Dört yıl aradan sonra “bizim dünya”nın insanlarıyla buluşmak için adım attığım toplantı salonunun kapısında birkaç kişiyle sohbet eden bizim Yozgatlı Mustafa ile karşılaştım. Mustafa diyeceğini eğip bükmek söyler. Bana bakarak gülümsemesinden, eskiden olduğu gibi yine imalı bir şeyler söyleyeceğini anladım. Yanılmamıştım; “Sen bizim zencimizsin. Biliyorsun değil mi?” dedi. Ben de, “Biliyorum,” dedim. Gülüştük…
“Bizim Mustafa”, her defasında bizimkilerin bana hangi gözle baktığını, “zenci” üzerinden ifşa etmesine aslında gerek yoktu çünkü, sen bizim ötekimiz olmana rağmen seni dışlamıyoruz, anlamına gelecek bu bakış açısını zaten hissediyor ve hissettiriliyordum. Bunu bildiğimden dolayı bir zamanlar, “Ben Bizim de Ötekisiyim” başlıklı yazımla dile getirmiştim.
Kendi cenahınızda veya ait olduğunuz kesimde “öteki” muamelesi görmenin üç ana sebebi olabilir: Etnik köken, inanç veya mezhebî farklılık ya da bakış açısı. Mezhebî bir kimliği kabullenmeyen benim ötekiliğim hem düşüncede farklılaşmadan hem de “Ehli Sünnet”in dışında bir Müslüman olarak görülmemden kaynaklanıyordu. Zaman zaman yazılarımda dile getirdiğim gibi, aslında içine doğduğum inanç kültüründe de dışlanıyordum. Bu da bizim, kendi ayakları üzerine duruşumuzla alakalı bir keyfiyettir.
Yeni değerler yaratmak
Muhammed İkbal, İngiliz düşünür Hobbes’in, “Peş peşe aynı düşüncelere ve hislere sahip olmak, hiçbir düşünceye ve hisse sahip olmamaktır,” tarzındaki görüşüne atıfta bulunarak diyor ki: “Günümüzde Müslüman ülkelerin kahır ekseriyetinin durumu böyledir. Onlar eski değerleri mekanik olarak tekrar etmektedir, buna karşılık Türkler yeni değerler yaratma yolundadır. (Muhammed İkbal, İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşâsı, s. 200)” Ülkemizin değişik sosyal kesimlerinde, yüzyıllardır aynı düşünceleri ve zamanın ruhuyla bağdaşmayan değerleri tekrar edip duranlar varken, M. İkbal’in dediği gibi, yeni değerler ve düşünceler yaratma yolunda çok çetin mücadele eden bir kesimimiz de var. Bu da millet olarak biz Türkleri diğer Müslüman milletlerden farklı kılan tarafımızdır.
Bu mücadele, Türkler arası bir mücadeledir. Mevcudu muhafaza edenlerle yeniliğe yelken açanların kıyasıya mücadelesi hayatın her safhasında devam etmektedir. “Yeni değerler yaratma yolunda” olan Türklerin bu ülküsü, maalesef bazen duraksayarak, bazen düşe kalka ilerliyor. Katettiğimiz merhale itibariyle buna, “ikinci aydınlanma” demek çok iddialı ve ayakları yere basmayan bir tanımlama olur fakat “yarım kalan aydınlanmanın devamı” gibi bir tanımlama yapabiliriz.
Yukarıda bahsi geçen toplantıda, dört yıl önce konuşulan sorunların tekrar tartışıldığına şahit olunca, söz sırası bana geldiğinde, toplumun önüne yeni bir proje, fikir ya da vizyon konulmadığı müddetçe aynı konuların bir dahaki seneye konuşulmaya devam edeceğini söyledim. Hâlbuki çözüm odaklı yeni bir yol çizilse, yeni bir fikir ortaya atılsa ya da yeni bir hedef belirlense, bundan sonraki oturumlarda, ortaya konmuş yeni değerler üzerine tartışılır, düşünce üretilir. İrtifa kaybeden Türk düşünce hayatı kadar popülizmin rüzgârında savrulan siyaset anlayışımız da kitleleri heyecanlandıracak, genç nesillere ufuk açacak yeni bir vizyon, bakış açısı ortaya koyamıyor.
Karanlık, alacakaranlık, aydınlık
Zihin dünyamızın, deyim yerindeyse, zifiri karanlık, alacakaranlık ve aydınlık odaları var. Karanlık dediğimiz oda, girmediğimizden dolayı bize karanlık geliyor. Girmeğe çekiniyoruz. Alacakaranlık bölümde bazı şeylerin olduğunu zar zor görüyoruz fakat ne olduğunu seçemiyoruz çünkü yeterince aydınlık değil. Aydınlık olan veya aydınlatılmış odamızda ise her şey gözlerimizin önünde duruyor.
Alacakaranlığa alışmış zihnimiz, her şeyin ayan beyan ortaya döküleceği aydınlığa çıkmayı göze alamıyor. Toplum olarak bizim zihin dünyamızın ortalaması, alacakaranlıktadır. Ak ile kara arasında, gri alanlarda dolaşıp duruyoruz. Bakışımız berrak değil. Düşüncelerimiz karma karışık. Ak ile karayı seçemediğimizden, bazen ak pak olanları bile “zencileştiriyoruz













