Müslümanların dağınıklığının, ancak Ehli Beyt şemsiyesi altındaki muhabbetle bütünleşeceğine olan inancım her geçen gün daha da artmaktadır. Muharrem ayının girmesiyle Iğdır’da “Muharremlik” etkinlikleri başlayıp, Safer ayının 20’si (Erbain/İmamın kırkı)’na kadar devameder. Konunun ayet ve hadislerdeki yönünü, bu sahanın münsif uzmanlarına bırakarak, ben burada şair ve sanatkârlarımızdan derlediğim edebî örnekleri sunacağım:
Bu gün mah-ı muharremdir, Muhibbi hanedan ağlar
Bu gün eyyam-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.
Bu gün arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bu gün Âl-i Aba’nın gülşenin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dil- sûz, kamu ehl-i iman ağlar.
Bu gün hunbar olur gözü, elbet Haydar-ı Kerrarın
Görür Zehra-yı hunefşan, Resul-i âlişan ağlar.
Alvar İmamı Erzurumlu Efe Hazretleri (Allah rahmet eylesin) matem ayı olan muharremi yukarıdaki beyitleriyle anlatmıştır. Hatta şecaatte “Ali, güneşten daha parlaktır” diyordu. Hepsinden önemlisi Hz. Ali, ile Hz. Muhammed (SAS)’i bir arada anmasıdır. Başta Yunus olmak üzere birçok şairlerde bu temayı görmekteyiz.
Nur-i ayni Muhammed’dir,
Şah-ı Merdan Haydar Ali .
Dürr-i deryayı Ahmed’dir,
Şah-ı Merdan Haydar Ali.
Müslümanların hayatındaki en önemli dönüm noktalarından birisi olan Kerbela olayı, İslami takvimin yılbaşısı olan muharrem ayında vuku bulmuştur. Bu, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği aydır. Bu şehadet, on muharremde vuku bulduğu için, bu güne “Âşûra” denmiştir. Bu olay, İslam’da hem bölünme ve parçalanmaya; hem de Ehli Beyit sevgisinde birleşmeye sebep olmuştur. Bu yazı, Ehl-i Beyt sevgisinin, İslami dönem Türk Edebiyatında nasıl ele alındığını ve günümüze kadar nasıl canlı tutulduğunun, bir denemsidir. Umarım faydalı olur.
Türkler İslamiyeti, X. yy’da kabul etmişlerdir. Bu dönemin ilklerinden olan Yusuf Has Hacip, Kutad-Ku-Bilig (1069-1071)’ adlı İslami eserinde :“Bey” in adamları dışında başka münasebette bulunacağın kimselerden bazıları ise, Hz. Peygamber’in neslidir. Bunlar, “Evlad-ı Peygamberdir”, bunlar Seyyidlerdir. Bunlara hürmet edersen devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev, bunlara iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’ (SAS)’in uğurudur. Ey kardeş sen de onları sev, Peygamber hakkı için sev”. Diyerek hem övmüş hem de sevgi ve hürmetin farzlığını dile getirmiştir.
Hz. Peygamber (SAS)’den dört yüz elli yıl sonra yazıp ve söylenmiş olan yöneticilere yönelik bu tavsiyeler,6645 beyitlik manzum bir eserin ürünüdür.(Çeviren, Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat, Yusuf Has Hacip,Kutatkubilig,sahife:313. Ank. 1988.TDK. Yayını).
Yüknekli Edip Ahmet tarafından XII. yy. ‘ın başlarında yazıldığı tahmin edilen Atabetü’l-Hakaik ise dinî ve tasavvufî konuları işleyen manzum bir eser olup, Ehl-i Beyt sevgisini sık sık dile getrmiştir.
