi. Ben itiraz ettim: Bu toplum elbette ki düzelir. Kendi iddiamı tekrarladım: Durup dururken bir toplum bozulmaz. Bir toplumun bozulması kadar düzelmesi de yukarıdan aşağıya doğru olur. Bir ülkede adalet dağıtanalar adil olmaz, kanun koyucular kanuna uymaz, örnek olması gerekenler ilkeli davranmazsa, o ülkede bozulma yukarıdan aşağıya doğru yayılır. Yukarıdaki inşaat kuralına atıfta bulundum: Zorunlu tedbir/önlem alınmadığından veya koyulan kural hayata geçirilmediğinden inşaatlardaki ölümler “kader” diyerek geçiştiriliyor. Nitekim, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği 2025 verilerine göre Türkiye genelinde çalışırken ölen 2105 işçiden en çok inşaat sektörü 493 ölümle başı çekmektedir.
Bir iş yerinde, “Baretsiz çalışmak yasaktır!” kuralı uygulanmıyorsa veya denetleyen merci buna göz yumuyorsa, o iş yerinde insanın değeri, duvardan düşen tuğla kadardır. Ve bir ülkede, “Kanun karşısında herkes eşit haklara sahiptir.” türünden bir ibareye rağmen, “Sizce Türkiye’de adalet var mı?” sorusuna toplumun %71’i adaletin olmadığı yönünde görüş bildiriyorsa (ASAL Araştırma, 10-14 Ocak 2025/T24), bu ülkede ahlâkî çürüme yukarıdan aşağıya doğru toplumun bütün katmanlarına sirayet etmiş demektir.
Bozulmanın yukarıdan başladığı bir toplumu aşağıdan yukarıya doğru düzeltemezsiniz. Yasaların herkes için eşit uygulandığı, yetki ve mevki sahiplerinin, öncü ve önderlerin adil, ilkeli ve ahlâkî bir duruş ve icraat sergiledikleri toplumda halk, baştakilere göre tavır alır. Eski tabirle, teşbihte hata olmaz: “At sahibine göre kişner.”
Bir tuğla boyu hırsızlık
Bir vesileyle karşılaştığım bir ilçe belediye başkanına sordum: Vatandaşlarla aran nasıl? İyi değil, dedi. Zaten aksi bir cevap da beklemiyordum. Bir örnek verdi: Ev yaptırmak isteyen bir vatandaşa belediye olarak ruhsat verdik. Denetlemeye gittiğimizde bir tuğla boyu kadar/20 cm yoldan çalarak kendi arsasına kattığını tespit ettik. “Ne yaptınız?” diye sordum. Kızgındı ama hiçbir şey yapmadığını itiraf etti.
İlkesiz siyaset: Oy kaybedeceğime varsın benim seçmenim halkın yolundan bir tuğla boyu kendine yontsun. Oy kaybedeceğime varsın benim seçmenim hazine arazisi üzerine gecekondu yapsın veya verilen ruhsatın üzerine bir-iki kat da kaçak çıksın. Kamunun malından, halkın yolundan bir tuğla boyu çalınmasına göz yumulduğunda, idareci/yönetici, idare edilenin/yönetilenin bozulmasına yol verir. Ve bu çürüme büyüyerek devam ettiğinde bugünkü Türkiye gerçeğiyle karşı karşıya kalırız.
İmtiyazlı kişilerin çocukları
Bir “din âlimi” ile toplumdaki ahlâkî çürüme üzerine sohbet ederken, bizi kenardan dinleyen, konuşmaya başladığında lafını daldan budaktan esirgemeyen ve dindarlığından asla taviz vermeyen bir başka tanıdık, “Ne hikmetse,” dedi, “minberde haktan hukuktan, kul hakkından dem vuran bazı nüfuzlu hocaların çocukları, kızları gelinleri hep kendilerine iş bulabiliyor, onlara kadrolar açılıyor da bizimkilere gelince iş bulunmuyor?” Hocayla göz göze geldik. Dinî otorite (ulema) ile siyasî otoritenin ittifakı sadece geri kalmışlığın değil (Prof. Ahmet T. Kuru), yukarıdan aşağıya doğru büyüyen toplumsal bozulmanın da başlıca sebeplerindendir.
Umut bağladığımız kişilere ve güven duyduğumuz kurumlara karşı inancımızda meydana gelen ufak ufak depreşmeler zamanla şiddetli deprem sarsıntılarına dönüştüğünde, toplum olarak bizi ayakta tutan sütunlar çatırdamaya başlar. Bu kendi gökkubbemiz başımıza çökmeden, umutlarımız tükenmeden, bozulduğumuz yerden; yukarıdan aşağıya doğru düzelmek mümkün!












