İtiraf etmeliyim ki, hayatımın belli bir (olgunlaşma) döneminden sonra, “Ben” ile “Biz” arasındaki çatışmam giderek şiddetlendi. “Ben” kimliğim daha özgür ve daha şahsî iken, “Biz” kimliğim dahil olduğum veya kendimi ait hissettiğim siyasî/ideolojik kesimin bir parçasından ibaretti. “Biz” ne idiyse, benim “Ben” de o idi. ”Biz”in olduğu yerde, “Ben”e ne söz hakkı ne de hayat hakkı vardı. Aksi, hainlik ya da isyan sayılırdı.
“Biz” olduğum dönemin dünya görüşü; insana bakış açımı, davranış biçimlerimi, devlet, vatan, millet ve din anlayışımı, iyi ya da kötü olan her şeyi belirliyordu. Gün geldi, telkin ve dayatmalarla öğrendiklerimi, düşünmeden “bizim düşünce” olarak kabullendiklerimi ve “Ben”i yok saydığım süreci sorgulamaya başladım. Her araştıran, okuyan ve sorumluluk bilinciyle hareket eden düşünce insanı gibi ben de kendi gerçeklerimizle yüzleşmek ve doğrulara ulaşmak için çabalıyordum.
Bloke eden iki kutsalımız
Bir topluluk, cemaat veya grup şeklindeki “Biz”i inkâr etmiyor, önemsizleştirmiyorum fakat “Ben”i yok saymasına, asimile etme dayatmasına itiraz ediyorum. Bir toplumun oluşmasında yeri doldurulamayacak, seçeneği/alternatifi olmayan, din ve devlet gibi iki “kutsalımız”la sıkıntım var.
Bir zamanlar, “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” deyimini inanarak haykırmış bir ideolojik gençlik hareketinin içinden gelen birisi olarak, bunca görüp ve yaşadıklarımızdan sonra adeta tanrılaştırılan devletin kutsallığını sorgular oldum. Devlet adına darbeler, muhtıralar, işkenceler, hapisler, yasaklar ve güya devletin bekası için, “Sadece devletin konuşma hakkı olan bir ülkede söylenen hiçbir söze inanmayın,” diyen Ali Şeriati gibi düşünürlere inanmaya başladım.
İlahiyat Profesörü Şaban Ali Düzgün, “Bir toplumda insanı en çok bloke eden, engelleyen dindir,” sözüne yine kendisi, “Dinin kendisi değil, bin yıl önce yapılmış yorumudur,” diyerek açıklık getiriyor. Dinin bloke ettiği o insanlardan biri de kendimi sayıyorum. Benim de önümü kesen, haklı eleştirime tahammül edemeyip Rebeze Çölü’ne süren zihniyet, dünde kalmış, çağı yakalayamamış, din anlayışıdır.
“Birlik ve beraberlik” adına toplumun bir kesimini şu veya bu farklılığından dolayı ötekileştiren zihniyet, bizi bizden ayrıştırdığı gibi, toplum içinde kendim olmayı (Ben’i) bana çok görüyor.
İnsanı kutsamayan bir devlet aklı kadar din anlayışının da dokunulmazlığı, bizim ilerleyişimizi bloke ediyor.
Yeter artık abiler!
Son zamanlarda hep aynı noktaya atış yapmam, etrafımızdaki diğer gelişmeleri görmemezlikten geldiğimden dolayı değildir. Hayat tecrübem ve birikimim; “insan”ı anlamadan, insan kaynaklı sorunları anlamanın mümkün olmadığını bana öğretti. Şimdiye kadar söylenmesi gereken sözlerin en idealini, en tumturaklısını ve en kalbe dokunanı doyasıya dinledim.
En leziz yemekler bile belli bir doyum noktasından sonra insan vücuduna ağır gelir, mide kabullenmez. Özellikle benim kuşağımın gençlik yılları, sözlerin en âlâsını dinlemekle geçti. Yaşlanınca bu sefer genç kuşağın abileri konumundaki bizler, bizden sonrakilere aynı hamaset nutuklarını çekmeğe başladıktan belli bir süre sonra, “Yeter artık abiler!” dediler. Bir söylenene baktılar, bir de söyleyene…
“Nicolo Machiavelli felsefesi: İktidar sahibi olmak isteyen onu ele geçirmelidir. Utanmaz olmak lazım. Kural yok, ahlak yok. Amaç aracı meşrulaştırır. (R. Bregman, Im Grunde Gut, s. 250)” Dün doğru şeyler söyleyenlerin, doğru yol tarif edenlerin birçoğu eğri büğrü yollara sapmışlardı. “Uğruna can feda,” dedikleri mefhumları kendilerine basamak yaparak şahsî emellerine ulaşmışlardı.
Evet, bizim abiler ve biz abiler, dünkü amacımızı bugün araca dönüştürünce, bizden sonraki nesillerin gözünde, bütün doğrularımız ve iyilerimizle birlikte idealist söylemlerimiz hiçe sayıldı. Çünkü aslolan, doğru söz söylemek değil, doğru yerde durmak veya doğru yolda yürümekti.