H O C A A H M E D Y E S E V i ( ? /1166)
Orta Asya’nın piri ve kendisi de Hanedan-ı Ehl-i Beyt’ten olan Hoca Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet’inde Ehl-i Beyt sevgisi ile ilgili ve İslam’ın yeryüzüne yayılmasında en etkin olan Hz. Ali’nin kahramanlığını şöyle anlatmıştır;
Sıfat kılsam, Ali, Şir-i Hudadır.
Ki Şimşir ile, kafiri kıradur.
Ali İslam için kanlar yutadur,
Ki İslam tuğunu muhkem tutadur.
Yesevi, Orta Asya’da İslami bilgileri hakkıyla yayan, Pir-i Türkistan lakabıyla ün salmıştır. O, Hz, Peygamber (SAS)’in cenazesini şöyle anlatıyo:
Pazartesi günü Hak Mustafa, dünyayı bıraktı.
Hak Teala fermanını boynuna sundu,
İbn-i Abbas suyunu koydu, Ali yıkadı,
Cennet içinde hulle giysisini giymek için.
Hz. Hüseyin için :
Garip canımı hak yolunda adak eylesem,
Şah Hüseyin gibi Kerbela’da susayıp gitsem,
Hak şarabın içerim deyip, hevesli gitsem,
Orada varsam susuzluğum kanar mı ki?
Sahabe gibi din için savaşıp, başmı versem,
Şehr-i Bânu İmamlar gibi ağlayup yürüsem,
Allah için kafirlere esir olsam,
Rahman Melikim! Sana makbul olur mu ki
Ahmet Yesevi hazretleri, “Şehr-i Banu İmamlar” ifadesiyle 12 imamları kastetmiştir.
Y U N U S (1240/1241-1320/1321)
13.yy Anadolu Türkçesinin en önemli şairlerinden birisi olan Yunus Emre, Türkçe Divanı’nın birçok yerinde Ehl-i Beyt’i övmüştür. Yunus’a –Hak öyle bir coşkun gönül vermiştir- ki, bazen Âdem’le cennetten çıkar, Nuh ile gemiye biner, İdris ile elbise diker. İsmail ile kurban olmaya, İbrahim ıle kurban etmeye yürüyen olur. Bu haliyle Yunus, hem Musa’dır, hem İsa’dır, hem Asa’dır. Bu gönül şairi bazen Hz. Muhammed’le Mi’raç eder, bazen Ali ile kılıç çalar:
Musî oldum Turâ vardum, Koç oldum Kurbana durdum,
Ali olup, kılıç saldum meydana güreşe geldim.
Hiç şüphesiz ümmete hakiki anlamda kurban olan, hem de büyük kurban (zibh-i azim) büyük koçun Hz. Hüseyin olduğunu ifade etmiştir. Yunus’un coşkunluğu samimiliği ona karşı son derece çok yüksektir. Onun Hz.Ali’ye olan muhabbeti, Ehl-i Beyt’e bağlılığı çok fazladır. Kur’an-ı Kerim’in Mübahale Ayetini şöyle resimlemiştir. (Mübahale, yalncıya lanet olsun demektir). Mübahele, Kur’an-ı Kerim’de, Âl-i İmran sûresinin 61. Ayetidir. Necran Hırstiyanları, “Kur’an, Hz. İsa’nın babasız olduğunu kabul ettiğine göre O’nun Allah olması gerekir” iddiasını ileri sürdüler. Bunun üzerine Hz.Peygamber (SAS), Hakk’ın ortaya çıkması için, onları mübahaleye / lanetleşmeye davet etti. Böylece Peygamber (SAS) efendimiz Mübahele yerine (alanına) ,Hz.Ali sağında ,Hasan ile Hüseyn (Hasaneyn) solunda ve Hz. Fatıma yanlarında olmak üzere geldiler. (Bknz:Kur’an Meali,Diyanet İşleri başk. Yay.Ank.2005.Sahife,61. Yine Bknz: Prof:Dr.Y.Nuri Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları.İst.1997,Sahife,377.) Yunus Emre Aşağıdaki beyitte bunu çok açık anlatmıştır.
