İnsan atalarımız 50 bin yıl önce Afrika’dan Anadolu’ya geçiş yaptılar ve buradan dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Göbekli Tepe’deki kazılar, 12 bin yıldan beri Anadolu topraklarında yerleşik hayatın varlığını ortaya çıkardı. Anadolu coğrafyasında Hititler, Frigler, Hattiler, Lidyalılar, İyonyalılar , Urartular, Persler, Romalılar ve Bizanslılardan sonra Türkler bin yıldan beri bu coğrafyanın hâkimi.
Şimdi günümüze dönelim… Buralı olmak; derinlemesine bir vatanseverlik/yurtseverlik görüşü ve inancına sahip olmak gerektirir. Bu da; 12 bin yıllık Anadolu tarihini bilmek ve sahiplenmekle olur. F. Rıfkı Atay, “Bin bilgi bir fikir yapmak içindir. (Niçin Kurtulmamak?)” diyor. Avrupalıların “Küçük Asya” veya “Ön Asya” dedikleri bugünkü Türkiye’nin binlerce yıllık zengin tarihî bilinmeden ve sahiplenilmeden, Anadolu’dan dünyaya yayılacak yeni bir fikir hareketi çıkmaz. “Toplumun Adaletin Peşinde Bitmeyen Kahramanlık Anlayışı” başlıklı makalesinde Bekir Ağırdır’ın dediği gibi; “Kimilerinin tarihleri 1071’den başlıyor, kimlerinin ki 1453’ten. Kimilerininki de 1923’ten başlıyor, öncesi yok. Bazılarının tarih algı ve bilgisi de 1923’te bitiyor, sonrası yok. (Oksijen Gazetesi, 17.10.25)”
Çok iddialı bir söz: Anadolu’dan dünyaya yayılacak yeni bir fikir hareketi. Sığ bir milliyetçilik ve ütopik (ayakları yere basmayan) bir evrenselcilikle değil dünyaya, bu toprağın çocuklarını heyecanlandıracak bir görüş ortaya koymaktan bile çok uzağız bu hâlimizle. Bin yılların kültürel mirasına sahip bu topraklarda biz de yüzyıllar boyu at koşturduktan sonra şimdi yavaş yavaş, sancılı da olsa, kendimize gelmek için duruyor ve düşünüyoruz. Aydınlar olarak henüz Batılı entelektüeller düzeyinde bir beyin çalkantısı yaşamasak da bugünkü kavgamız kaçınılmaz dönüşüme hazırlıktır. Yazılı ve sözlü medyamızın tekrardan ibaret basmakalıp sözlerinden ve sığ yorumlarından oluşan “ana akım”a kendisini kaptırmadan başını iki elinin arasına alıp düşünen kesimin, ya tıkanmış olan yolumuzu ya da yeni bir yol açmasını bekliyoruz.
Küresel kabilecilik
Üzeri küllenmiş olsa da biz, ister medeniyet ister din anlayışı deyin; biz “bizden olmayanlar”la da insan kardeşiyiz. Neredeyse tekrar “Cahiliye Dönemi” anlayışına benzer, kabile, renk, ırk ve din temelinde insanları ayrıştıran bir zihniyetin hâkim olduğu küresel çağda, “Yaratılanı Yaratandan Ötürü Seven” bir hayat anlayışı ve dünyaya bakış açısına bizim kadar bütün insanlığın ihtiyacı var. Z. Bauman, “Tarih, bir ve tek hakikat adına işlenen cinayetlerle doludur. (Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, s . 298)” diyor. Biz de dahil, hemen bütün kültürlerde “yegâne hakikat” adına maalesef hâlâ cinayetler işlenmeye devam ediyor.
“Eskiden erdem olan şey günaha dönüştü. Eskinin günahları ise yeniden itibarlarına kavuşuyor. (…) Belki yaşadığımız çağ postmodern çağdır, belki de değildir. Kesin olan şey, kabileler ve kabilecilik çağında yaşadığımızdır. Bugün cemaat övgüsüne, aidiyetin alkışlanmasına ve heyecanla gelenek aramaya enerji, güç ve canlılık katan şey, mucizevi bir biçimde yeniden doğan kabileciliktir. (Z. Bauman, a.g.e ,s. 117)”
Geride bıraktığımız yüzyıldaki ideolojik yapılanmaların yerini dinî cemaatlerin aldığını Amin Maalouf da söylüyor: “Gerçekten de dinî cemaatler, kimliğe dayalı sınırları aşan bir birliktelikten dolayı, küresel kabileler gibi hareket ediyor. (Mörderische İdentitäten, s. 85)” Hayret! Dinî cemaatlerin bizim ülkemizde de bu denli güçlenmesinin bize göre başlıca iki sebebi var: Birincisi, cehalet ve buna bağlı olarak tabulaştırılmış din anlayışı. İkincisi ise, postmodern çağın gadrine uğramış, yalnızlığın girdabındaki insanları kendi saflarına çekebilme becerisidir. Maddî ve siyasî güç hırsı, vahşi kapitalizmin dünya çapında hâkimiyetini şimdilik seçeneksiz kılsa da, zengin ülkelerdeki insanî kriz tokluktan kaynaklanırken, fakir ülkelerde ise yokluk ve adaletsizlik kıskancındaki insan adeta can çekişiyor.
Atom bombasına dönüşen insan aklı
En yırtıcı hayvan aç iken saldırırken, insan tok iken saldırgan ve tehlikeli olur. Sanayileşmiş zengin ülkelere bakın: Teknolojik üstünlüğü sağlandıkları günden beri sömürü düzenleri, bazen el değişse bile artarak devam ediyor. İnsanlığın başına bela kesilen sözde medenî ve kalkınmış ülkelerdir. İ. Fazlıoğlu’nun da dediği gibi, “… bugün insanlığın en büyük sorunu, insanı insandan korumak, insanı insanlığıyla barışık kılmaktır.” İnsan aklı uçak da yaptı, bomba da… “(…) aslından uçak, uçan insan aklıdır; çünkü uçak, insan aklının cisimleşmiş hâlidir; bu durum atom bombası için de geçerlidir; patlayan atom bombası değil, insan aklının bizatihi kendisidir. (İhsan Fazlıoğlu, Fuzulî Ne Demek İstedi?, s. 89)” Nükleer başlıklı füzeleri, atom bombalarını icat edenler, daha çok insan öldürerek savaş kazanmanın hesabını yaparlar. “Medenî Dünya”nın bu çılgınlığına karşı, kadim medeniyetler diyarı Anadolu’dan yükselmesi gereken ses; “Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir,” olmalı.
Biz ise, bütün insanlığı kurtarma ülküsü adına, bir insanı kurtarmakla işe başlayalım. Ama ondan önce, öyle bir milliyetçilik tarifi yapalım ki, bizden olmayanlar kendisini dışlanmış hissetmesin. Ve öyle bir din anlayışı sergileyelim ki, bizim inancınızda olmayanlar da kendisini, bizim çoğunluk toplumunda güvende hissetsin.
Binlerce yıl önce Anadolu’dan dünyaya yayılan insan atalarımız gibi, şimdi barut fıçısına dönmüş dünyaya yeni bir fikir hareketi başlatmak da bu toprağın çocukları bizlere düşer.











