Ne dil uzmanı ne de din uzmanıyım. Fakat konuştuğum dil kadar inandığım dini de en iyi şekilde öğrenmek, anlamak ve uygulamak gibi bir sorumluluğum var kendime göre. Bir yazar olarak dilim Türkçe’yi iyi kullanabildiğimde ister roman ister makale türünden olsun, meramımı ve düşüncelerimi de o derece iyi anlatabiliyorum. Beyin Araştırmacısı Rogier Mars’a, şempanzelerin niçin konuşamadığı sorulduğunda, “Şempanzelerin birbirlerine anlatacakları fazla şeyleri yoktur. (Spektrum 8)” diye cevap vermiş. Fakat konuşan bir varlık olan biz insanların birbirine anlatacak çok şeyleri var.
Herhangi bir konuda sorgulayıcı olmak; yeni bilgi alanlarını aralar, insanı araştırmaya ve düşünmeye sevk eder, dil hanesine yeni kelime ve kavramlar kazandırır. Düşünen bir kafanın konuştuğu dilin farkındalık yaratacak kadar düzgün ve kaliteli olması bu özelliğinden dolayıdır. Sorguluyorum çünkü düşünüyorum. Düşündükçe yeni ve ilave bilgiler ediniyorum. Bilgilendikçe dilim gelişiyor. Dilim geliştikçe düşüncelerim daha etkili olabiliyor.
“Alman idealist filozoflarından Fichte’ye göre bir dil, gelişimini ne ölçüde gerçekleştirebilmiş ise bir ulusun düşünsel boyuttaki gelişimi de o ölçüde olanaklı olabilecektir. (…) Fichte’nin bu görüşüne paralel olarak W. V. Humboldt da düşünceyi tamamlayan, bir bakıma ona varlık kazandıran bir yetenek olarak gördüğü dili, bir toplumun yüksek kültür değerleri oluşturmasında ve gerçek bir düşünce etkinliği göstermesinde işlevsel öneme sahip bir yeti olarak ele alır. (Fikri Gül, Birol Soysal, Dil ve Düşünce İlişkisi Üzerine)”
Dil ve Din ilişkisi
Biz (kendi) doğrularımızı dil ile anlatırken, yanlışlarımızı da dil ile ele veriyoruz. “Doğruluk ve yanlışlık, nesnelerin değil, dilin nitelikleridir. Ve dilin olmadığı yerde ne doğruluk ne de yanlışlık vardır. (T. Hobbes)” İnsan mensubu olduğu dini, konuştuğu dil ile öğrenir. Din adına anlatılan ve yerine göre dayatılanların doğru veya yanlış olduğunu yine dil aracılığıyla öğreniyoruz. Dilini anlamadığımız dinin günlük hayatımıza ve düşünce dünyamıza yansıma şekli, bir bakıma gerçeğin gölgesidir.
Her ne kadar herkese hitap ettiklerini iddia etseler de, din adına konuşanın dili kadar bir ülkeyi idare etmeğe talip politikacıların da dili ayrıştırıcıdır. Çünkü “biz” ve “ötekiler” üzerine inşa edilmiş bir düşünce sistematiğinden besleniyorlar. Düşüncenin teşvik edilmediği, itibar görmediği toplumda üretkenlik ve buna bağlı olarak, katma değeri yüksek imalat düştüğü gibi, dilde de gelişme durur, kalite düşer. Mevcut din anlayışımızın şekillendirdiği Müslüman toplumdan bir kesit:
“Dinin postmodern gündelik hayatta kendisini sunuş biçimi, daha çok gösterişçilik şeklinde gözlemlenmektedir. Lüks otellerde iftar yemekleri, tesettürlü gelinliklerle otel düğünleri, fakirlere yardım etmeye basın ekipleriyle gidilmesi, ibadet ederken pozların verilmesi, bu örneklerden sadece birkaçıdır. (Dr. Erol Sungur, Dindar Yaşam Biçimleri, s. 147)”
“Farkında olmadan dil alışkanlıklarımızın din anlayışımızı ve düşünce sistematiğinin biçimini etkilemesi, dünya hakkındaki bilimsel ifadelerimizi esir alması, varsayılan kültürler arasındaki çatışmanın özünü oluşturması, savaşlarımızda ve diğer insanî farklılıklarda rol oynaması, hatta hayallerimizde, hatalarımızda ve nevrozlarımızda pay sahibi olması üzücü bir gerçektir. (W. La Barre)” Fert ve toplum hayatında dilin bu denli negatif/menfi veya pozitif/müspet yönde etkili olması, dili hangi gaye için kullandığımıza bağlı olmakla beraber, biraz da konuştuğumuz dile ne kadar hâkim olduğumuzla ilgilidir. Amerikalı Antropolog Weston La Barre’nin, dil alışkanlıklarımızın özellikle din anlayışımızı ve düşüncelerimizi etkilemesiyle ilgili tespitleri, ayrı başlıklar altında değerlendirmeye muhtaçtır. En basitinden; etnik kökeni veya siyasî görüşü itibariyle “bizden” olmayanın, mükemmel bir dindar olsa da, din anlayışı ya da dindarlığına önyargılı bakarız.