Tanrı Aslanı Ali , sağında Muhammed’in,
Hasan ile Hüseyin solunda Muhammed’in.
İşte Ehl-i Beyt böyle şiirleştirilmiştir. Yunus, Ehl-i Beyt’in tümünü aynı beyit içine zikretmiştir. O, Hz. Ali’nin : “Gözümün önünden perdeyi kaldırsalar- benim için sır perdeleri kaldırılmış olsa bile – bugünkü inancıma hiçbir şey eklenmiş olmaz” sözünün Ali neznindeki yorumunu da simsarlıktan uzak yapmıştır. İslam literatüründe Ali ile Sır arasında daima bir ilgi kurulmuştur. Hatta (Alevi/ Bektaşi) topluluğunda şöyle bir deyim vardır: “Ali’nin sırrı, arının sırrı”dır. Büyük sırra, ancak Ali gibi bir erin erebileceği inancını, Yunus şöyle ifade etmiştir:
Yürü var epsem olgıl ne simsarlık satarsın,
Ali gibi er gerek iş bu sırra eresi.
Yunus , Ehl-i Beyt sevgisini Hz. Ali sırrında şöyle noktalamıştır:
Muhammed’i yarattı mahluka şefkatinden
Hem Ali’yi yarattı müminlere fazlından.
Yukarıda da açıkladığım gibi, bu beyitte de Yunus, Hz. Mumammed (SAS) ile Hz. Ali(KV)’i yan yana getirerek aynı beyit içinde anmıştır. Hz. Muammed’in, şefkat ve muhabbetten; Hz. Ali’nin ise faziletten yaratılıp, yoğrulduğunu işlemiştir. Bu konudaki şu beyit çok meşhurdur:
Muhabbeten Muhammet oldı hasıl ,
Muhammedsiz Muhammed’den ne hasıl?
M E V L A N A (1207/1273)
Aynı yüzyılın büyük mutasavvıfı Mevlana Celalettin Rumi, Ehl-i Beyt sevgisini mesnevisinin her bölümünde dile getirmiş ve özet olarak:
“Ben Hz.Peygamber ve O’nun Â’li’nin ayağının tozuyum”.
sözleriyle özetlemiştir. Hz . Ali’nin mübrek yüzüne savaş meydanında tükürme terbiyesizliğini gösteren savaş tablosunu:
Hulusi niyet ve ihlası, Ali’den öğren,
Allahın Aslanını hileden münezzeh bil.
Her nebinin ve her velinin medar-ı iftiharı olan
Ai’nin yüzüne o pehlivan tükrüğünü attı.
Öyle bir yüze tükrüğünü attı ki, ay bile
O yüzün karşısında secdeye kapanır.
O zaman Ali elindeki kılıcı attı,
Ve cenk içinde büyük bir olgunluk gösterdi.
Dedi ki : - Bana keskin kılıç çekmiştin
Ne oldu ki, beni bıraktın?
Cevap verdi : Ben Hak peşinde kılıç sallıyorum
Ben Hakkın bendesiyim , tenimin kölesi değilim.
Benim yüzüme tükrük atınca
Nefsim oynadı, huyum mahvolacaktı.
Ben Hakk’ın Aslanıyım, heva vü hevesimin şîri değilim.
Benim işlerim dinime şahiddir.
S Ü L E Y M A N Ç E L E B İ (1351-1422)
XIV. asrın en önemli eserlerinden biri olan “Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i” baştan sona kadar Hz. Peygamber’in kendisini ve ailesini (Ehli Beytini) anlatmıştır:
Ger Muhammed olmaya idi ayan
Olmayısardı zemün ü âsumân
Pes Muhmmed’dür bu varığa sebep,
Cehd edip anın rızasınkıl talep.
Yukarıdaki beyitleri açıklama gereği duymuyorum. Aynı zamanda “Levlake, Hadis-i Kutsisine de işaret vardır. Ehl-i beytin diğer şahsiyetleri, şöyle dile getirilmiştir.
