Şayet bir insanın hatasını veya kendince doğru bildiği yanlışını gördüğünüz hâlde, sırf ona hoş görünmek istiyor ya da ikili ilişkilerinize helâl gelmesin diye bu duruma ses çıkarmıyorsanız, siz hem o insana kötülük yapıyor hem de dürüst davranmıyorsunuz demektir. Goethe, “Bir insana olduğu gibi davran, öyle kalacaktır,” diyor. En basitinden kendi çocuğumuzun hatasını düzeltmezsek, onu bu hâliyle kabullenmek demektir. Sadi Şirazi de bizden sekiz asır, Goethe’den de takriben altı asır önce onun dediğine benzer bir tespitte bulunmuş: “Kişiye hatası söylenmezse, hatasını hüner zanneder.”
Hoşuna gitmeyeceğini bile bile kişinin gözünün içine bakarak, söylenmesi gerekeni söyleyebilenlerin, hitap ettiği cemaatin ürkmesine aldırış etmeden onlara, ‘Emrolunduğu gibi dosdoğru ol’abilenlerin ve üç-beş oy kazanma veya kaybetme kaygısına kapılmadan halktan hakikati gizlemeyenlerin sayıları az, sesleri de cılız çıkınca, hatasını “hüner” zannedenler hükümran oldu.
Goethe yukarıdaki tespitinin devamı cümlede, “Bir insana olabileceği ve olması gerektiği gibi davran, öyle olacaktır.” diyor. Yabanilikten evcilliğe devşirilen hayvanlara oldukları gibi değil, yeni ortamlarında olması gerektiği gibi davranıldığı/eğitildiği için “evcil hayvan” olmuşlardır. Şehir hayatı, taşradan gelenleri olması gerektiği gibi değiştiremezse, onlar “şehirdeki köylü” olarak kalır.
Doğrular, gerçekler anlatılmadığında, fertler kadar toplumlar da doğru bildiği yanlışlara inanır ve öyle davranır. Bilindiği gibi, Avrupa’daki aydınlanma hareketleri, gerçeklerin yüksek sesle dillendirilmesiyle başladı. Millet olarak bizim geçmişimizde de bazı yenilikçi hareketler için ağır bedeller ödendi fakat sürekliliği sağlayamadığımızdan birçok alanda ilerleme kaydedemiyoruz.
Şimdi değilse ne zaman?
İçinde bulunduğumuz “az gelişmişlik” gerçeği, her defasında bizim gibi birçok aydının kafasını meşgul etmektedir. Bir akademisyen ilahiyatçımız, cami cemaatine hitap ederken kendisini dinleyen öğrencileri, üniversitedeki kendisiyle camideki kendisi arasında gitgeller yaşadıklarını anlattı. Hoca, doğru olan fakat şimdiye kadar sadece belli mahfillerde konuşulan bazı dinî konuları kalabalıkların önünde konuşmaya cesaret edememişti. Ben de, “Hem mevcut zihniyetten şikâyetçi hem de gerçekleri anlatmıyorsanız bu toplum nasıl aydınlanacak?” dedim. Hoca, ben bunları cemaat önünde konuşursam işimden, aşımdan ve dolayısıyla mesleğimden olurum, der gibi cevap verdi. Kendince haklıydı fakat bedeli ödenmemiş hiçbir yenilik hareketi hedefini ulaşamamıştır. Bunun en güzel örneği peygamberlerdir. Günümüz dünyasında da bildiğinin ve inandığının bedelini hapishanelerde geçiren nice insanlar vardır.
Aydınımızın basiretsizliği, toplum olarak bizim “azgelişmiş”liğimizin başlıca sebebidir!
Alev Alatlı tecrübesine ve bilgisine dayanarak, “Bu toplumda biliyor olmak, mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmaktır,” diyor. Sizin daha çok biliyor olmanız, bildiğini iddia eden cahillerin kafa konforunu bozar. Ne zaman yakın dostlarımızla, aramızda konuştuğumuz şu gerçekleri toplum karsında da konuşalım desek, “Aman ha! Toplumumuz henüz buna hazır değil, ürkütmeyelim,” babından uyarılar alıyorum. Altmış yıl önce de, güya toplum buna hazır değildi, şimdi de değilmiş. Bu kafa yapısına göre, altmış sonra da yine aynı teraneyi bizden sonraki nesiller şu basiretsiz, ürkek ve de oportünist kesimlerden kora hâlinde duymaya devam edecek: Aman ha! Toplum henüz buna hazır değil. Peki ne zaman olur, sorusuna henüz cevap veren olmadı.
Bilinçlenmeyen bir toplumu yönetmek kolay olduğundan, “Aman ha, toplumu ürkütmeyin!” yaygarası yüzünden bu toplum, sinir uçları alınmış bir bünye gibi duyarsızlaşmıştır. Bu milletin kendi ayakları üzerine durabilmesi için, olduğu gibi değil, “olabileceği ve olması gereken gibi” yüz yüze konuşmanın, ürkecekse nihayet ürkütmenin, korkacaksa gelmekte olan tehlikeyi göstererek daha çok korkutmanın ve uyarmanın zamanıdır.











