Turgut Özal döneminde çıkarılan “Fak Fuk-Fon”undan nineme maaş bağlanması için amcamın girişimde bulunduğunu duyunca şiddetle karşı çıkmıştım. “Ama devlet yaşlı ve dul kadınlara bu hakkı tanıyor,” denildiğinde, babamı da kastederek, “Siz annenize bakamayacak kadar fakir misiniz?” diye çıkışmıştım. Ve bunun üzerine o başvurudan vazgeçilmişti. Merhum babam yıllar sonra bir vesileyle benim o zamanki tavrımı takdir ettiğini söylemişti. Yapılan iş, formaliteler yerine getirildiğinde yasal olacaktı fakat hem bana göre hem de gerçekten ahlâkî değildi. Çünkü aile maddî olarak nineme bakacak durumdaydı.
Mevcut Türkiye ortamında çoğunluk belki bizim gibi düşünmüyordur. “Meselâ, babadan veya önceki eşten maaş alabilmek için resmen boşanıp veya resmen evlenmeyip fiilen (kendince dinen) evlilik hayatı yaşayanlar var; haksız yere yeşil kart kullananların sayısı hayli fazla; zekât verdiği için vergi borcunun olmadığını düşünenler az değil. Devletin memurlarına sağlık ve ilaç gideri için devletin verdiği desteğin üçüncü şahıslara kullandırılmasından kaçak elektrik kullanımına kadar birçok örnekle iç içe yaşamaktayız. (Ali Bardakoğlu, İslâm Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, s. 273)”
Toplumsal ahlâk
Bu ahlaksızlıkları Türkiye’de bilmeyen yok gibi. Diyelim ki, hak edilmeyen bu imkânlardan faydalanmak için işi kitabına uydurdunuz. Peki ya ahlâk?... Peki ya vicdan?... Vekilin, bürokratın, bakanın devleti dolandırdığı, yasayı hiçe saydığı bir ortamda sıradan vatandaşın becerebildiği dolandırıcılık, “yukarıdakiler”in izinde ve seyrinde yürüdüğüne çok da şaşırmamak lazım.
“Toplumsal zorunluluk, itibar gören veya saygı uyandıran kolektif fikirlerden kaynaklandığı ölçüde ahlâkîdir. İtibar ve saygı demek, ideal şeyler demektir. (Alain Ehrenberg, Das Unbehagen in der Gesellschaft, s.349)” Bir başka ifadeyle; toplumu ayakta tutan ve itibar ettiği, güvendiği ve saygı duyduğu ortak ahlâkî değerler, toplumsal zorunluluktan veya sorumluluktan kaynaklanan değerlerdir. Bu değerleri çiğneyen, yok sayan toplumların ahlâkî çöküşü kaçınılmazdır. Bizdeki bunca hırgürün, curcunanın, yer yer cinnet hâlinin arka planında bu ideallerden kopuş vardır.
Kuralları hiçe saymaktan mı ahlâkî değerlerin içi boşaltıldı, yoksa toplumun her kesimine sirayet eden ahlâksızlık mı kuralları ezip geçti? Nereden bakarsanız bakın; görünen manzara berbat! Bizim ülke olarak çıkmazımız: Kanun koyucu kanuna uymaz, ahlâk vaaz edenin dediğiyle yaptığı birbirine ters. Aslına bakarsanız; “Ahlâkî değerleri en güzel, en süslü kelimelerle ifade edip ardından ona aykırı davranışlar sergilenmesini İslâm ikiyüzlülük olarak görür. (Ali Bardakoğlu, a.g.e, s. 44)” Birden fazla yüzlülüğün, daha doğrusu yüzsüzlüğün bir “marifet”miş gibi muamele gördüğü 21. Yüzyıl Türkiye’sini biz böyle hayal etmemiştik.
Rainer Erlinger’in “Moral”, Türkçe’si “Ahlâk” anlamına gelen kitabında anlattığı “Kırmızı Lamba Sorusu”: “Gece kimsenin olmadığı çok tenha bir caddede trafik lambası kırmızı yandığında, ahlâkî sebeplerden dolayı durulmalı mı? (s. 106)” sorusunun cevabını Sokrates’e verdiriyor: Politik sebeplerden dolayı idama mahkûm edilen Sokrates’i kurtarmak için öğrencisi ve arkadaşı Kriton hocasını hapishanede ziyaret eder. Sokrates’le öğrencisi Krinton’un arasındaki diyaloğu Platon anlatıyor: “Krinton Sokrates’e yaptığı hazırlığı ve kaçırma planlarını anlatır. Sokrates, şayet Krinton bu kaçışı ahlâkî olarak doğru olduğuna kendisini ikna edebilirse, kaçmayı kabul edeceğini söyler. Çünkü yasal olarak idama mahkûm edilmişti ve yasal olanın üzerinde bir ahlâkî yol olduğuna ikna edilmesi gerekirdi. Aksi taktirde insanın kendisini kanunların üzerinde görmesi, kimsenin arzu etmediği kaos ve anarşi doğurur. Buradan tekrar kırmızı lambadan geçip geçmeme konusuna dönüldüğünde: Başkalarının koyulan kurallara, yasalara uyulması isteniyorsa, kişinin kendisi de aynısını yapmalıdır. Veya kendisine yasaların üzerinde görme hakkı tanıyan, başkalarına da aynı hakkı çok görmemelidir. (R. Erlinger, Moral, s.107)
Yıllar önce Almanya’daki tanıdık Türk şirketlerinden birisinin Alman temsilcisiyle İstanbul’a birlikte uçtuk. Gecenin geç saatlerinde ilk defa Türkiye’ye gelen Alman’ı arabamla gideceği firmaya götürüyordum. Çok tenha bir caddede ilerlerken trafik lambaları kırmızı yandı. Sağa sola baktım, in cin top oynuyordu. Kırmızı ışıktan bastırıp geçerken yan koltukta oturan Alman, “O mein Gott!” diye çığlık atıp ellerini kafasına götürdü. Korktum. Ne olduğunu sordum. “Kırmızı ışıktan geçtin, görmüyor musun?” diye bana çıkıştı.
Normalinde trafik kurallarına riayet eden ben ile koyulan kurallara her halükârda uyan Alman arasındaki fark: Bir tarafta kimsenin olmadığı, görmediği ve kimseye zarar vermediğim bir ortamda kırmızı ışıktan geçerek bir yasağı delme veya bir yasayı ihlal etme hakkını kendinde gören ben, diğer tarafta koyulan kurala, yasaya veya yasağa uymayı bir hayat tarzı olarak kabul eden bir başkası.
Bir defalığına yasayı delme, kuralı yok sayma veya kırmızı ışıktan geçme hakkını kendinde görenlerle; koyduğu kurallara, çıkardığı yasalara uyan, uymayanı da hak etiği ölçüde cezalandıranların arasındaki fark, Almanya ile Türkiye kadardır.