Hem Ali eydür idi yâ Mustafa
Gitdi âlemden cemâlünsüz safâ
Hasret ile dir Hüseyin ile Hasan
N’idevüz biz iy dede gitdün çü sen
Gitdünüz siz bizi kim okşayısar
Kurret-ül-aynî bize kim deyiser.
Açıklama: “Hem Hz. Ali(KV.) Ya Mustafa, Sen bu alemden gittikten sonra ,biz bir daha “Senin gibi”safalı yüz bulamayız. Torunu Hasan ile Hüseyin de Hasret ile sen gittikten sonra biz ne edeceğiz?(öyle de olmuştur, Çükü Ümmet, Ehl-i Beyte ihanet etmiştir.) Sen gittikten sonra bizi kim okşayacak, sen gittikten sonra bize artık Kim:-İki gözüm diyecek?” Diyerek Hz. Peygamber (SAS)’e hasretlerini dile getirmişlerdir. Süleyman çelebi bunu çok ustalıklı dille anlatmıştır.
D E D E K O R K U T
XV. yy’ın en önemli edebî eserlerinden biri olan Dede Korkut Hikayelerinde Ehl-i Beyt sevgisi , her vesile ile ele alınmıştır. Ağaç ve su kültündeki değeri ifade ederken, Ehl-i Beyt sevgisinden bahsedilmiş ve hikâyelerdeki yiğitlik daima Hz. Ali, örnek gösterilerek işlenmiştir:
Hayber Kal’asını yıkan, küffarı oda yakan
Zülfikarını çeken , Aliyy-i Arslan yatur.
Hikâyelerdeki “Ağaç dersem arlanma” redifli manzum deyişte;
Şah-ı merdan Ali’nün düldülünün eyeri ağaç,
Zülfikarın kınıylan kabzası ağaç,
Şah Hasanla Hüseyinin beşiği ağaç.
Dede Korkut hikâyelerinin tüm övgülerinde, Ehl-i Beyt’e teşbih yapılmıştır.
Divan Edebiyatı’nı zirveye taşıyan XVI. Yy.’ın. büyük şairlerinden Fuzuli, şiirlerinin ve eserlerinin büyük kısmını Ehl-i Beyt’e ayırmıştır. O, “Su Kasidesi” adlı şiirini baştan sona Hz. Peygamber’in sevgisine ayırmıştır. Ayrıca Fuzuli, Hz Ali’yi hem Türkçe hem Farsça hem de Arapça divanlarında daima överek dile getirmiştir. Zaten Fuzuli Hz. Alinin mezar-ı şerifi olan Necef-ül Eşref’te türbedarlık yapmıştır. Yine Fuzuli Hadikatüs-Süeda adlı eserin tümünü Ehl-i Beyt’e hasretmiştir. Türkçe Divan’ın kasideler bölümünde tamamı yetmiş beş beyit olan bir övgüsü vardır. Burada sadece Fuzuli’nin Hz. Hüseyin’in düşmanlarının durumunu beyan eden şu dörtlüğünü beyan edeceğiz:
Gör ne cahildir, adü kim, davi-i İslam edüp,
Devlet-i dünya için, Al-i Resül, eyler helâk
Gör ne gafildir, Ona tabi olan bedbaht kim
Halkı hoşnut eyleyüp, eder Hüda’yı hışm-nâk
Maalesef, ümmet içinden zaman zaman çatlak sesler de çıkmıştır. İmam Ali’yi, Ehl-i Beyt’i sevmekle Rafizilik arasında ilgi kurmak isteyenlere, İmam Şafii çok güzel bir cevap vermiştir:
“Eğer İmam-ı Aliyi sevmek Rafizilik ise ins ve cin şahid olsun ki ben rafiziyim.” demiştir.
