Bizim, “Siz hangi Türkiye’desiniz?” türünden bir sorumuza belki de çoğunuz, “Kaç Türkiye var?” şeklinde bir karşı soruyla itiraz edeceksiniz. O hâlde sorumuzu somutlaştıralım: Siz, zihinsel/mental olarak, Türkiye’nin Türkiye’sinde veya dünyasında mı, yoksa dünyanın Türkiye’sinde mi yaşıyorsunuz? Her insanın kendince bir dünyası olduğu gibi, her ülkenin de kendine göre bir dünyası var. Şimdi “Dünyanın Türkiye’si”ni konuşmadan önce Türkiye’nin dünyasına bakalım:
Gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına sosyal medyaya bakmanız ve kahvelerde, çarşı-pazarda konuşulanlara kulak kabartmanız, Türkiye’nin dünyasını tanımak için yeterlidir. Zaten hemen her tarafta duyacağınız şu sözcüklerle kapandığımız dünyanın duvarlarını örmüşüz: Enflasyon, mahkeme, yargı, savcı, tahliye, tutuklama, Silivri, İmralı, muhalefet, iktidar… Ve devamında: Çöktü, battı, kaçtı, yandı, vurdu.
Gündelik hayatta dilden düşmeyen bu kelimeler, kendi derdine düşmüş, yarınından emin olmayan toplumun dünyasını yansıtır. Bauman’ın da dediği gibi, “Kendi düzeninin kalıcılığından emin olmayan toplum, bir kuşatılmış kale zihniyeti geliştiriyor.” Kendisi dışındaki herkese düşman/hain gözüyle bakan bu zihniyete göre, “… kendi surlarını kuşatmaya alan düşmanlar da kendi içindedir, kendi ‘iç şeytanlar’ıdır. (Postmodernlik ve Hoşnutsuzluk, Z. Bauman, s.59)” Bunca “hain”i, bunca “düşman”ı içinden çıkarabilmiş bir toplumun kendi dışındaki dünyayla entegre olmak gibi bir gündemi olamayacağından, kendi dünyasından dışarıya çıkamaz. Türkiye’nin dünyasında, “Korkularımıza esir oldu hayatlarımız. Riskten kaçınma adına vasatlara razı olduk. Değişim sözcüğünü ezber ettik ama ima ettiği hakikate gözlerimizi kapattık. (Bekir Ağırdır, Hikâyesini Arayan Gelecek, s. 384)”
Dünyanın Türkiye’si
Küresel çağda dünyayla bütünleşmiş/entegre bir Türkiye; “Dünyanın Türkiye’si” konumundadır. Bekir Ağırdır bahse konu kitabının sonunda (s. 384) (… beni de yıllarca, hemen her gün meşgul eden inancım, bu toprakların, bu toplumun, bu memleketin, dünyanın Türkiye’sine olan inancımdır,” demiş. Dünyanın Türkiye’sinin aydınları kadar politikacıları da yerellik girdabından sıyrılıp enginlere, evrenselliğe yelken açarlar. Dünyaya açılan Türkiye, düşünce özgürlüğü, hak-hukuk, işsizlik, geçim sıkıntısı ve yolsuzluk gibi iç sorunlarını büyük çapta halletmiş olarak kendi ayakları üzerine duran Türkiye’dir. Dünyanın Türkiye’si, üyesi olduğu AİHM kararlarına uyan, kendi koyduğu kurallara riayet eden, beyin göçü vermeyen, özellikle Batı medyasında otokrat yönetim tarzı ve popülist politikacılarıyla anılan bir bir ülke konumundan uzaktır.
Düşüncelerini yazılı ya da sözlü olarak kamuoyuyla paylaşan bizler, R. Blackford’un dediği üzere, “Gerçek fikirlerimizi saklamak zorunda olduğumuz bir kültürde yaşamak ve çalışmak zorunda olmamalıyız.” Dünyanın Türkiye’sinde bu türden nahoş gelişmeler olduğunda, ülke olarak itibarımız sarsılıyor. Çünkü, “Bu, bireyleri baskı altına alır; değerli türden orijinallik ve farklılığın önüne geçer; kamuoyunu ve uzmanların fikirlerini çarpıtır ve bizi gerçek düşmanlarımızın ellerine teslim eder. (Russell Blackford, Görüş Zorbalığı ve Linç Kültürü, s. 297)” Bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük bundan daha beter ne olabilir? Farklı/muhalif düşünen aydınlar üzerinde hissettirilen baskı, bir kesimin susmasına, diğer kesimin de, değerli türden orijinal ve farklı düşüncelerini, açığa vurmasına engel olabiliyorsa, o ülkenin “dünya ülkesi” olması mümkün değil.
Kendi entelektüelinin varlığından rahatsız olan ve eleştirisini bir nimet olarak kabullenmeyen rejim ya demokrat değil ya da özgüveni yok gibidir.
Almanya’nın bir tv kanalında Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) Gençlik Kolları Başkanı’nın, CDU Genel Başkanı ve Başbakan Merz’in bazı politikalarına karşı aleni tavır aldığını görünce, liderleri karşısında emir bekleyen ve hazırol vaziyetine geçen, Türkiye’nin dünyasındaki partilerin gençlik kolları başkanları arasında gittim geldim.
Türkiye’nin kendi dünyasındaki parti gençlik kolları başkanları, genel başkanın emir kulu gibi hareket ederken, Dünyanın Türkiye’sinde genel başkanını yeri geldiğinde eleştirme cesaretine ve donanımına sahip, gençlik kolları başkanları olmalıdır.











