Ülke olarak bulunduğumuz coğrafya, dün olduğu gibi bugün de dünyanın en karmaşık ve kargaşalı bölgesi olması, bizi kaderci bir teslimiyetçiliğe değil, daha çok sağlıklı/rasyonel düşünmeye sevk etmelidir. Gideceğiniz yoldan eminseniz, yeni bir yol arayışına girmezsiniz. Çareler, çaresizlik girdabında kıvranmanın mahsulüdür. Dün, bir çıkış yolu olarak gördüğümüz ve uğruna bir ömrü feda ettiğimiz, sağdan sola bütün ideolojik görüşlerimiz hüsrana uğramıştır. Kabullenmekte zorlananlar olsa da, mevcut durum bundan ibarettir, nokta!
Hep teyakkuz hâlindeydik: Karşı tarafın hedefi olmamak için herkes kendi cephesindeki hendeklerde saklanıyordu. Gün geldi; savaşı başlatanlar, “Savaş bitti,” dediler. Herkes kazdığı siperden dışarıya çıktığında, savaştırılan biz kaybetmiş, savaştıran onlar ise kazançlı çıkmıştı. Bizim kuşak, “Niçin kaybettik?” sorusuna cevap aramaya devam ederken, bizden sonra yıldızı parlayan ve son zamanlarda çöküş yaşayan “Siyasal İslâmcılar” da, iktidar olmanın bütün nimetlerinden faydalanmalarına rağmen, “Niçin kaybediyoruz?” demeye başladılar. Neil Postman, “Eğer kelimeler bir anlam taşımıyorsa, çekiciliğini kaybeder. (Die Zweite Aufklärung)” diyor. Dün, telaffuz edildiğinde insanları heyecanlandıran, tüylerini diken diken eden, hatta ayaklandıran sözler, söyleyenin samimiyetsizliği ya da liyakatsizliğinden dolayı cazibesini kaybedeli çok oldu.
Zamanın ruhunu okumak
Kendi içindeki rönesansı/reformu gerçekleştiremeyen her siyasî, dinî veya ideolojik hareket, hangi haklı temele dayanırsa dayansın, zamanın ruhuna yenik düşer. Kendini yenileyememiş bu akımlardan birisi belli vaat ve umutlarla iktidar olursa, bir müddet sonra birçok gelişmenin gerisinde kaldığı ortaya çıkar. Muhalif sesleri bastırarak veya kendi içindeki reformistleri saf dışı bırakarak başarısızlığını örtbas etmeye çalışsa da, neticede bunun bedelini halk öder. Kendi içindeki aydınlanmayı gerçekleştirememiş bir görüşün hâkim olduğu toplumda her yeni söze şüpheyle yaklaşılır.
Zamanın ruhunu okuma yetisi, temsil edilen dünya görüşünden bağımsız değildir. Dünya görüşünün çapı, kapasitesi; “dünya”ya nereden bakıldığına göre değişir. Meselâ, belli bir inanç grubu, etnik köken adına veya ideolojik saiklerle sabitlenmiş “dünya görüşü”, bütünün kendisi değil, bütünden bir parçadır: “Türk Dünyası”, “Arap Dünyası”, “İslâm Dünyası”, “Hıristiyan/Batı Dünyası” veya “Sosyalist Dünya Görüşü”, “Milliyetçi Dünya Görüşü” ve “İslâmcı Dünya Görüşü” gibi. Batı menşeli bu ve benzeri “görüşler” bizde ve dünyanın birçok ülkesinde uygulandı veya uygulanmaktadır. Bunlardan hiçbirisi ne uygulandığı ülkeye ne de dünyaya umulan huzuru getirdi.
Yücelerden bakış
“En medenî” denilen milletler yüzünden iki yakası bir araya gelmeyen dünyaya yükseklerden değil, bu sefer yücelerden bakalım: Sonsuz uzay boşluğunda sayısız gezegenlerin içinde, canlıların yaşayabildiği tek gezegen olan dünya, Astronot Ron Garan’ın tarif ettiği gibi: “Tüm yaşamı koruyan atmosfer, zar zor görülebilen, kâğıt kadar ince mavi bir hale (ışık halkası) gibi görünüyordu, ancak nefes alan, büyüyen ve hayatta kalan her şeyin sorumlusuydu. (…) Kendimizi bu organik sistemin bir parçası olarak görmeliyiz. Kaderimiz, farklı olduğunu düşündüğümüz diğer insanlarla bağlantılıdır. Farklı dinlere ve politikalara sahip olabiliriz ama nihayetinde birbirimize ve yaşama tamamen bağlıyız.”
En gelişmiş ülkeler, ozon tabakasının delinmesine sebep olan, doğayı tahrip eden ve dünyayı birkaç defa küle döndürecek silahlarıyla insanlığı tehdit eden ülkelerdir. Böylesi bir çağda, uzayda 178 gün kalan Garan, yükseklerden değil yücelerden bir bakış açısıyla gördüğünü paylaşıyor: “Bir yalanı yaşıyoruz. Kötü niyetlilikten veya bilgisizliğimizden değil, uzaydan görünen gerçeği görmemek için bizi kör eden bir sistemin tutsağı olduğumuzdan dolayıdır.”
Bu yalandan kendimizi kurtarmak için hakikat arayışımız devam etmeli! Niels Bohr, “Doğru bir ifadenin zıttı, yanlış bir ifadedir fakat derin bir hakikatin zıttı, bir başka derin hakikattir,” diyerek düşünce dünyasına bir not düşmüş. Şu hâliyle dünyanın kötüye gittiği ve ideolojilerin hüsrana uğradığı bir hakikattir. “Her şey zıttıyla kaimdir.” İnsanlık ailesi olarak, yaşanmış musibetlerden bir ders çıkarılarak, insanlığı bu gidişatından kurtarmak mümkündür. Bohr’un ifadesiyle, “bizi kör eden bu sistemin tutsağı”ndan çıkış için yücelerden bakan bir dünya görüşüne sahip olmak gerekir. Bu potansiyel bizde var! İnsanlığa büyük hizmetleri yanı sıra büyük acılar da çektiren Batı, misyonunu tamamlamak üzere.
Düşüncelerimiz bazılarına ütopik, hayalci gelebilir. Bu ülkenin genç beyinlerine hayal kurmayı ve büyük düşünmeyi unutturdular. Birileri, “Sizden bir şey olmaz!” diye diye, biz de, “Bizden bir şey olmaz!” dediğimiz günden beri özgüvenini yitirmiş nesiller yetiştirdik. Hüsrana uğramış ideolojilerin dünkü temsilcileri, dünyaya yücelerden bakarak, Anadolu merkezli yeni bir dünya tasavvuru ortaya koyabilir ve böylece yeni bir Türk Aydınlanması’nın ilk adımı atılmış olur.