Dilde (sözde, lafta) milliyetçilik, halkçılık, demokratlık veya vatanseverlik olduğu gibi, dilde dindarlık veya “dil dindarlığı” da son 25-30 yıldaki eğilimlerin en dikkat çekenidir. Olur olmaz yer ve zamanlarda dinî kavram ve sözlerin, bir dindarlık algısı yaratmak adına sürekli olarak dillendirilmesine, “dil dindarlığı” diyoruz. İtirazımız dindarın diline değil, dinî kavramların arkasına saklanmasınadır.
“Kendi yanlışlarımızı dine yüklemeyelim!”
Postmodern veya bazılarının postmodern ötesi çağ dedikleri günümüz dünyasında görünür olmak eğilimi, muhafazakâr/dindar kesimlerde daha dikkat çekici bir hâl aldı. Bir tarafta görüntüde, diğer tarafta dilde dindarlık modası, samimiyetle inanan (ihlaslı) her insanı rahatsız eden bir gelişmedir. Hatırını saydığım ilahiyatçı bir dostumdan, “Kendi yanlışlarımızı dine yüklemeyelim,” anlamında dolaylı bir “uyarı” aldım.
Din konusunda ahkâm kesmem fakat din adına en yüksek perdeden ahkâm kesenlerle ve bir de soran ve sorgulayana tahammül edemeyenlerle kavgalıyım. Fas kökenli Filozof Abdou Filai-Ansary, “Bağımsız düşünmeye çağıran Kuran’ın kendisidir, (Philosophie Magazin 04)” dese de, asırlardır bağımsız düşünceye din adına vurulan pranga yüzünden Müslüman toplumların entelektüel seviyesi çağdaş dünyayla kıyaslanamayacak derecede kötüdür. Halbuki Hegel bile bundan iki asır önce, “İslamiyet bir imge değil, tamamıyla entelektüel bir konudur. (Hegel, Philosophie Magazin 04)” demişti. Son yıllarda ülkemizde ilahiyatçı entelektüellerle gelenekçiler arasındaki kıyasıya mücadelenin, “İkinci Türk Aydınlanması”nın başlangıcı olarak tarihe geçmesini umuyoruz.
İdeolojik silah olarak din
Mustafa İslamoğlu, “Eskiyi sorgularsak yeni bir din anlayışıyla mümkün olur. Bizi bu hale düşüren sebepleri değiştirmeden sonuçlar değişmez,” diyor. Mevcut din anlayışımızın değişmesi için, insan din içindir anlayışı yerine, “Din insan için olmalıdır.” (https://hyetert.org/2020/06/02/yeni-bir-din-anlayisi-mumkun/)
Dini şahsî çıkarları ve siyasî emelleri için kullananlar ve bir de Tanrı adına insanların malına, canına zarar veren, özgürlüğünü kısıtlayan, kendisi gibi inanmayanları düşman ilan eden, hülasa dini bir silah olarak kullananların elinden bu “silah” alınmalıdır.
İngiliz eleştirmen Eagleton insanlık tarihi boyunca süregelen bir acı gerçeğe işaret etmiş: “Din, her şeye rağmen insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en güçlü ideolojik silahtır. (T. Eagleton, Kültür Yorumları, s. 83)”. Hemen bütün dinler için geçerli olduğu gibi, özellikle Müslüman ülkelerin çoğunluğunda ideolojik bir silaha dönüştürülmüş din anlayışına karşı erdemli aydınlar ve bilinçli dindarların başlatacağı aydınlanma hareketi, bu makus gidişatı tersine çevirebilir. Hemen her sahadaki bu “azgelişmişlik” gidişatından ancak sorgulayarak kurtulabiliriz.











