Falan veya filan ad altında yapılan açılımların temelinde millet olarak kendimizle yüzleşme yatıyor. Bir başka açıdan baktığımızda da, bu yüzleşmeler bizi, yeniden kimlik tespiti veya tarifine götürmektedir. Ancak bu süreç gayet özgürce tartışılarak tamamlandıktan sonra millet olarak rahat bir nefes alacağız.
Çünkü aidiyetten kaynaklanan kimliklerin örselenmediği, bastırılmadığı bir Türkiye’de tek millet olgusu eskisinden daha sağlam ve sağlıklı olarak (zihinlerde) kabul görecektir. Hâkim-çoğulcu topluma kıyasla farklı inanç veya kültürel kodlara sahip kesimlerin üniter devlet yapısı içinde kabul görmesi, sistemin de kabullenilmesi demektir. Bu durum; benim haklarımı gözeten, tanıyan, veren devlete bağlılığım bundan sonra korkumdan değil, saygımdan ve hayranlığımdandır, noktasındaki hakkaniyeti getirir.
Allah’tan ki Türklerin milliyetçilik anlayışının temeli ırka değil, ortak değerler manzumesine (milli kültüre) dayanır. Bu değerleri siyasî söyleme dönüştürdüğümüzde, milliyetçiliğin siyasetini yapmış oluruz. Her siyasî hareketin rakipleri, karşıtları olduğu gibi, böylesi bir siyasî hareketin de karşısında siyasî rakipler, hasımlar olması, işin tabiatı gereğidir. Hiçbir kimse, kurum veya kuruluş; “Gerçek Milliyetçi”, “Gerçek Atatürkçü”, “Gerçek Müslüman” veya “Gerçek Demokrat” değil ve böyle bir sıfata sahip olma hakkını kendinde görmemeli. Herhangi bir hususta “aslî”, “hakiki”, “gerçek”, sizin temsil ettiğiniz görüş ise, sizin gibi düşünmeyen, hatta düşünse de sizinle aynı saflarda yer almayanlar, yani sizin dışınızdakiler, “sahte”dir, “eksik”tir, ”yanlı”ştır veya “hain”dir.
Yukarıdaki kavramlar, son derece göreceli ve muğlak kavramlardır: Bana göre en gerçek, en hakiki olan düşünce, size göre yalan, sahte, hayâl ürünü olabilir. Kendisini en iyi, en hakiki ve de samimi “vatansever” veya “dini bütün” veya “demokrat” gören kişinin kendisinin veya kendisinden olanların dışındakilere hangi gözle baktığını kestirmek pek de zor olmasa gerek...
Farklı etnik kökenine ve inancına bakmaksızın bütün vatandaşlarımızı kucakladığıyla övünen siyasî/ideolojik milliyetçiliğin, kendisine yakın kesimleri bile tatminde zorlandığı tutumunu, değişen ülke ve dünya şartlarını tahlilde zorlanmasına ve üretgen olamayışına bağlamak gerek.
Bazen değişime son derece kapalı duran veya gelenekçi çizgiden taviz vermeyen “dindar” kesim, bazı konularda ise açıldıkça açılıyor ve neticede böylesi hesapsız kitapsız açılışa çeki düzen verecek, orta yol takipçisi bir ‘merkezî akıl’ın yokluğu hissediliyor. Siyasî milliyetçiliğin millî meselelerin hâllinde dikkate almadığı, ihmal ettiği en önemli husus; işin dinî boyutunu karşı olduğu kesime havale etmesidir. Halbuki fiiliyatta ve fikriyatta hakkıyla temsil edilmeyen, yerini bulmayan din; günlük yaşantıda göstermelikten, düşüncede ise sloganvarilikten öte bir değer kazanmaz. Yüksek perdelerden milliyetperverliği seslendirenler, aynı seviyede dini ve dindarlığı da sahiplenebilmeldirler.
Erozyona uğamış bir dindarlık ve milliyetçilik anlayışı...
Dinî ve millî hassasiyetlerini açık farkla ortaya koyan Türk toplumunun genel gidişatını İslâmî ve millî değerler bazında ölçüye vurduğumuzda, bu sefer hedefinden saptırılmış, erozyona uğratılmış bir dindarlık ve milliyetçilik anlayışıyla yüzyüze geliyoruz. İşte tam da burada kendimizle yüzyüze gelmekten korktuğumuzdan veya cesaret edemediğimizden, içi boşaltılmış millî ve manevî değerlerle avunduğumuzu ve övündüğümüzü kabullenmekte zorlanıyoruz.
Prof. Nilüfer Göle’ye göre, taban değiştiren milliyetçiliğin yeni kitlesi, lüks tüketim malları ve Batılı hayat tarzlarıyla dikkat çeken ve aynı zamanda (özellikle son yıllarda) Batı’ya oldukça mesafeli duran, “Armani Türkleri” idi.
Bazı kamuoyu araştırmaları, İslâmî burjuvanın marka düşkünü olduğunu tesbit ettiğine göre biz de artık, “Armani Türkleri“ne karşı „Pierre Cardin Müslümanları“nı, onu da beğenmeyenlerimiz olursa, “Christian Dior Muhafazakârları“nı, Made in Turkey’in diğer yüzü olarak takdim edebiliriz.
Ülkemizdeki içtimaî ve siyasî değişimi doğru okuyabilen ilim adamlarımız ve aydınlarımız, şayet yeni nesil milliyetçileri ve dindarları, kapitalizmin önde gelen lüks tüketim markalarıyla sıfatlandırıyorlarsa, bendenizin de ‘içi boşaltılmış’ veya ‘erozyana uğratılmış’ bir milliyetçilik ve dindarlık anlayışı tanımlaması, yeni durumun yerinde tesbitidir!
Görünen o ki; referansı Türk Milliyetçiliği olan siyasî-ideolojik akımın ve din merkezli siyasî muhafazakârlığın henüz daha ülke ve dünya gerçeklerine cevap verebilecek evfsafta projesi yoktur! Ötedenberi bildik tutumun devamı kadar, bugünden sabaha mevcut dengeleri altüst eden bir tutum da millî menfaatlerimiz açısından son derece tehlikeli olabilir.











