Kaldırımda yürürken bir tanıdıkla karşılaştım. “Nasılsınız?” dedi. “Türkiye gibiyim,” dedim. Başka nasıl olabilirdim ki… Memleket meselesiyle hemhal olmayı bir hayat tarzı hâline getirmişlerin, sevinci kadar kederi de memleket gibi olur.
“Toplum, meşru olmayan bir şeyi normal görmeğe başladığında çöker,” diyormuş Filozof J. Habermas. Siyasî görüşünden bağımsız olarak herkes elini vicdanına koyup etrafına bir baktığında; kanuna, insanlığa, ahlâkî değerlerimize uygun davrananların oranı gittikçe azalırken, meşru olamayanların oranı günden güne arttığını görecek. Ve bir toplumun bekası için bu tür gelişmelerin en tehlikeli tarafı ise, düne kadar gayrimeşru olan işlerin artık “normal” görülmeye başlamasıdır. Kemal Tahir’e göre de, eşkıyaya (çaresizlikten) duyulan hayranlık, ahlak düzeninin bozulmasına ve soyguncu karşısında güçten düşmesine sebep olur. Kanunî yollardan hak arayışı olmayınca veya siyasî otorite düzeni koruyamayınca çeteler veya mafyavari yapılanmalar devreye girer.
Yalnızlaşıyoruz…
Bir zamanlar birlikte memleket meselelerini omuzladıklarımızın bir kesimi, “şartlar bunu gerektirir” diyerek gayrimeşru işlere kendince bir kılıf uydururken, diğer kesim de hırsız ve yolsuz kendisinden olunca susmayı veya görmemezlikten gelmeyi tercih ediyor. İş bu noktaya gelince, dava/yol arkadaşlarımızla ayrışıyoruz. Hayatın belli bir döneminden sonra yolda kalanlar, dökülenler veya ayrılanlar arttıkça, hedefe gitmeyi göze alanların sayısı azalır. Meşru olmayan şeyleri normal görmeye başlayan toplumun ana sütunları çatırdarken, yükün bütün ağırlığını bir avuç insan kendi omuzlarınızda hisseder.
Bir daha gördüm ki, maddî ya da siyasî gücü artan kişinin “dostları” çoğalır, fakat bilgisi artan kişinin azalır. Ama ne gam; yola çıkan yalnızlığı göze almalı.
Her gün yeniden doğuşumuzu ve değişerek gelişmemizi anlamakta zorlananların yarına dair söyleyecek sözleri olmadığından, bir ömür boyu askerlik hatıralarını anlatanlar misali, onlar da “bir zamanlar…” diye başlar ve “şanlı mazisini” yâd etmekle teselli bulurlar.
Bizden bir kuşak önceki neslin ağabeyisi Fethi Gemühlüoğlu, “Ben çeşme ahlâkıyla ahlaklandım,” diyordu. Ne büyük söz… Malum; ister insan ister hayvan olsun, bütün canlılar çeşmenin akan suyundan içer. Herhangi bir inanca veya ideolojiye mensup olanlar da rengini, ırkını ayırt etmeden insana aynı gözle bakabilmelidir.
Düşünce üretemiyoruz…
Alman yazar Stefan Klein, “Yaratıcı düşünce kolektif beyinden çıkar,” diyor. “Kolektif beyin” demek, ortak düşünce üretmek ya da ortak akıl meydana getirmektir. Ortak hedefi veya idealleri olanlar yaratıcı düşünce üretmek için istişare eder, tartışır ve bu eksikliğin sancısını çekerler. Bizim toplumumuzda düşünce üretemeyenler bu boşluğu laf üreterek kapatmaya çalıştıklarından, düşünce sahipleriyle bilgi sahiplerinin bir araya gelmesinden yaratıcı düşünce hasıl olmuyor. Sağlıklı ve bir o kadar da sürekli düşünce paylaşımı olmadan, kitleleri harekete geçirecek, heyecan uyandıracak bir düşünce ortaya çıkmaz. E. Morin, “Avrupa kültürünün özgüllüğü, her şeyden önce diyalojiklerinin sürekliliğinde ve yoğunluğunda yatar. (Avrupa’yı Düşünmek, s. 135) diyor. Diyalojik; fikirler arasında karşılıklı etkileşim ve diyalog, anlamındadır. Avrupalı filozoflara ait bir kavram olan “diyalektik”, en basit anlamıyla, karşıt fikirlerin tartışarak doğruyu bulma yöntemidir.
Düşünce üretmede son derece fakir bir toplumuz, çünkü bize her şeyin en doğrusu (!) yukarılardan paketlenmiş olarak gelir. Bir de buna devletin yasaklarıyla dinin yasak ve günahlarını ilave ettiğinizde, düşünce yoksulu bir millet gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bütün mesele, yeni bir düşünce yaratarak bize özgü bir yola girme iradesi gösterip gösteremeyeceğimize bağlıdır. Bir ömrü memleket meselelerine vakfetmiş insanların dahi en büyük eksikliği düşünce yaratacak iradeyi gösterememeleridir. Yaratıcı düşünce, “hakikat”i de sorgulayabilme iradesini gösterebilmektir. Bizde D. Hocaoğlu’nun da dediği gibi, “… hakikati sorgulayan gerçek düşünce adamı yerine, verilmiş hakikatleri tartışmasız olarak kabul eden ideoloji savunucuları yetişmiştir. (Türk Yurdu, Mart-Nisan 1999)”
İrade eksikliği
Bir dostumuzla bu minval üzere sohbet ederken, Türk aydının Batı’daki düşünürlere ilgisiz kalmasını, Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki çalkantılı döneme bağladı. Hâlbuki, o günden bugüne bir asırdan fazla bir zaman geçti ve biz hâlâ tercüme fikirlerle yetiniyor veya “verilmiş hakikatleri” tartışmadan kabulleniyoruz. Çaresizlik sadece insanı mucit yapmaz; çıkış yolları arayan toplumu da yapar. Meselâ, Avrupa Birliği projesi, iki dünya savaşından yorgun ve bitkin düşmüş Avrupalıların en güçsüz zamanlarında bir kurtuluş reçetesi olarak hayata geçirilmiştir. Biz ise ülke olarak, hâlâ kes kopyala yapıştır, türünden netice vermeyen yöntemlerle uğraşıyoruz.
Yokluğunu hissetmediğiniz şeyin arayışına da girmezsiniz. Avrupa toplumlarını kendi düşünürleri şekillendirdi. Edgar Morin, kendisi gibi bir filozof olan, “Jaspers’in dileği, Avrupa’nın kurtuluşunu güçsüzlüğünde araması idi (a.g.e, s. 193),” diyor. Bunun anlaşılır izahı; çaresizlik içindeyken, yeise kapılmadan çare üretmek, kendini en güçsüz hissettiğin zamanda dahi kurtuluş iradesi gösterebilmektir. Yazarın da dediği gibi, “Biz bunun yerine, güçsüzlüğe neden olan şeyi, iradeyi yaratan şeye çevirmeliyiz.” Bütün mesele, o iradeyi gösterebilmektir.











