Bugünkü dünya, bizim geçlik yıllarımızdaki iki kutuplu dünya değil. Ekonomik olarak “Vahşi Kapitalizm”in insafına terk edilmiş bir dünya ile popülist ve otokrat politikacıların sevk ve idare ettiği dünya arasında sıkışıp kalan insanlık bu girdaptan çıkışın yollarını arıyor. Almanya’nın eski dışişleri bakanlarından Joschka Fischer’e göre, Batı’nın çöküşü Donald Trump’ın yüzünden daha da hızlanacak. Küresel dünyada artık hiçbir ülke diğerinden bağımsız değildir. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattıkları savaştan sonraki dünyanın eskisi gibi olmayacağı ve yeniden şekilleneceğini düşünenlerdenim.
Son birkaç yüzyıldan beri dünya insanlığının öncüsü, medeniyet kurucusu durumunda olan Batı Dünyası tam bir çaresizlik içinde… Batı’ya yüzünü çevirmiş Müslüman ülkelerin her yönüyle çaresizliği ve teslimiyetçiliğini, İran’a karşı Amerika-İsrail cephesinde yer alışlarıyla iyice görmüş olduk. Bu çaresizliğe kim çare üreterek mucit olacağını zamanla göreceğiz.
Dipçik ve Din Baskısı
Dünya çaplı bu gelişmelerin gölgesinde kendi konumumuz ve mevcut şartlarımız üzerine okumalar yapıp, düşünmeye devam ediyoruz: Bilmem farkında mısınız; Türkiye’de hiç olmadığı kadar gelenekçi ilahiyatçılar veya dinî otoritelerle yenilikçiler arasında dehşetli bir tartışma var. Aydınlanma hareketi öncelikli olarak dini algılama, anlama ve yaşama biçiminde kendini göstermelidir. Batı’da da böyle başlamıştı. Prof. İlhami Güler, cehaletle samimiyetin birleşmesi neticesinde, Katoliklerin “Allah rızası için” otuz bin Protestonu katlettiklerini, yine Hz. Ali’yi katledenlerin de bu cinayeti “Allah rızası için” yaptıklarını, aynı şekilde İŞİD ve FETÖ gibi dinci grupların işledikleri cinayetleri yine “Allah rızası için” yaptıklarını söylüyor. Prof. Ahmet Kuru, “İslam dünyası niçin geri kaldı?” sorusuna, asker ve ulemanın düşünce insanları üzerindeki baskılarını asıl sebep olarak gösteriyor.
Türkiye’nin geçmişinden günümüze dek bazen dipçik baskısı, bazen de din adına verilen fetvalar ve popülist dindarlık çığırtkanlıkları, özgür düşüncenin önündeki en büyük engeldir. Prof. Mustafa Öztürk ve İhsan Eliaçık gibi ilahiyatçıların tefsir kitaplarına koyulan yasak, din adına, üstelik ilahiyat kökenli yazarlara yapılan resmî ve mahallî baskılar, 21. Yüzyıl Türkiye’sinin entelektüel seviyesine indirilmiş darbedir. Dürüst olmak gibi, haksızlık karşısında hakkı ve haklıyı savunmak gibi, inandığı değerlere sahip çıkmak gibi bir erdemli tavır ortaya koymak varken, susmayı çıkar yol olarak gören sessiz çoğunluklar ülkesine dönüştük.
Kendimizi sorgula!
Gazeteci Fehmi Koru da 17.04.26 tarihli köşe yazısında, son günlerde katliamlarla sonuçlanan okul saldırıları dolayısıyla hedefine ulaşamayan Türkiye’yi sorguluyor: “Hedefimiz son 100 yıldır yüzümüzü çevirdiğimiz Batı ülkeleri gibi olmaktı, ancak daha henüz Batılı -Avrupa Birliği üyesi- olamadan galiba Amerika’ya benzemeye başladık… (Bu hale gelmemizde şaşırtıcı olan ne?, Karar Gazetesi)” Her şahsiyetli aydın, toplum olarak kendi ailevî, ananevî ve dinî değerleriyle bu denli ters düşen yaşantı biçimimizi sorgulamalıdır. Evet, Avrupa tipi bir Batılılaşma hedefi güdülürken, nasıl oldu da Amerikalılara benzemeye başladık? Türk tipi bir Müslümanlık varken nasıl oldu da Arap kültürü ve hayat tarzını din adına benimsedik? Çeyrek asra yakın bir zamandır muhafazakâr/İslamcı bir iktidarın idaresindeki Türkiye’de, toplumun ortak değerleri tarumar olmuş, şiddet ve uyuşturucu sarmalı ilkokul seviyesine kadar inmişse, bu durumdan herkesten çok muhafazakâr kesimin duyarlı insanları ve aydınları rahatsız olmalı ve sorgulamalıdır!
Cehalet Kurşunu
Bir ilahiyatçı olan Prof. Şaban Ali Düzgün’ün, “Bir toplumda insanı en fazla bloke eden dindir,” sözünü çok önemsediğimden tekraren alıntılıyorum. Devamı yorumunda Prof. Düzgün, dinin kendisinden ziyade onu bin yıl önceki şartlara göre yorumlayanı kastettiğini söylüyor. Merhum Yaşar Nuri Öztürk’ten dinlediğim sözlerin hemen hemen aynısını Mustafa İslamoğlu Hoca da, “Ebu Hanife’nin Arapça bilmeyen Müslümanların kendi dillerinde ibadet yapılabileceğini” aktarıyor. Şimdi Ebu Hanife’nin fetvasını diğerlerinden önce Hanefi mezhebine mensubiyet duyanların kabullenmesi gerekir ki, inanç sahasında aydınlanmanın önü açılsın.
Bu ve benzeri açılımları dillendirenleri, sıradan dindarların bulunduğu ortamda taşa tutarlar. Onlar inançlarında samimidirler fakat cehaletlerinin farkında olmadıklarından, yaptıkları eylemin “Allah rızası için” olduğundan şüphe etmezler.
Benim kuşağımın bir öncesi ve sonrasının durduğu tarafın, savunduğu fikirlerin, gittiği yolun doğruluğundan ve kendi safındakilerin samimiyetinden asla şüphe etmediği gibi, karşı tarafın da yanlışlığı ve hainliğinden o kadar emindi. Her iki taraf da cehaletin kurbanı olduğunun farkında değildi. Sağcı ya da solcu oluşumuzdan bağımsız olarak, samimiyetle cehaleti savunmanın bedelini birbirimize kurşun sıkarak ödedik. Bu “bedel” binlerce vatan evladının hayatıyla ödendi maalesef...
Birbirimize değil, cehaletimize kurşun sıkarak aydınlanabiliriz. Aydınlanma, demokrasi ve kalkınmayı beraberinde getirir.











