Yazmaya karar verdiğim her konu, zihnimi birkaç gün meşgul ediyor. Yazmadan önce en az üç-beş kitap karıştırıyorum. Bazen de, deyim yerindeyse, doğum sancıları çekiyor, kıvranıyorum. Yazmak gibi bir mecburiyetim yok fakat bir aydın olarak kendimi sorumlu hissediyorum. En sıradan görünen bir sorun ya da konu hakkında kaleme aldığım yazıya bütün müktesebatımla yükleniyorum.
Bir toplumun/milletin iktisadî hayatından sosyal hayatına, kültüründen düşüncesine, inancından siyasetine değin hemen her sahada dilin ve dinin vazgeçilemez öneminin farkında olanlardanım. Bundan dolayı dil ve ilerleyen bölümlerde din gibi en etkili iki unsur bu seferki yazımızın özünü teşkil edecek. Prof. Teoman Duralı’nın, “Bir milleti ayakta tutan iki sütundan biri dil diğeri dindir,” türünden tespiti de bizim konumuzu destekler mahiyettedir.
Gıptayla baktığımız gelişmiş ülkelerin dilleri de sanayileri gibi üretken ve gelişmiş. Din konusunda, zannedilenin aksine, bizden daha duyarlı ve bilinçli olduklarından ve kendi geçmişlerinden ders çıkardıklarından, dini siyasetin uzağında tutabiliyorlar.
İnsanı sevindiren, hüzünlendiren, heyecanlandıran, insana dost kazandırdığı gibi düşman da kazandıran dil, isteyenin düşünce dünyasını zenginleştirir, istemeyenin de dünyasını daraltır ve bağnazlaştırır. Kişinin din anlayışı kadar politik görüşünü hatta hangi çapta bir kişiliğe sahip olduğunu da kurduğu cümlelerden ve kullandığı kelimelerden anlamak mümkün. İnsanların kelimeler ve kavramlarla düşündüğü gerçeğinden hareketle, insanı dilinden yakalayabildiğimiz (tanıdığımız) gibi, bir milleti de dilinden tanıyabiliriz.
Dilde fakirlik, düşüncede kıtlık
Her gün yeni bir hengâme/kargaşa ile güne başladığımız ülkemizdeki bazı toplumsal sorunların, doğrudan ya da dolaylı din ve dil ile bağlantılı olduğu kanaatindeyim. “Bir milleti düzeltmek için önce dilden başlarım,” diyen Konfüçyüs’ün bu sözü sanki herkesten önce bize söylenmiş gibi... Düşünmekten ziyade ezbere dayalı bir eğitim sisteminin yanı sıra, sorgulamanın, yığınlardan farklı düşünmenin düşmanca muamele gördüğü mevcut ortamda, dil alışkanlıklarımızın negatif/menfi tarafı elbette ağır basacaktır. Bunlar yetmezmiş gibi, her ağzını açan küfür, beddua, hakaret ve tehdit türü sözlerle karşısındakine saldırıyor.
Millet olarak dilde fakirliğimizden ve dini zamanın ruhuna uygun yorumlayamadığımızdan dolayı kendimizle barışık olmadığımız gibi fikir üretemiyor, önde giden milletlere yetişemiyoruz. Kendisiyle barışık olmamak; zaten bütün olumlu gelişmelerin hızını kesen, yavaşlatan sebeplerin başlıcasıdır. Çok okuyanın dili az okuyandan daha zengindir. Çok okuyan, tek taraflı okuyorsa, iki taraflı okuyandan daha az kelime hazinesi sahiptir. Kelimelerle düşündüğümüze göre, düşüncelerimizin sınırı veya kaplama alanı, kelime hazinemizle sınırlıdır. Dil Filozofu L. Wittgenstein, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır,” sözüyle dilin insan hayatındaki önemini en özlü şekilde ifade etmiştir.
Dil kargaşamız
Kurduğunuz cümlede kelimeler yerli yerine oturmadığında, kullandığınız kavramlar, deyimler bağlamından koparıldığında veya aslından saptırıldığında, dil kargaşası başlar. Kendi kendimize sorun yaratmada mahir, çözmede beceriksiz bir toplum oluşumuz, doğuştan gelen bir özellik değil, yetişme/eğitilme tarzımızın bir neticesidir. Düşüncelerimizi dışa vuracak bir dile sahip olmayışımızı beceriksizliğimizin başlıca sebebi olarak görüyorum. Vazgeçtik sorgulamaktan; sormaya bile cesaret edilemeyen bir yetişme kültüründe, “okumanın” sadece diploma sahip olmakla sınırlı kaldığı bir toplumun konuştuğu dil, düşünce üretmekten uzaktır. Günlük hayatta konuştuğumuz dil, kendimizi ifade etmeye ve dışımızdaki dünyayı kavramaya yeterli olmadığından, dil dalaşımız ve dil kargaşamız bizim “normal”imiz olmuş.
İdeolojik kamplaşmalarda karşılıklı sloganlar önemli bir yer tutar. Doğup büyüdüğü, “vatan” dediği toprakları sevenin adı, bir tarafa göre “yurtsever”, bir başka tarafa göre de “vatansever”dir. Farklı anlamlar yüklenmesinden dolayı iki taraf arasında önce sözle daha sonra silahla başlayan kavgada binlerce gencimiz “vatansever”liğinin ve “yurtsever”liğinin bedelini canıyla ödedi. Birine “güzel” bir başkasına “çirkin” yakıştırması, kişiye göre değişir. Ülke gündeminden hiç düşmeyen “hain”, “ahlaksız”, “ilerici”, “gerici”, “milliyetçi”, “helâl”, ve “haram” gibi kavramlar, gerçek bağlamından koparılarak, söyleyenin ne anladığına ya da anlatmak istediğine göre algılanır. Yves Bossart’ın dediği gibi; “Bir kelimenin veya cümlenin kullanım şekli onun anlamını belirler. (Philosophische Gedankenspiele, s. 204) Buna göre siz “ahlâksız”lıktan kamunun malını çalmak anlarken, bir diğeri de elin kadını ya da kızına bakmak olarak anlar.
Bir dil, düşünürleri, yazarları ve bilim insanlarının yeni düşünceleriyle zenginleşerek gelişir. İyi bir dil iyi düşünmenin özüdür, diyen ABD’li Peirce ve Alman Fichte gibi filozoflar da düşüncenin gelişmesiyle bir dilin ve o dili konuşan ulusun gelişmesi arasında bir bağlantı kuruyorlar.
Not: Türkiye’nin gündelik hayhuyundan kendimizi uzak tutarak, birbirimizle olan bu kavganın nereden kaynaklandığı üzerinde durmaya devam edeceğiz.