Tanzimat döneminin önemli şairlerinden Namık Kemal, “Vaveyla”sında vatan sevgisini Ehl-i Beyt ile şöyle ifade etmiştir:
Git vatan Kâbe’de siyaha bürün,
Bir kolun Ravze-i Nebi’ye uzat,
Birini Kerbela’da Meşhede at,
Kâinate o heybetinle görün.
Aç vatan göğsünü İlahına aç
Şühadanı çıkar da ortaya saç;
De ki Ya Rab, bu Hüseyn’indir,
Şu mübarek Habib-i zi-şanın,
Şu kefensiz yatan şehidanın,
Kimi Bedr’in , kimi Huneyn’nindir.
Yine o dönemin önemli şairlerinde Müşir Kazım Paşa’nın yedi kıtadan oluşan ve;
Düştü Hüseyn atından Sahra-i Kerbelaya
Cibril git haber ver Sultan-ı Enbiyaya
nakaratlı “Kerbela Mersiyesi” çok meşhurdur. Ne yazık ki tümünü sunamıyoruz.
Pakistan’ın Milli şairi Muhammed İkbal Hz.Hüseyn için:
“Eğer davası saltanat olsa idi, bu vasıtalarla sefere çıkmazdı. Düşmanları çöldeki kum kadar sayısız, dostları Allah ile aynı sayıda. O, İbrahim ve İsmail’in sırrı idi. Yani O, muhtasar hikâyenin mufassalı idi. O’nun kanı uyuyan milleti uyandırdı. O, La kılıcını çekti ve o kılıçla batıl olanların damarlarından kanlar akıttı. Bu kan ile sahraya “İllallah” yazısını yazdı.” Bu ifadeler Urdu şiir diliyle yazıldığı için Türkçesini sundum.
ŞEHRİYAR
Asrımız şiir dünyasının Azerbaycan Türkçesindeki Şair-i Âzam’ı, üstat Şehriyar, Hz. Hüseyn’e yazdığı mersiyesinin bir kıtasında şöyle ağlar:
Hüseyne yerler ağlar, göyler ağlar,
Betül ve Murtaza, Peygamber ağlar.
Kör olmuş gözlerin, gan tuttu Şümrün
Ki, görsün öz elinde hançer ağlar.
Başında Kakül-i Ekber hevası
,
Yel ağlar, sünbül ağlar, anber ağlar.
Yazan’da A’l-i Taha novhasın men,
Kalem gördüm sızıldar, defter ağlar.
Ali’den “Şehriyar” sen bir işare,
Kucaklar kabri, Malik-i Eşter ağlar.
Yine Şehriyar’ın 13 temmuz 1991’de neşredilen “Kerbela Faciası” adlı şiirindeki sitemiden birkaç beyit :
Yıkılıp dinin evi, rihlet edip hetm-i Resul ,
Çırpılıp din gapısı Hazret-i Zehra başına.
Segt olup Möhsin’i, Zehra özi de oldu şehid,
Kül elendi ozamandan beri dünya başına.
……………
Hazret-i Fatma’nın gebri de mahcub oldu
Çadır-ı ismetini saldı Süreyya başına.
Bütün bu övgüler, yanmalar ve ağlamalar, hatta yüzlerce ve binlerce fazlası, Türk Edebiyatından seçilmiş çok küçük bir destedir. İslam’ın bu matem ayında kalemlerini Ehl-i beyt sevgisi için kullanan bu şair ve müeddiplerimizin ve burada anamadıklarımızın muazzez ruhlarını rahmetle yad ediyor ve diyorum ki, Allah Kıyamet gününde hem kendi şefaatine, hem de Ehl-i Beyt’in Şefaatine nail eylesin.
Kaynaklar
- Alvarlı Efe Şiirleri, Erzurum.
- Yunus Emre Divanı.
- M. Asım Köksal, İslam Tarihi.
- Hoca Ahmet Yesevi , Divanı.
- Y. Nuri Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana mesnevisi.
- S. Çeelebi, Mevlid.
- Dede Korkut Hikayeleri.











